Feyzi Açıkalın

Nasıl bir çağa düştüyse çocuklarımız

02 Mart 2020 Pazartesi

İlk çocuğumun doğumundan beş gün sonra Çernobil Nükleer Santrali patladı. Ukrayna’nın hemen karşı kıyısında, İstanbul’daydık. Devrin kaytan bıyıklı bir bakanı, radyasyona maruz kalmadığımızı kanıtlamak için hüpleterek çay içtiydi. 

İkincisi doğduğunda yine aynı iktidarın, bu kez başbakanı kendi kullandığı son model BMW’si ile köprü açılışı yaptı. Padişah isimlerinin verildiği ilk modern köprü idi, hizmete sunduğu.

O, “tonton” diye naifleştirilen “ön açıcı” sağcı politikacı, Cumhuriyet Gazetesi’ne “Babıali’nin Pravdası” dediği için, aynı yıl içinde 500 bin lira para cezasına çarptırılmıştı. Bağımsız yargı vardı, o yıllarda ülkemizde… 

Demek istediğim, çocuklarım “bugünkünden farkı olmayan” sağcı bir anlayışın iktidarının içine düşmüşlerdi. Büyük bir yanılgı ile, öyle olduğunu zannediyordum… 

Çocuklukları, “devlet için kurşun atanla kurşun yiyenin şerefli addedildiği” bir zaman diliminde geçti. Ülkede adı konmamış örtülü bir savaş sürmekteydi ama “savaş” kelimesi yasaklıydı. Daha sonra, adil düzene geçişin “kanlı mı kansız mı olacağı” tartışmaları geldi… 

Biz, “şerbetli boomerlar” yani sağcılığı en azından pratik olarak yalayıp yuttuğunu zannedenler, çocuklarımızı yeni sağın benzer koşullarında büyütebileceğimizi varsayıyorduk. 

Oysa deneyimimiz, faşizmin sokaktaki örgütlenişine tanık olmaktan ibaretti. Faşizm devlet mekanizması içinde yeterli olgunluğa erişmeden, hakim ideoloji olmadan sokağı tutmaya kalkınca başarı gelmemişti. 1980 askeri darbesi ile sokak faşizmi bir ölçüde derdest edilmiş, aslında kuluçkaya yatırılmıştı. 

Üst akıl eksiği not etmiş olmalıydı; faşizmin dinci yapıyla entegrasyonu sağlanmalıydı. Düğmeye basıldı. 2000’ler sonrasında Türkiye, dünya paylaşımında söz konusu olan güçlerin iş bilmez kötü bir oyuncusu olarak sahne aldı. Daha doğrusu, bu işle görevlendirilen içerdeki “iş bilenlerin!”aslında kim oldukları, sonradan yaşanan “paylaşma savaşıyla” ortaya çıktı…  

Uygar diye tanımlanan ülkelerin ahlaksız politikacılarının da desteğiyle ülkemizdeki tanımlar, kavramlar, yerleşik değerler yeni iktidarca çürütüldü. Yerlerine din sosuna bulaşmış olanlar kondu. Ülkenin yarısından fazlasının, kendilerine sunulan rüşvet, avanta, sadaka, tehdit ile rızaları almaya zorlandı. Artık gerçeklikten uzak, paralel bir iç dünyaya hapsedilmiştik. 

Toplumun diğer yüzdesi ise karşı çıkışını; şovenizmin her türlüsü, bayrak ve ulusal değerleri harmanlayarak, aslında darmadağınık paketler öncülüğünde sürdürdü. Ama verilen mücadeleden hep yenik çıktı. Çünkü dinci faşizme karşı çıkış sınıfsal kökende tartışılmıyordu; bu konuda bir önderlik de yoktu…

Halkın rızasını, böylece desteğini alma da bir yere kadardı. Talan ekonomisi sonucu iktidarlarının çökmekte olduğu anlaşılınca “savaş makinesi” devreye sokuldu. 1990’lı yılların adı konmamış savaşı Suriye’de, 2010 sonrası ete kemiğe büründü. Türkiye yıllar sonra ülkesinin dışındaki bir sıcak savaşın doğrudan tarafı oluyordu.

Dünyanın Irak Savaşı sırasında tanıştığı, hedefe kilitlenmiş bomba ve sonrasında parçalanan yapılar, araçlar ve tabii ki insan görüntüleri günümüzde artık sıradan hale gelmişti. Şehitlerimizin kanının ne denli yerde kalmadığını, tekrarlanan bu görüntülerle öğreniyorduk.

İlk siyasi ve toplumsal karşı çıkışlarını Gezi ile deneyimleyen çocuklarımız, yapay olarak üretilen ülke sorunları arasındaki ilişkiyi zar zor da olsa öğreniyor ama “nedenselliği” çözemiyordu. Misal “şehadet” kelimesinin anlamının, devletin en üstündekilerce genişletilip ama önemsizleştirilerek kullanılmasına akılları ermiyordu.

Aynı şekilde “ihanet” kelimesi de bilindik anlamından koparılmıştı. “Savaş karşıtlığı” ülkeye yapılmış en büyük hainlik olarak karşılık buluyor, bunu dillendirenler adeta linç ediliyordu. 

Mülteci, göçmen, sığınmacı; adına ne derseniz deyin, böyle, yurdundan yerinden edilmiş, asla gittikleri bir başka ülkenin vatandaşı olamayacak insanları tanımlamakta, anlamakta zorluk çekiyorlardı. Onların Batı’ya karşı “rehin” tutulabileceği akıllarına bile gelmiyordu.  

Yıllarca insan kaçakçılığı yapmış insanlar bir anda ortaya çıkarak neredeyse yasallaştırılıyor, ülkelerine bu yolla ne denli hizmet ettiklerini gururla anlatıyorlardı.

Ama yolun sonuna gelinmekteydi. Savaş çığırtkanlığı bu kez toplumda karşılık bulmayacak gibi görünüyordu. Sorgulamalar sıklaşacak, savaşın kimin bekasını sürdürmede işe yaradığı netleşecekti. Çok umutlandığımız gençler değil belki ama verecek rızası kalmayan halk artık “razı olmayacak”, “hayır” diyecekti…




Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları