Elçin Poyrazlar

Salgından sonra demokrasi var mı?

24 Mayıs 2020 Pazar

Koronavirüs salgınında dünyanın en sıkı karantina kurallarını getiren İspanya’da önemli bir şeyi fark ettim. İnsanlar kriz durumlarında, temel hak ve özgürlüklerini bir üst otoriteye pek de direnmeden teslim etmeye hazır. 

Eğer bu, bir virüse karşı savaşımda değil, konvansiyonel bir düşmana karşı olsaydı da buna benzer bir tavır gelişebilirdi. Güvenlik ve hayatta kalma kaygısı, en temel özgürlüklerden vazgeçişin başlangıcıdır.

İşte bu nedenle otoriter rejimler için salgın bulunmaz bir fırsata dönüştü. Baskıcı liderler salgınla mücadele bahanesiyle yetkilerini daha da genişletmeye ve belki de kalıcı kılmaya kararlı görünüyor.

Salgından sonra siyasi çehresi oldukça değişmiş bir dünyaya uyanabiliriz. Henüz ulaşamadığımız demokrasi ideali sulandırılmış hatta içi boşaltılmış bir kavram olarak elimizde kalabilir.


Sermayenin kilit rolü

İngiliz yazar George Orwell demokrasi üstüne uzlaşılmış bir tanım olmadığını ve bu tanımı getirme çabasına ülkelerin karşı çıktığını söyler. Böylece her türlü rejim kendilerine ait yönetimleri demokrasi kılıfına sokabilmeyi ister. Peki demokrasiyi baştaki yönetimler mi yoksa tabandaki demokratlar mı getirir?

Amerikalı siyaset bilimci Robert D. Putnam ‘Making Democracy Work’ (Demokrasiyi Çalıştırmak) başlıklı çalışmasında sosyal sermayeye dikkat çeker. 

Fransız diplomat ve tarihçi Alexis de Tocqueville’in de 19. yüzyılda söz ettiği gibi, Putnam, bir toplumda güven varsa orada demokrasinin yeşereceğini ileri sürüyor. Putnam’a göre  sosyal sermaye ‘Bireyler arasındaki bağlar, sosyal ağlar ve bunlardan doğan karşılıklılık ve güven normlarıdır’.

Demokrasiyi inşa etmek ve sürdürmek için sosyal sermaye kilit rol oynar. Sosyal sermayenin azalması kişinin apolitikleşmesine yol açar. Düşük sosyal sermayede yerel hükümete güven azdır, kişi kendi nüfuzuna inancını yitirmiştir, oy kullanma arzusu azalmıştır, politikanın istenen sonuçları getireceği beklentisi çok düşüktür, kollektif eylemlerin sonuç elde edeceğine inanmaz, bağış yapma, gönüllü olma, toplumun yararına projelerde çalışma gibi çabalara girmez.

Bizi krizden kim çıkaracak

İnsanlar mutsuzdur, hayat kalitesi düşüktür ve çok fazla zamanını televizyon izlemek için ayırır.  2016 yılındaki Dünya Değerler Araştırması’nın 2010-2014 yıllarını kapsayan  araştırması Türkiye halkının siyasete aktif olarak katılmadığını ortaya koymuştu. Araştırmaya göre siyaseti çok önemli bulanların oranı sadece yüzde 16,1. Daha da mühimi sosyal sermaye için esas olan güven meselesinde Türkiye halkı oldukça kuşkucu. 

Halkın yalnızca yüzde 11,6’sı insana güvenebileceğini, yüzde 82,9’u ise insanlarla etkileşime geçerken çok dikkatli olunması gerektiğini düşünüyor. 

En önem verilen kurum aile.  Eşcinseller, alkol ve uyuşturucu kullananlar, evlenmeden beraber yaşayan çiftler komşu olarak istenmiyor. 

Üstelik halkın neredeyse yarısı için kadının kocasından daha fazla para kazanıyor olması bir sorun. Yüzde 65,9’u ise bir annenin çalışmasına sıcak bakmıyor. 

Kısaca sosyal sermayemiz iflasta. 

Oysa salgın bize sağlık, gıda, iletişim gibi temel ihtiyaçlarımızda emekçilere, manevi ihtiyaçlarımızda ise diğer insanlara fazlasıyla muhtaç olduğumuzu gösterdi.  Toplumsal güven demokrasiye giden yolda ilk adımsa, bizi krizden tepedekiler değil, güvenmeye başlamamız gereken sıradan insanlar çıkaracak. 







Yazarın Son Yazıları

İyi ki Ayasofya var 12 Temmuz 2020
‘Sembolik 2 bayan’ 5 Temmuz 2020
Hayalimdeki yargıçlar 9 Haziran 2020