Ayşe Emel Mesci

Hesabı kim soracak?

10 Şubat 2020 Pazartesi

Mine G. Kırıkkanat 2 Şubat Pazar günü, Cumhuriyet’teki “Röveşata” köşesinde çok ilginç bir yazı kaleme aldı. “Küresel faşizm, kitlesel vasatlık” başlıklı yazıda, 1980’lerden itibaren dünya düzenini belirleyen gücün nasıl kapitalist devletlerin elinden çıkıp “para nebulası” diye nitelendirdiği uluslararası finans çevrelerinin egemenliğine geçmeye başladığını ve bu sürecin 1990’larda tamamlandığını anlatıyor. “Küreselleşme” diye ortaya atılan sürecin vasatlıkta eşitlenecek kitlelerin aidiyet duygularını törpülemeyi amaçladığına işaret eden Kırıkkanat, “kocaman bir köyde” herkesin birbirine benzetilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor.

Kültürel facia 

Yazıyı okurken bütün siyasal, ekonomik ve toplumsal boyutların ötesinde, değinilen kültürel tehlikeyi beynimde canlandırdım. Dünyanın neresine giderseniz gidin, küçük ayrıntılar dışında tek tip bir toplum yapısıyla, benzer davranışlar ve âdetlerle karşılaştığınızı düşünün… Tam bir facia… İnsanlığın kendine yapabileceği en büyük kötülük bu olur herhalde diye geçti içimden, ama “Kültür, eğitim ve ahlaki değerler tüm dünyada değişik viteslerde vasatlaştı” diyen Kırıkkanat’ın görüşüne katılmakla birlikte, bu kadar uç noktada bir benliksizleşmeye savrulmanın mümkün olmadığı, bunun biraz da bilimkurgu romanlarını ya da filmlerini hatırlattığı fikriyle kendimi avuttum. Sonra bir an durdum düşündüm: Bir zamanların bilimkurgu romanları veya filmlerinde önümüze sürülen pek çok şey bugün herkesçe bilinen, kullanılan somut olgular olarak gezegenimizi bizle paylaşmıyor mu? George Orwell’ın 1984’ündeki Big Brother’ın (Büyük Birader) simgelediği izleme düzeni hem de küresel çapta yerleşmedi mi? O zaman bir gelecek perspektifi gibi de okunabilecek bu tek tipleşme niye gerçekleşmesin?

Piketty ve eşitsizlik sarmalı

Gelecek perspektifleri konusunda dikkat çekici bir tespit de “21. Yüzyılda Kapital” kitabıyla dünyada çok yankı uyandıran Fransız ekonomist Thomas Piketty’den gelmişti. Kırıkkanat’ın ifadesiyle, “Üst Akıl” 21. yüzyılı “Büyük göçler çağı” ilan ederken, Piketty 21. yüzyılı neredeyse bir eşitsizlik uçurumu asrı olarak değerlendiriyordu. Uluslararası finans çevrelerinin “küreselleşme” ile birlikte zirveye çıkan egemenliği, paradan para kazanma güdüsü, rantiyelik, servetin önünde durulmaz eşitsizlik yaratma ve derinleştirme gücü bir şekilde dizginlenmezse, bu yüzyılda eşitsizliklerin daha önce hiç görülmemiş boyutlara ulaşacağını tüm dünyadan topladığı verilerle somut olarak ortaya koyuyordu.

Dünya daha küçük boyutlarda ama yine de benzer bir eşitsizlik sarmalından 19. yüzyılda da geçmiş, 20. yüzyıla damgasını vuran ise korkunç boğazlaşmalar, iki büyük dünya savaşı, devrimler, iç savaşlar olmuştu. Ama çok ilginç bir şekilde 20. yüzyıl tüm bu kırımlar ve kan kaybı içinde eşitsizliğin bir nebze de olsa azaldığı çağ olarak tarihte yerini almış, özellikle de “sosyal devlet” anlayışının öne çıktığı dönemler bu bakımdan önemli rol oynamıştı.

Ama Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un son deneme kitabı “Uygarlıkların Batışı”nda tarihte bir kırılma noktası olarak dikkat çektiği 1979’da başlayan neo-liberal saldırıyla birlikte, yeni bir jargon oluşturulurken, birçok kavram ve terim de dilden sürgün edildi, itibarsızlaştırıldı, onları kullanmaya devam edenler yanar, duygusu yaratıldı. Bu kavramların en önemlileri de “sosyal devlet” ve “kamu yararı” idi. Neo-liberal hegemonya altında “kamucu” anlayış aşağılandıkça yozlaşma da aldı başını yürüdü. Bizde ise bunun yanına, Cumhuriyet değerleri ile mücadele hırsı ve liyakat düşmanlığı da eklendi, yozlaşmanın katmerlisi yaşandı.

19. yüzyılın derin eşitsizlik sarmalını 20. yüzyılın felaketleri izlemişti; bakalım bu çağın sorumsuzluğunun hesabını kim soracak, benzer bir süreç mi yoksa bizzat doğa mı?


Yazarın Son Yazıları

Tuhaf bir yasak 19 Ekim 2020
Üç yıl dört ay... 31 Ağustos 2020
Maskeli balo sona eriyor 27 Temmuz 2020
Bir kültür elçisi 8 Haziran 2020
Aziz Nesin Kabare 13 Nisan 2020