Deniz Yıldırım

Büyük değişimin işaretleri

01 Temmuz 2020 Çarşamba

Pandemi süreci sona ermedi; dışarıdaki havaya, kalabalıklara aldanmaya gerek yok. Dünya Sağlık Örgütü, henüz en kötüsüyle karşılaşmadığımızı söylüyor.

Diğer yandan bütün mesele virüs kaynaklı sağlık tartışmasından ibaret değil. Farkında değiliz belki; ancak, virüsten önce zaten sarsılmakta olan, ekonomik ve siyasal önderlik kapasitesi aşınan dünya sistemi iyiden iyiye yönetme krizine sürükleniyor. İşsizlik, ekonomik sorunlar, artan sosyal eşitsizlikler, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinin ve piyasaya bırakılmasının, yani parası olanın eriştiği bir ayrıcalığa dönüştürülmesinin etkileri şimdi daha fazla hissediliyor, hissedilecek. Yönetenlerinse bu krize bir çözümlerinin olmadığı görülüyor.

Koronavirüsün sonu belirsiz ama şimdiye kadar gördüklerimiz bile, dünyanın ekonomik ve ekolojik açıdan bir paradigma değişikliği aşamasında olduğuna işaret ediyor. Bunun etkilerini tüm dünyada daha fazla göreceğimiz bir döneme giriyoruz.

Sonuçları her ülkeye o ülkenin şartları ekseninde farklı farklı yansıyor, yansıyacak. Örneğin hafta sonu Fransa’da gerçekleştirilen yerel seçimlerde Cumhurbaşkanı Macron’un partisinin yaşadığı hezimet bir örnek; Yeşiller hareketinin yükselişi ve bu hareketle ittifak halinde seçimlere giren sol, sosyalist adayların büyük kentlerin belediyelerini silip süpürmesi diğer örnek. ABD’de Trump’ın, Brezilya’da Bolsonaro’nun virüs krizini akışına bırakmaları, Hindistan’da Modi yönetiminin milliyetçiliğinin virüsle baş etmekteki yetersizliği karşısında Kerala’dan yükselen halkçı başarı modeli; faşizme yatkın yönetimlerin halkı kendi kaderiyle baş başa bırakan pervasızlığına karşı önümüzdeki süreçte demokratik, halkçı siyasetlerin yükselişi açısından zeminin hiç olmadığı kadar uygun olduğuna işaret ediyor.

Diğer yandan, sistemin yönetme krizinin derinleşeceğinin işaretleri sadece seçimlerle, siyasal değişimlerle ölçülmüyor. Ekonomik dengeler bozuldukça, işsizlik ve gelir adaletsizliği arttıkça, sosyal rahatsızlıklar da yükseliyor; örgütlü toplumsal mücadele biçimleri yeniden, aşağıdan yukarıya gelişmeye başlıyor.

Son IPSOS verileri kanıtı

Bütün bunlar, sosyal ve ekonomik sorunların güvenlik merkezli sorun algılarının yerine hızla geçmeye başladığını, virüsle birlikte sosyal çelişkilerin sahne önüne çıktığını gösteriyor. Nitekim, küresel araştırma şirketi IPSOS’un haziran ayında yayımladığı “Dünyayı Neler Endişelendiriyor?” başlıklı rapor, -ki 27 ülkeyi kapsıyor- tezimizi pekiştirecek cinsten. Rapora göre, bugün dünyayı en çok endişelendiren ilk 5 sorun, sırasıyla Koronavirüs (yüzde 47), İşsizlik (yüzde 42), Yoksulluk ve Toplumsal Eşitsizlik (yüzde 31), Mali ve Siyasi Yolsuzluk (yüzde 27) ve Sağlık (yüzde 23).

Raporun Türkiye’yi yansıtan bölümü de ilginç. Buna göre Türkiye’de halkın en önemli 5 sorun arasında ilk sıraya koyduğu başlık, açık ara İşsizlik (yüzde 49). Bunu yüzde 34 ile Yoksulluk ve Toplumsal Eşitsizlik izliyor. Koronavirüs, yüzde 29 ile üçüncü sırada. Enflasyon, yani hayat pahalılığını en büyük sorun görenler ise son bir ayda 5 puan artarak yüzde 27’ye çıkmış. Haziran ayında enflasyondan endişe duyanlar sıralamasında Arjantin’den sonra ikinciyiz. Mayıstan hazirana halkın rahatsızlığının en çok pekiştiği diğer alanlarsa, 4’er puanlık artışla İşsizlik ve Vergiler (yüzde 21’e çıkmış) başlıkları. “En büyük sorun terör” diyenlerin oranı ise 3 puan düşerek yüzde 24’e gerilemiş.

Veriler açık; Türkiye’de virüs şimdiden işsizliği ve hayat pahalılığını; yoksulluğu ve eşitsizlikleri; devletin adaletsiz vergi, kaynak yaratma ve dağıtma politikalarını sorgulatır hale gelmiş. Halkta bilince çıkan bu rahatsızlık, çıkış programını, siyasetini arıyor.

Kuşkusuz yönetenler de boş durmuyor. Dünya sisteminin tarihsel deneyimleri, birbirine milliyetçi temelde karşıt gibi görünen yöneticilerin, içeride ekonomik olanaklar daraldıkça dört benzer hedefe yöneldiklerini gösteriyor: Emperyalist paylaşım mücadelesini yükseltmek; silah endüstrisini büyütmek; içeride büyüyen itirazlara karşı baskının, otoriterliğin dozunu artırmak ve işçilerin, emekçilerin kazanılmış haklarına karşı yeni bir saldırı dalgası başlatmak. Bizde de iktidarın deniz bitince şimdi gözünü işçinin kıdem tazminatına dikmesinin ya da otoriterliğin dozunu artırmak için baroların gücünü kıracak yasa hazırlıklarını hızla gündeme getirmesinin başka bir açıklaması yok. Ya mevcut ekonomik programdan vazgeçecekler ya da mevcut ekonomik programdan kazançlı çıkan sınırlı azınlık için, halkın çoğunluğunun aleyhine düzenlemeleri geçirecekler. Bu bir yol ayrımı ve elbette ikincisini yapıyorlar. Bu da krizi derinleştiriyor.

İktidar değişikliği için önce paradigma değişikliği, ekonomik program değişikliği. Halkçı partiler ve hareketler önce bu büyük değişimi görmeli, yeni bir dünya kurulurken buna uygun yeni bir modelin inşasına katkı vermeli. Daha cesur ekonomik öneriler zorunlu.


Yazarın Son Yazıları

Konuşmayalım mı? 1 Ağustos 2020
Bitmeyen mağduriyet 25 Temmuz 2020
CHP kurultayı 22 Temmuz 2020
Ayasofya ve yeni durum 15 Temmuz 2020
Yeni sistemle iki sene 11 Temmuz 2020
Suya bile yazarız 4 Temmuz 2020
Dava insanları 24 Haziran 2020
İktidarcılık 20 Haziran 2020