Deniz Yıldırım

İmza

10 Haziran 2020 Çarşamba

Çocukluğumdan beri, misafirliğe gittiğimiz evlerde önce kitaplık ararım. Çocukken kitaplara duyduğum merakla ilgiliydi sadece; şimdi ise kuşakların, ailelerin ve ülkenin değişiminin izini kitaplar aracılığıyla sürmekle de ilgili.

Çoğu zaman kitaplık, evin de tarihidir. İlk alınan kitabın, zaman içinde değişen beğenilerin, merakların izini sürmek, bir tarihçi titizliğiyle sayfaların arasında gezinmek size fikir verir, yeni ufuklar açar. Baskısının olmadığını bildiğiniz bir kitapla o raflarda karşılaşmak, yazıldığından haberdar olmadığınız bir eserle göz göze gelmek, kitapsever için az şey değildir.

Sadece bunlar mı? Kitabın üstüne, satın alındığı yer, tarih ya da hediye eden kişinin ismi not edilmişse; kimi satırların altı kalın kalın çizilmişse; uyanışa geçen çağrışımlar sayfaların boşluklarına küçücük harflerle yazılmışsa, orada bir hayat çizgisi de vardır. İnsanın duygu ve düşünce dünyasının evrimi, gerçek maddi dünyanın koşturmacasından düşsel dünyaya kaçış anlarındaki yükselişlerin bu işaretlerine bakılarak rahatlıkla anlaşılabilir.

Benim en çok da yazarına imzalatılmış kitaplar ilgimi çeker. İmzalatan, binlerce kitap ve yazar arasından o kitabı, o yazarı seçmiştir. Duyarlılığın haritasıdır. İmzalayan ise gecesini gündüzüne katarak; baskıyı, sürgünü, işsizliği ve mahpusluğu da göze alarak üretmişse eserini, o imza ve kitaba yazdığı satırlar aracılığıyla geleceğe dair dileklerini, umutlarını evinize, kitaplığınıza, zihninize taşır. Fikri akrabalık için bir çağrıdır. Aynı özlemi okurunun duymasını ister; duyduğunu da bilir. Yine de o umut, kendi okurundan çok, gelecekteki okurlarına da bir taze aşıdır.

Yazarın imzasının üstünde ya da altında kalıcılaşan dileklere bir bakın; yazarın okuru aracılığıyla gelecekten beklentilerini duyurduğunu görürsünüz. On yıllardır hiç değişmez; arzulanan “güzel ve güneşli günler”dir, “motorları maviliklere sürmek”tir; “özgür ve demokratik bir Türkiye’de buluşmak”; “baskıların bittiği, fikirlerin serbestçe savunulabildiği günlere kavuşmak”tır. On yıllardır Türkiye’nin bedel ödemiş aydınlarının, yazarlarının, gazetecilerinin okurlarına kuşaktan kuşağa aktarılmak üzere bıraktıkları miras, bu dileklerde saklıdır. Bu dilekler bir yandan da yaşanmakta olan günlerde bu koşulların bulunmadığının itirafıdır. 

Bugün de karanlık, baskı dolu günlerden geçiyoruz. Gazeteciler tutuklanıyor, aydınlar susmaya zorlanıyor, akademisyenlerin çoğu kamusal konulardan, uyarma ve önerme görevinden çekilerek dönemi sessizlikle geçiştiriyor. Evet, yeni değil tüm bunlar. İmzalı kitaplar vesikasıdır. 40’larda baskı vardı; Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri kitabından söz etmiştim daha önce. 50’lerde baskı arttı. Darbeler ve sonrasında da düşünen, yazan, değiştirmeye çağıran bilinçler baskılandıkça, demokrat, ilerici yazarların dilekleri hep aynılaştı.Özgürlük”, “gerçek demokrasi”, “baskıların son bulduğu aydınlık bir gelecek” dileği imzanın altında ya da üstünde kalıcılaştı.

Fikri soyağacımız

Galiba bu yüzden her kuşak, kendisinden önceki kuşakların özlemlerine köprü kurduğu o gelecek zamana doğuyor. Geçmişteki dileklerin gerçekleşip gerçekleşmediğini bir sonraki kuşak sınıyor. İşte o imzalı kitaplar, bu devamlılığın işareti. Doğrudur; kaygıların, beklentilerin ve korkuların değişmediğini görmek, kimi zaman umutsuzluğa yol açabilir. Açmadığını söyleyen de kendisini kandırır. Yine de geçmişte yazılmış o dilekleri, gerçekleşmemiş olsa da bugün keşfetmek, verdiğimiz mücadelenin bize ve bu döneme özgü olmadığını hatırlatır; kendi sıkıntılarımızı merkeze almaktan, bizi bu yıldırılarla ilk kez karşılaşan kuşaklarmışız gibi düşünmekten de alıkoyar. Az buz şey değildir bu. Namık Kemal’den günümüze bir devamlılık hissidir; tarihsel bir mücadelenin, hürriyet için, halk için, demokrasi için verilen nice mücadelenin kökleri toprağa sımsıkı tutunmuş soyağacını keşfetmek; uzun erimli mücadelelerde kalemle, kâğıtla, kitapla, fikirle ve eylemle birlik olmuş zihinlerin yaşadıklarına eğilmek; kendi yalnızlığımızı aşarak, geniş ve kalabalık bir ailenin bugüne uzanan dalları olduğumuzun bilincine varmak, karamsarlığa kapılmaktan daha anlamlıdır. O zaman Bedrettin’den Pir Sultan’a, Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’na, Nâzım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e, Sabahattin Ali’den Asım Bezirci’ye ulaşırız.

Türkiye elbette bir gün baskıların son bulduğu, demokrasinin ve özgürlüklerin yerleştiği, halkı soğan gibi soyan ekonomik düzenin yerine hakça bir düzenin kurulduğu günleri görecek. Bu da yazarınızın geleceğe imzasıdır.

Not: Bu yazıyı yazmama, Adana’da ailesine konuk olduğum, 13 yıl önce yaşamını yitiren Dr. Hüseyin Darıcı’nın kitaplığı ve 80’lerde imzalattığı kitaplar vesile oldu. Anısına saygıyla.


Yazarın Son Yazıları

Konuşmayalım mı? 1 Ağustos 2020
Bitmeyen mağduriyet 25 Temmuz 2020
CHP kurultayı 22 Temmuz 2020
Ayasofya ve yeni durum 15 Temmuz 2020
Yeni sistemle iki sene 11 Temmuz 2020
Suya bile yazarız 4 Temmuz 2020
Dava insanları 24 Haziran 2020
İktidarcılık 20 Haziran 2020