Bir Karşıdevrim Öyküsü (2)

22 Eylül 2014 Pazartesi

Yazımın geçen haftaki ilk bölümüne şu satırlarla başlamıştım: “Bugün ülkemizde ortaöğretim üzerinde kurulmasına çalışılan -ve ne yazık ki artık geniş ölçüde kurulmuş olan- imam hatip okulları hegemonyası, aslında 1937’de hazırlıklarına başlanan ve 1940 yılında yasa ile yürürlüğe konan Köy Enstitüleri’ başlıklı kültür ve eğitim devriminin bütün izlerini silme, özünü de tümüyle unutturma amacına yönelik gerçek bir karşıdevrimdir…”
Köy Enstitüleri, özü bağlamında gerçek anlamda bir devrim hareketiydi. Çünkü yalnızca yeni Cumhuriyetin nüfusunun büyük çoğunluğuna okuma ve yazma öğretme hedefi ile sınırlı olmayıp, okumayı ve yazmayı öğrenenlere eleştirel düşünebilmenin yollarını açmayı da amaçlıyordu. Eleştirel düşünebilmek, ancak sağlam bir bilgi birikimi temeli üzerine inşa edilebilecek bir hedeftir. Bu nedenle, Köy Enstitüleri ile aynı yıl, yani 1940 yılında Milli Eğitim Bakanlığı (o zamanki adıyla: Maarif Vekâleti) bünyesinde kurulan Tercüme Bürosu’nu da bu devrimin çok önemli bir parçası saymak gerekir. Çünkü Tercüme Bürosu’nun görevi, Doğu’nun ve Batı’nın bütün klasiklerini, başka deyişle düşünce hazinelerini dilimize kazandırmak ve birincil olarak Köy Enstitülerinin kurulmakta olan kitaplıklarına aktarmaktı.
Bu girişimin bütün parasal ihtiyaçlarının devlet hazinesinden karşılanması öngörülmüştü. Özetlemek gerekirse, Köy Enstitüleri, “Tercüme Bürosu” ve şehirler ile kasabalarda açılan “Halkevleri” ile birlikte, modern çağda bir eşi daha bulunmayan bir kültür ve aydınlanma devriminin parçalarıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi anayasalarına giren ve demokrasi ile yönetilmesi öngörülen bir toplum açısından olmazsa olmaz niteliğini taşıyan laiklik ilkesi, zaten ancak bu kapsamda bir kültür ve aydınlanma devriminin hazırlayacağı zeminde kök salabilecek bir ilkeydi. Çünkü laiklik, ne yazık ki çoğunlukla yapılageldiği gibi, yalnızca “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması” gibi bulanık bir tanımla ifade edilebilecek ve sınırlandırılabilecek bir ilke değildir. Laiklik, birincil olarak “inanç” ve “düşünce” kavramlarının çağlar sürmüş tarihsel gelişmeleri temelinde yeterince açığa kavuşturulmasını koşul kılar; ve ancak bu açığa kavuşturma/aydınlatma eylemi gerçekleştirildikten sonradır ki, her iki kavramın birbirlerine karşı sınırları yeterince netlikle saptanabilir.
Bugün ortaöğretimde kurulmak istenen imam hatip okulları hegemonyasının yakın gelecekte ne kadar vahim sonuçlara yol açacağı da yine ancak yukarıda sözünü ettiğimiz iki kavramın, “inanç” ve “düşünce” kavramlarının yeterince aydınlatılmasıyla anlaşılabilir.
O zaman biz de yeterince açık konuşalım: Ülkemizde ortaöğretimin bütünüyle imam hatip okullarının boyunduruğu altına sokulması, aslında 2014 yılında eğitimin tamamının “inanç” kavramı temelinde inşa edilmesinden, böylece de “düşünce”nin ve geleceğin “düşünen insan”ının bütünüyle saf dışı edilmesinden başka bir şey değildir!  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları