Zafer Arapkirli

Cumhuriyetim

30 Ekim 2020 Cuma

Topraklarında doğup büyüdüğüm Cumhuriyetim.

Ömrümün yaklaşık 20 yılını ecnebi memleketlerde derin hasretinle geçirdiğim Cumhuriyetim.

Okuma yazma öğrendiğim ilk günlerden beri yüce ATATÜRK’ten bize miras kaldığını özümsediğim ve korumaya ant içtiğim Cumhuriyetim.

Anayasasında yazılı “Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” kavramlarını, ömrüm boyunca tam anlamı ile bir türlü tadamadığım Cumhuriyetim. 

En önemlisi de yüce önderin hemen her nutkunda bu toprakların insanına “Halkın temsilcilerinin kendini idare edecekleri seçerek seçimden seçime karne notu verebildiği bir rejim” olarak belletmeye çalıştığı, ancak onun bile ömrü kifayet etmediğinden tam olarak başaramadığı bir kutsal eser olarak Cumhuriyetim.

Ve kuşkusuz, son 20 yıldır her 29 Ekim yaklaştığında (diğer milli bayramlarımız gibi), “acaba bu sene nasıl bir melanet düşünecekler de kutlamamızın önüne engel getirecekler?..” diye merak ettiğimiz Cumhuriyetim. 

Tabii, 20’li yaşlarımın başından beri, mesleğimin ilk yıllarından itibaren bir “zenaat okulu” olarak bellediğim ve bugün ne biliyorsam en temel öğelerinin bana belletildiği sevgili gazetem Cumhuriyetim. 

Bu yıl da ATATÜRK’ün haklı ve son derece anlamlı bir mesaj olarak “en büyük bayram” diye nitelediği bayram günü, bayraklarımızı asıp, konuşmayı öğrendiğimiz günlerden bu yana gururla söylediğimiz marşlarımızı mırıldanırken, şöyle bir düşündüm. 

“İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle” idealine ne kadar yaklaşabildiğimizi düşündüm ve derin bir umutsuzluk içine düştüm. İmtiyazın da uçurum boyutlarındaki sınıfsal farklılıkların ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin de ne kadar utanç verici boyutlara vardığını içim karararak kendime hatırlattım.

Alın terinin karşılığını almak isteyenin, açgözlü patronun gasp ettiği haklarını talep edenlerin, iki adım yürümesine, iki satır söz söylemesine, iki metre pankart taşımasına izin verilmeyen ama ortaçağ karanlığını savunan faşist yobazların özgürce etrafa kin kusabildikleri günlerden geçtiğimize bir kez daha tanık oldum, haberlere baktığımda. 

İki paragraf yazı, iki sütunluk bir karikatür çizmek için adeta “mangal gibi yürek gereken” topraklarda yaşamanın utancını ve yüz kızarıklığını, müsebbiplerinin adına da duydum yüreğimde. 

Demokratik bir hukuk devleti hedefinden ne kadar uzağa savrulduğumuzu esefle hatırladım bir kez daha. Mahkemelerin tek bir ceberut iradenin seçimi ve yönlendirmesi ile hukuk tarihine geçecek skandal kararlara imza attığını ve dünyanın öteki 3’üncü, 5’inci sınıf demokrasileri ile birlikte “el âlemin (AİHM) yargıçlarının kapısına gitme rekorları kırdığımızı” düşündüm yüreğim burkularak.

Her kürsüye çıkan kamu görevlisinin, iktidarda ve muhalefette her kitleye hitap eden siyasetçinin, söylevlerini mutlaka “Kutsal kitaptan ayet-i kerimelerle ya da Peygamberden hadisi şeriflerle süsleme alışkanlığından” bir türlü kurtulamadığını, laikliğin hep (başta anayasa kitapçığı olmak üzere) süslü metinlerde ve “laf olsun torba dolsun” babında konuşma metinlerinde kaldığı bir ülkede yaşamanın hüznünü duyumsadım bir kez daha. 

Daha da kötüsü, bu tür arızalardan özellikle de laiklik konusundaki ağır arızalardan şikâyet edenin adeta “din, peygamber, kitap düşmanı” olarak yaftalanmaya çalışıldığı, adeta meydanlarda “Totemlere asılıp linç edilmek istendiği” bir ülkenin vatandaşı olmanın dayanılmaz ağırlığını hissettim göğsümün üzerinde.

Teslim olmak yok

Ama...

Bütün bunların yaydığı kirli buharı ve sisi elimin tersi ile iteleyip, daha ilkokulun ilk gününden itibaren içtiğimiz andı hatırladım:

“Yurdumu, milletimi, özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Emanetine sonsuza kadar sahip çıkacağımıza ant içeriz...” mealinde tekrarladığımız metin geldi aklıma. 

Bir namus borcu olarak, o andı yerine getirmek, “bu yoğun, bu kin ve nefret kokulu, bu adaletsizlik ve kötülük kokulu sisi ve pusu dağıtmak, ülkemi layık olduğu gerçek Cumhuriyet idealine ulaştırmak” görevinin “terk edilemez, ertelenemez bir borç” olduğunu hatırladım. 

Cumhuriyetimin eşsiz kurucusuna o borcu ödemeden ölmemeye yemin ettim. Ödeyeceğiz. Başka seçeneğimiz yok. 

Andımız var. 


Yazarın Son Yazıları

‘Acı reçete’ 13 Kasım 2020
Cumhuriyetim 30 Ekim 2020
Fikir ve zikir 23 Ekim 2020
Darbeli demokrasi 16 Ekim 2020
Sehven demokrasi 9 Ekim 2020
Dahili ve harici 2 Ekim 2020
Patlak fren... 25 Eylül 2020
Toplu şiraze kayması 18 Eylül 2020
Kanguru mahkeme 11 Eylül 2020
Zafer… Ve sancı 28 Ağustos 2020