Bugüne kadar yazmadım, çünkü insanın kendisini yazması zordur. Yoksa Keyveni, bunu hak etmediğinden değil. Keyveni bunu hak ediyor ki, bugüne kadar Hakkı Devrim’den, Hikmet Çetinkaya’ya , Vahap Munyar’dan Yurtsan Atakan’a , Oktay Ekinci’den Sahrap Soysal’a , Yavuz Dizdar’dan Jale Özgentürk’e, Sadi Özdemir’e ve burada adlarını anamadığım için beni affedeceklerini umduğum birçok isim, Keyveni hakkında görüşlerini dile getirdiler. Bu vesile ile hepsine tekrar teşekkürü de bir borç biliyorum. Ayrıca, “Türkiye’nin Keyveni’si Aranıyor” yarışmasının juri üyeleri başta Ali Sirmen’e , Prof. Onur Devres’e ( İTÜ Gıda mühendisliği Bölüm Başkanı) , Sahrap Sosyal’a , Yurtsan Atakan’a ve Tangör Tan’a ve yarışmacıların tümüne teşekkür ediyorum.
Keyveni, benim çocukluğumun belki de en önemli imgelerinden biri. En başta 106 yaşında yitirdiğimiz Baba Annem ( ebem ) Sultan Ana en büyük Keyveni. Kendisini 1990 yılında ebediyete yolcu ettik. İkincisi annem Mercan, üçüncüsü eşim sevgili Yunise ve tüm Türkiye’de ailelerinin karnını doyuran eli öpülesice kutsal Keyveniler… 1950’lerin Türkiye’sinde özellikle Sivas’ın Divriği kazasının Prunsur (Demirdağ) köyünde orta halli 14 fertli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Dedem (İstiklal Savaşı Gazisi ) Mehmet Onbaşı ve dört oğlu çiftçilik ve madencilikle ailenin geçimini sağlıyorlardı. Ebem ve özellikle evin büyük gelini annem uzun geçen kış mevsiminden önce yetiştirdiğimiz her ürünü ayrı ayrı; örneğin taze fasulyenin, biberin, elmanın, armudun, kabağın, kurutulmasından tutun; domatesin kurutulmuşundan salçasına; buğdayın sertinden bulgurunu, eriştesini, yumuşağından ununu, tarhanasını, ekmeğini; etin kurutulmuşunu, kavurmasını, dürmesini ve daha yazın bahçede, tarlada ne yetiştirmişsek, hasatla birlikte dar güz aylarına kadar yoğun şekilde bir evin ihtiyaç duyacağı tüm erzakları belki bin yıllık belki de on bin yıllık gelenek ve göreneklerle, deneyimlerle, ustalıkla, hünerle, beceriyle, emekle, göz nuruyla ince ince hazırlanırdı, kilerde köşelerine yerleştirilirdi. Küplere lahanadan, bibere, salatalığa turşular kurulurdu. Duttan, üzümden yapılan pekmezler, sirkeler, pestiller daha neler neler hazırlanırdı. Bütün bu uzun uğraşlar ve belli ritüeller ile törensel olarak hazırlanan yiyeceklerimizin, alın teri, göz nurunun yanı sıra güneşin bereketi ile birlikte tarlaya, bostana, bağa, bahçeye tohumun, çitilin, fidanın dikilmesinden yetiştirilmesine, bakımından, sulanmasına, hasadına kadar biz çocukların, dedemin, babamın, ailenin tümünün ortak çabasıyla gerçekleştirilirdi. Sanki bayramı kutlar gibi, altın sarısı buğdayın su değirmenlerinde öğütülüp, tandırlardan sofralarımıza kızarmış nar gibi ekmek olarak dönüşünün sevincini, düğününü yüreğimizin en derinliklerinde hissederdik. Buzağının, kuzunun, oğlağın soframıza et, süt, yoğurt olarak dönüşünün masalsı kutsal törenidir sanki bu bin yıllık. Anadolu halkının kutsal yaşam döngüsünün tekrarını zihnimin en derinliklerine kazıyarak çocukluğumu geçirdiğim Prunsur Köyün’den üniversite okumak için bir gece yarısı doğu ekspresine binişim ve İstanbul’a gelişim; geride kalan sisler içerisinde acı, tatlı, sevinçli çocukluğum.
Kredi yurtlar kurumundaki öğrencilik günlerimizde, akşam yemeklerimizi hazırlama çabalarımız; ailelerimizde gördüğümüz görgü, birikim, organizasyon yeteneği ile kılı kırk yararak, yoktan var edilerek yaratılan sofraları kurmayı, benim gibi Anadolu’dan gelmiş, kıt imkanlı arkadaşlarla imece yaparak gerçekleştirirdik. Daha sonra tesadüfler sonucu 1986’da eşimle kurduğum Keyveni’deki yolculuk, Prunsur’dan yola çıkışın devamıdır.
