Basın davalarının değişen içeriği...

10 Haziran 2020 Çarşamba

Tele1 Ankara Temsilcisi ve Kulis programı yapımcısı İsmail Dükel ile OdaTV Haber Müdürü Müyesser Yıldız’ın gözaltına alınmasından sonra akla gelen ilk soru şu oldu:

Ne tür bir suçlama ile karşılaşacaklar?

Bu sorunun yanıtı beklendiği gibi önceki gün öğle saatlerinde AKP’nin yayın organlarından geldi: Askeri casusluk!

Bu suçlamayı yakın geçmişten tanıyoruz. 2011 yılında “askeri casusluk” operasyonları yapılmış, İzmir Hava Radar Üssü’nden Gölcük Donanması’na kadar pek çok kurum hedef haline getirilmişti. İşin şakası yoktu; Türkiye Cumhuriyeti’nin gizli belgeleri düşman bir ülke lehine, Türkiye aleyhine alınmış ve kullanılmıştı. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 328. maddesi söz konusu suçu böyle tarif ediyordu. Çoğu muvazzaf asker 56 kişi hakkında dava açıldığında şu yorum yapılmıştı:

Bir ülkenin ordusunda bu kadar casus varsa, vay o ülkenin haline!

Dava 5 yıl sürdü. 29 Ocak 2016’da Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi şu kararı verdi:

Bütün sanıkların beraatına!

Dükel ve Yıldız’a yönelik suçlamayı duyunca, aklımıza ilk bu dava geldi!

Avukatların, savcılardan alamadıkları bilgileri AKP’nin yayın organlarından aldığını görünce de şunu düşündük:

Geçmişteki benzer operasyonlarda da mahkeme, adliyeden önce medyada kuruluyordu. Medya mahkemesi gerekli görülen suçları ve cezaları ilan ediyordu!

Neyzen misali...

Aynı hamam aynı tas!

***

Bir kişi ömrü boyunca suç işlemeyeceği iddiasında bulunabilir. Bu iddiasını yerine getirebilir de... Ancak ömür boyunca hiç hâkim karşısına çıkmayacağını iddia edemez! Hiç beklemediği bir anda, aklından bile geçirmediği bir suçlama nedeniyle hâkim karşısına çıkabilir.

Bu bağlamda gazetecilerin de dokunulmazlığı yoktur, elbette yargılanabilir. Temel istediğimiz şudur:

Adil yargılama!

Ne yazık ki bu ilkenin ortadan kalktığını görüyoruz. 

AKP iktidarından önce de gazeteciler yargılanırdı. Biz de pek çok haberimiz nedeniyle soruşturulduk, basın savcısına ifade verdik. Böyle bir durumda, sadece yazdığımız haberin doğruluğu ana kaygımız olurdu. Avukatlarımız, “Siz ifadenizi verin, biz sonrasına bakarız” derlerdi. Büyük çoğunluğunda daha mahkeme konusu bile olmadan “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verilirdi.

Bir konu hariç: Melih Gökçek davaları!

Nedense davayı açan Melih Gökçek’se çoğunlukla kaybederdik. Yazı aramızda, Gölbaşı’na koyduğu fıskiyeler çamur püskürtünce, tuşumuz sürçmüş, “foskıye” demişiz! Davayı açtı, doğal olarak kazandı tabii!

***

AKP döneminde ise gazeteci davaları tümüyle içerik değiştirdi. 

Eskiden yazdığın haberin belgesi varsa, göğsünü gere gere “Haberim doğru, işte belgesi” derdin...

Şimdi o belge “casusluk” suçu...

O haber, “hükümeti devirme” suçu...

O haberin kaynağı ile birlikte “terör örgütü üyesisiniz”... Üyelikten kötüsü var; üye olmamakla birlikte terör örgütüne hizmet etmek!

Eskiden bir haberinizde suç unsuru varsa, savcı bunu kanıtlamak zorundaydı.

Şimdi, savcı “suçunu” söylüyor, sen o suçu işlemediğini ispat etmeye çalışıyorsun!

Eskiden, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi geçerliydi. Yani suçun işlendiğine dair kesin veriler yoksa, bu durum sanığın lehine değerlendirilirdi. 

Şimdi, şüpheden savcı yararlanıyor. “Bu şüpheli durum bile suçun işlendiğini göstermektedir” diyor!

Ne kadar ileri gitmişiz!

Bitmedi!

AKP iktidara geldiğinde devlet güvenlik mahkemeleri (DGM) vardı. Hukuk devletinden yana olanlar yıllarca DGM’lerin kaldırılması için mücadele ettiler. AKP iktidara geldikten iki yıl sonra 2004’te  “devrim” yaptı, DGM’leri kaldırdı. 

Yerine aynı işlevi daha kötü şekilde yerine getiren özel yetkili mahkemeler getirildi. Bütün kumpas davaları bu yolla açıldı. İki savcı üç hâkimle Türkiye’nin altını üstüne getirebiliyorsunuz!

DGM’lerin yerini HGM’ler aldı; hükümet güvenlik mahkemeleri!

Gabriel Garcia Marquez’in bir sözü var; “Gazeteci yaşadığı çağın tanığıdır” diyor.

Türkiye’de ise gazeteci yaşadığı çağın sanığı!

Elbet böyle gitmeyecek...


Yazarın Son Yazıları

Umutlu olma suçu! 28 Temmuz 2020
Düş politika… 21 Temmuz 2020