‘Korkmama Özgürlüğü’: Ekmekten bile önce!

06 Temmuz 2020 Pazartesi

Tınaz Titiz ülkemizde özellikle toplumsal temel konularımızda fikir üreten ve tartışma açan ender düşünce insanlarımızdan biridir. “Korkmama özgürlüğü” üzerine başlattığı yeni tartışma üzerine bir yazı yazacakken, kendi yazısını paylaşmış çevresinde.

Konuya giriş açısından bu güzel yazıyı köşeme alıyorum. Sonrasında, ben de yazacağım.

***

Yıllar önce “Kimler Nelerden Korkuyor?” başlıklı bir yazı yazmıştım

(http://tinaztitiz.com/2012/05/25/kimlernelerden-korkuyor/)

Listenin uzunluğu, “herhalde başka korku kalmamıştır” düşüncesi oluşturmuş; aradan zaman geçip de 207 farklı korkunun varlığını keşfedince, doğada en yaygın olanın karbon (C) değil korku (Ko) elementi olduğunu, ayrıca başka ülkelerde bulunmayabilecek endemik korku türlerinin de ülkemizde bulunduğunu anlamıştım.

(https://docs.google.com/document/d/1 zt0Ueh2vTlCpwUf6an0ieJQ05csnBQep4jz k8Bh2wew/edit).

(Rüyasında eşinin kendini aldattığını görüp, önlem olarak karısını öldürerek namusunu korumaya alan yurttaşımızın korkusu böyle bir endemik türdür.)

İdarenin hoşuna gider mi?

TÜİK - Orwell 1984’teki Hakikat Bakanlığı’nın- “gerçekleri rakamlara uyumlandırma” işlevlerinden zaman bulsa, hane halkı anketleri yaparak hangi korku türünün yurdumuzun hangi yörelerinde daha baskın olduğunu saptayıp buna göre önlemler önermeli.

Bu, işin şaka yüzü. Madalyonun diğer yüzü, ülkenin görünür rotasıyla mutabık olmayan herkesi sarmalayan başat duygunun korku olduğu katı gerçeğidir.

Bunun öznel bir değerlendirme mi yoksa gözlenebilir olgulara (facts) dayalı mı olduğunu merak edenler, “rota ile mutabık olmayan” kesimden çalışan, çalıştıran, bankada parası olan, olmayan, öğrenci, mezun, sanatçı, bilim insanı, gazeteci, yargıç, avukat, bürokrat, asker, kadın, erkek vb. kesimlerin her birisinden rastgele birer kişiye şu soruyu sorabilir:

Herhangi bir konuda karar alma durumunda olduğunuzda, kararınıza etki yapan faktörler içinde “idarenin hoşuna gidip gitmeme” faktörü kaçıncı sırada yer alıyor?

Yer almıyor ya da geri sıralarda yer alıyor şeklindeki cevapların yalan ya da korku eşliğinde verilmiş “ne olur ne olmaz, bir duyan olur” türünden yanıtlar olacağından emin olabilirsiniz.

‘Korkutulmama’ kavramı yok

Bir diğer tahminimi daha paylaşmak isterim: Bu yaygın korkunun bir nedeni, mevcut idarenin “korkutmayı bir yönetim aracı olarak benimsemiş oluşu” ise de onun altındaki katman, toplumsal kavram dağarcığında “korkutulmama, korkutulmaktan masun olma” gibi bir kavramın bulunmayışı; yaşam taleplerinin, Maslow’un somut ilk düzey ihtiyaçlarından ibaret oluşudur.

Uzunca sayılabilecek siyaset yaşamı içinde -oylarını istemek amacıyla- isteklerini sorduğum insanların neredeyse tamamının, maddi ihtiyaçlar dışında, korkulardan arınmış bir ortam talebi hiç söz konusu olmadı.

Ekmek- korkusuzluk ilişkisi

Korkmama özgürlüğü insanlarımızın -özellikle de muhalif kişilerin- talep listesinde yer almadığı, seçimle işbaşına gelecek yerel ve merkezi idare yöneticilerinin (siyasetçiler) kavram dağarcıklarına da dahil olmadığı için, ekmek ağırlıklı geleneksel siyaset anlayışı sürdü geldi.

Şimdilerde giderek ekmeğin korkusuzluk ortamı ile ilişkisini yavaş da olsa yaşayarak keşfediyoruz. Yaşamını -muhalif siyasetçilerin de katkılarıyla- ekmek üzerine inşa etmiş yığınlar, kim olduklarını bile bilmedikleri, ama korkusuzluk (özgürlük) ortamını en üste koymuş, böylece ürettikleri her tür mal ve hizmetin dokuları içine korkusuzca sorgulayabildikleri “her şeyi” birer katma değere dönüştürüp yerleştirebilmeyi becerebilen toplumlar tarafından ezilmeye başladılar.

Faydasız sınıf

Bunu beceremeyenler ise bunun, yaratıcının bir sınavı olduğunu -ki pek yanlış da sayılmaz- düşünüp, sorgulamayı yasakladıkları dinin hikâyat kısmına sarılıyorlar.

Harari’nin deyimiyle Faydasız Sınıf haline (*) gelen bir toplum herhalde kendi kendini böyle yok edebilir.

Bu ölümcül sarmalın nedeni “korkutmaya dayalı yönetim anlayışı” olup, sarmaldan çıkış formülü ise toplumsal kavram dağarcığımıza “korkmama özgürlüğü” kavramının yerleşip içselleştirilerek gerçek bir toplumsal talep haline gelebilmesidir.

Bunu fark etmek ya da fark edememek; bütün mesele budur.

(*) 2050’li yıllara doğru, yapay zekâ ve tam otomasyon sonucunda, insanların istihdam edilebilirliklerinin azalmasıyla oluşacak sınıf. (açıklayıcı bir sunum için bkz. Değer Katmanları, https://ideas.ted.com/ the-rise-of-the-useless-class/)


Yazarın Son Yazıları