Anadolu’da, bizim çocukluğumuzun geçtiği topraklarda yüzyıllardır süren ebemin, annemin ve eşimin de bir parçası olduğu bu Keyveni kültürüne atfen, tohumun hasada dönüşmesinden soframıza nimet olarak konulması, en uzman en bilinçli biçimde kilerde saklanmasına ve oradan bir kış boyunca alınarak, ihtiyaca göre idareli bir biçimde mutfakta en leziz şekilde kılı kırk yararak pişirilmesini, ailenin karnının doyurulmasını sağlayan evin Keyveni’sine, kilerin sahibine saygı için, yitip gitmemesi için, yeniden yaşama kavuşturulması için şirketimizin adı olarak Keyveni’yi seçtik. Araştırınca görürsünüz ki , Türk Dil Kurumu’nun Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü’ne göre Keyveni’nin birbirine yakın birçok anlamı vardır Anadolu’nun her yöresinde : Örneğin, Sungurlu –Çorum,Artova –Tokat, Refahiye, Kemaliye –Erzincan,Ağın –Elâzığ, Gürün, Divriği –Sivas, Boğazlıyan, Akdağmadeni –Yozgat, Bünyan –Kayseri,-Kırşehir, Ereğli –Konya’da “Keyveni” aşçı kadın anlamına gelir. Van’da “ekmek yapan kimse”, Gümüşhane ve Kayseri’de “düğün yemeği yapan kimse” , Malatya’da “ yemek yapmakta becerikli , tutumlu kadın” anlamına gelir. Tabi her yörenin değişik ağızlarına göre de “ Keyveni” , keyfen, keyvene gibi farklı biçimler de alır. Yani Anadolu Türk halk kültürünün en önemli öğelerinden birisidir.
Bu becerikli, maharetli kadınların elinden yediğim çocukluğumun damak çatlatan lezzetlerin tadı hala aklımda; bugün onlar gibi lezzetli yemekler yaptığımız , o tatları yaşattığımız Keyveni her geçen gün daha çok anlaşılıyor, tanınıyor. Daha da anlaşılması ve daha da hak ettiği yere gelmesi için, sosyal sorumluluk bilinci ile 28 Kasım tarihinde “ Türkiye’nin Keyvenisi Aranıyor” yarışmasını düzenleyerek hem Keyveni kültürünü yeniden gündeme taşımaya hem de saklı, gizli kalmış “Keyveni” leri seçmeye özen gösterdik, çalıştık. Bu yarışma ile istedik ki, insanlar kaybolmaya yüz tutan bu kültürü biraz tanısın. Çünkü geleneksel Türk kültüründe Dede Korkut neyse, mutfakta, kilerde evin Keyveni’si de odur. İstedik ki, her ailede bir tane olduğuna inandığımız Keyveni’ler gün ışığına çıksın. Bu Keyveni’ler ne kadar önemli bir şey yaptıklarını, annelerinden, ninelerinden öğrendikleri yüzyıllardır süren yemek geleneklerini ve ritüellerini yaşatmanın ne kadar da önemli elçileri olduklarını fark etsinler. Bu Keyveni’lerin karın doyurmanın da ötesinde aile birliğini, bütünlüğünü, dirliğini ve düzenini sağlamada, sürdürülmesinde, sosyal ve kültürel açıdan oynadıkları rolü toplumumuz da görebilsin, hatırlayabilsin. Keyvenilerin sayesinde ayakta duran Türk toplumunun geleneksel büyük aile kavramı büyük kentlerdeki kargaşa ve yozlaşma içerisinde erozyona uğramasın. Pişirdikleri yemeklerle ve kendileri ile gurur duyabilsinler ve daha da iyisini yapmak için heveslensinler. Son olarak, gönderdikleri tariflerdeki Anadolu lezzetlerinin yaşatılmasına ve çekirdek ailenin kutsallığına ve korunmasına, saygınlığına, dirliğine, birliğine gücümüzün elverdiği ölçüde bir tutam tuz olalım istedik. Sonuçlar ile ilgili daha detaylı bilgi www.keyveni.com sitesinde mevcut. Saygılarımla….
sadik.celik@keyveni.com
Anadolu'nun "Keyveni'lerine"
Yazarın Son Yazıları
Bazı ülkeler vardır; haritada çizilen sınırlarından fazlasıdır.
Maduro…
Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi
Kimsenin fark etmediği bir sessizlik dolaşıyor ortalıkta.
Her sabah yeni bir şaşkınlığın eşiğinde uyanıyoruz.
Bu ülke, gerçekten hepimizin mi?
Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.
Kasım, takvimin yalnız ayı.
Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?
Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…
Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.
Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.
Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.
Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.
Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...
İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.
Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…
“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı
İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.
Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.
Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…
Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…
İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler
Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.
İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...
Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.
Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.
1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.
İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?
Suriye'de Alevi katliamı; göz ardı edilen kan ve gözyaşı ve diğer yaşananlar
Kritik Trump-Zelenski Zirvesinin Perde Arkası: Güç Oyunları, Bir Kez Daha Kürt Açılımı ve Edip Akbayram’ın Ardından…
Boşvermişlik Yangınları: Teğmenlerin İhracından Otel Trajedisine Bir Toplumsal Duyarsızlığın Anatomisi
Toplumun Karanlık Kavşakları: Bir mimarın son durak hikâyesi, trafik çilesi ve asfalt üzerinde insanlık cinneti
Hakikat Yorgunu Bir Toplum: Beyin Çürümesi, Haksızlıklar, Hukuksuzluklar, Adaletsizlikler
Suriye’nin Küllerinden Yükselen Kaos: İnsan Hakları Günü’nde Yeni Haritalar, Yeni Sınavlar