40. yıl!

11 Kasım 2020 Çarşamba

Sonu 0 ve 5’le biten yıldönümleri ayrıca önemlidir. Bugün benim gazetecilikteki 40. yılım.

7 Kasım 1980 Cuma günü Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki derste hocamız Prof. Dr. Şadan Gökovalı’nın sesi dün gibi kulaklarımda:

Çocuklar, Gazete İzmir adında yeni bir gazete çıkıyor. Staj yapmak isteyen olursa dersten sonra yanıma gelsin...

Son sınıftayız... Gelecek kaygısına düşmüşüz. Aklımda gazetecilikten başka bir şey yok. Ders sonu Şadan Hoca’nın yanına fırladım. “Pazartesi 10 Kasım... 11 Kasım’da git, haber müdürü Levent Bimen’i gör” dedi.

Sabah 09.00’da gazetenin Şehit Fethibey Caddesi’ndeki binasındaydım. Levent Abi, “Madem geldin, başla” dedi...

Mesleğin içine girdikçe aşkım arttı. İl halk kütüphanesinin köylere giden gezici otobüs kütüphanesiyle her köyden haber çıkarmanın zenginliğini unutamam.

***

28 Mart 1970 Gediz depreminde 10 yaşındaydım. Birkaç ay sonra depremin destanı doğup büyüdüğüm Burdur’un Yeşilova ilçesi Güney kasabasının çevresindeki pazarlarda da söylenmeye başladı. O zamanlar büyük acıların destanı yazılır, gazete kâğıdı boyutunda 10 kuruşa satılırdı. Satıcı yanık sesle destanı teybe okur dolaşırdı. Destancının peşinde yürürken “Ben de yazsam” diye içlendiğimi anımsıyorum. Bugün 7 bini aşkın köşe yazısının, 50 kitaba ulaşan yazma tutkusunun içimdeki arkeolojik kazısını yaptığımda o günlere kadar gidiyorum.

Gediz’den bir yıl sonra 12 Mayıs 1971’de Burdur depremini yaşadık. Okullarımız yıkıldı. Annem Toroslar’ın o güzelim şivesiyle babama seslendi:

Bu çocukların boynu gıravedli olcek...

1971’in sonbaharında Köy Enstitülü amcamın öğretmenlik yaptığı Nazilli’deydik. Buradaki ortaokul, lise yıllarım en çok Türkçe ve tarih sevgisiyle geçti. İletişim fakültesine kaydolurken kendime yaptığım, “Okulu birinci bitir, daha sonraki hedeflerinde özgüvenin artar” önerim kabul gördü.

İzmir’de, 13.00 haberlerini dinlemeden öğle yemeğine çıkmaz, 19.00 haberlerini dinlemeden gazeteden ayrılmazdım. Salt İzmir’de değil, Türkiye’de gazetecilik yaptığını düşünmek gerek. 1989’da Ankara’ya gelince, “Salt Türkiye’de değil, dünyada gazetecilik yaptığını düşünmeli” dedim kendime.

Ahh 1990’lar... Önce Uğur Mumcu’yu, ardından oda komşum Ahmet Taner Kışlalı’yı toprağa vermek, bir yanıyla onları yaşatmak için var gücümle koşmak, bir yanıyla acılarla yoğrulmaktı...

1990’lardaki aydın kıyımları, 2000’lerdeki karanlıklar içindi...

***

Güvenlik uzmanları, kalbimize gömdüğümüz ağabeylerimizin kaderini yaşama endişesini dile getirirken, saldırı başka türlü geldi. Ergenekon’u yaşadık. Demir parmaklıkların ardında da yazmayı bırakmamak apayrı bir öyküdür. Tutukluluğun uzamasıyla mücadeleyi siyasal zeminde sürdürmek de öyle. Yapabileceğimi düşündüğüm bir şeyi denemiyorsam kendimi suçlu gibi hissederim. Hayatta en büyük israf, kullanılmamış enerjidir.

Meslekteki 40. yılın başındayım henüz!

İçimdeki ses, yazma, üretme duygularımla sürekli beyin fırtınası yapıyor. 2021 ortasına dek yapılabilecekleri konuştular. Bugünlerde Ahmet Taner Kışlalı’nın yaşamını yazmak, onunla 24 saat birlikte yaşamak gibi... Tanıdıkça büyüyenlerden!

Yazar, okura hep akıl, bilgi, yorum vermemeli, hesap da vermeli.

40 yıla daha fazlası sığar mıydı bilmiyorum.

Yaşamın süresini belirlemek elimizde değil, içeriği elimizde. Önümüzdeki dönem yapabildiğimden biraz daha fazlasını istiyorum...


Yazarın Son Yazıları

Ş-ahlanış! 17 Ocak 2021
Demoktatörlük! 13 Ocak 2021
AİHM’den Uludere’ye! 27 Aralık 2020