Deniz Yıldırım

Demografik tampon

23 Ekim 2019 Çarşamba

Suriye’ye dönük askeri harekât sonrasında ABD ile yapılan anlaşma, sınırdaki 120 kilometrelik bölgeyi kapsıyor. Oysa iktidar “güvenli bölge”yi, Fırat’ın doğusunu tamamen kateden sınırdaki 440 kilometrelik alanda inşa etmek istediğini ifade ediyor. Dolayısıyla krizin şimdilik dondurulduğunu, ancak sona ermediğini belirtmek mümkün. Aşamalı bir Suriye gündemi açık ki bizi bekliyor.
Bu noktada “güvenli bölge” konusunda iktidar kanadının en fazla dillendirdiği projeler arasında, yaklaşık iki milyon Suriyeli mültecinin bu bölgede inşa edilecek şehirlere yerleştirilmesi de var. Bugün bu projenin hedeflerini ele alalım.
Projenin birincil hedefi, güvenlikle ilişkili. Bu vesileyle projenin Suriye sınır hattında PYD öncülüğünde bir “terör koridoru” kuruluşunu önleme ve bu hattı “güvenli bölge”nin aşağısına çekme hedefi taşıdığı belirtiliyor. Bu bir yandan da “kanton” adı verilen yönetim birimlerinin Türkiye sınırından uzaklaştırılması anlamına gelecek.
Bununla bağlantılı ikinci hedef, demografik bir tampon oluşturulması. 2 milyona yakın Suriyeli Arap nüfusun Suriye’nin daha güney bölgelerine doğru itilen PYD güçleriyle Türkiye’nin Suriye sınırındaki bölgeler arasına yerleştirilmesi hedefiyle, bir bakıma bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ya da özerk bir yapının ortaya çıkması sonucunda bu bölgenin Kürt nüfusun yoğunlaştığı Türkiye sınır bölgeleriyle birleşme yolunda tehditler içermesine karşı tedbir alınmaya çalışıldığı da görülüyor. Bu açıdan, “güvenli bölge” tasarımında Suriyeli Arap mülteci nüfusun bir tür “demografik tampon” gibi değerlendirildiğini söylemek yanlış olmaz.
Projenin üçüncü hedefi, küçülmekte olan Türkiye ekonomisini, özellikle inşaat sektörü ve buna bağlı yan sektörleri canlandıracak bir şehir inşa seferberliğidir. İktidarın, özellikle de Erdoğan’ın son zamanlarda çok sık seslendirdiği bu projeye göre, Türkiye bu güvenli bölgeye şehir merkezleri, konutlar, yaşam alanları inşa edecektir. Bu, kamu gücünü arkasına alan inşaat firmalarının yeni bir değerlenme alanı bulmaları, krizlerini bu yolla ertelemeleri adına bir fırsat; iktidarın ise ekonomik krizden çıkışı milliyetçi bir kampanya gündemi ile ilişkilendirmesi adına da bir olanaktır.
Projenin dördüncü ayağı ise iç politikayla daha fazla bağlıdır. Özellikle ülkemizde Suriyeli mültecilere karşıtlık hızla artmaktadır. Bu konu neredeyse partiler üstü bir milli mutabakat zeminine dönüşmektedir. İktidarın son yerel seçimlerde oy kaybı yaşamasında bu noktanın da etkili olduğu düşüncesi giderek yayılmaktadır. Böyle bir ortamda sayıları 4 milyona yaklaşan Suriyeli mültecilerin yarısından fazlasını Suriye’de yeniden iskân edecek bir girişim, gerçekleşmese bile, iktidarın “eylemsiz” kaldığı, bu konuda hiçbir şey yapmadığı yönündeki eleştirileri gidermek adına da etkili bir iç politika aracına dönüştürülebilecektir.

Zorluklar neler?
Ancak bu dördüncü hedefe ulaşılması; birinci ve üçüncü ayağın gerçekleştirilmesini de zorunlu kılıyor. Birinci ayağın gerçekleştirilmesi, yani Fırat’ın doğusunun tamamını katedecek 440 kilometrelik bir güvenli bölge tasarımının yaşama geçirilmesi, hem ABD’nin hem de Rusya’nın ikna edilmesini gerektirir. Ancak bu, her iki kuvvetin de böyle ciddi bir onay karşısında bekleyeceği ciddi tavizlerle bağlı bir süreç olacaktır. Yani kolay değildir. Özellikle Rusya’nın Esad yönetimiyle PYD’yi buluşturan son hamlesi düşünüldüğünde, iktidarın Esad yönetimiyle ilişkilenmesini isteyen Rus basıncı da, belirleyiciliği de artacaktır.

Kaldı ki dördüncü ayağın gerçekleştirilmesi, üçüncü ayağa da bağlıdır. Zira bu kadar çok sayıda Suriyeli mülteciyi yıllardır Türkiye içinde kurdukları düzenden koparıp Suriye’ye götürmek için yüz binlerce konut, okul, yaşam alanı, hastane inşa edilmesi gerekmektedir. Ancak Türkiye ekonomisi kötü bir dönemden geçiyor. Bu denli geniş bir kamusal finansmanı sağlayacak bütçe harcaması, içeride krizden etkilenen halkın tepkisini, öfkesini daha da artıracaktır. Bu nedenle iktidarın bu projeye zorunlu olarak bir uluslararası finansman ayağı arayacağı görülmektedir. Bu noktada da akla en fazla gelen Avrupa Birliği’dir. Özellikle AB ile Geri Kabul Anlaşması’nın bu yeni proje kapsamında gözden geçirilmeye çalışılacağı söylenebilir. Ancak AB ile ilişkiler, özellikle Barış Pınarı Harekâtı başladığından beri en kötü seviyede. Öyleyse böyle bir finansman sürecinde, “demografik koz”un devreye sokulacağını, iktidarın sık sık ortaya attığı “kapıları açarız” söylemini daha fazla dillendireceğini tahmin etmek zor değil. Bütün bunlara bakarak, Suriyeli mültecilerin hem Türkiye ile PYD, hem de Türkiye ile AB arasında bir “demografik tampon” olarak kullanılmalarının ya da gündeme getirilmelerinin çok daha fazla söz konusu olacağı bir dönemin kapıda olduğunu ifade edebiliriz. Haliyle iç politika gündeminde de daha fazla duyacağız bu konuları.



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Cumhuriyet’e veda 4 Haziran 2022

Günün Köşe Yazıları