Olaylar Ve Görüşler

Cem, Müyesser ve Vicdan - Turgay ERDAĞ

04 Temmuz 2020 Cumartesi

2010 yılının 25 Şubat günü bütün geceyi Beşiktaş Adliyesi’nde FETÖ’cü savcıların korkak ve hain yüzlerine bakarak geçirmiş, sabaha karşı da FETÖ’nün televizyon kanallarından tutuklandığımızı öğrenmiştik.

Hasdal Askeri Cezaevi’nde giriş işlemlerimiz bittikten, filmlerdeki gibi parmak izlerimiz alınıp mahkûm fotoğraflarımız çekildikten sonra gardiyan erler eşliğinde koğuşumuzun soğuk demir kapısının öne varmıştık.

Gardiyan er, büyük bir gürültüyle kilidi açıp kapıyı araladığında, bizi gülümseyerek ev sahibi edasıyla iki amiral karşılamıştı. İki amiralin adı da Cem idi: Çakmak ve Gürdeniz amiraller.

Kumpas davaların en karanlık günlerine başlamıştık.

Hapiste olmanın fiziksel koşulları askerler için dayanılamayacak bir şey değildi ama devletin FETÖ’ye teslim olmasını içimize sindiremiyorduk.

Vicdanımız bu teslimiyeti kabul etmiyordu.

İHANETİ KABULLENEMEDİ

Amiral Cem Aziz Çakmak belki de aramızdaki en rahatsız kişiydi. Ülkenin düşürüldüğü durumu içine sindiremiyordu. Hapisteki bütün zamanını bu kötülüğün nasıl yapıldığını ve bu karanlıktan nasıl çıkılacağını düşünerek geçiriyordu.

Vicdanı yapılan ihaneti kabul edemiyordu.

Kızının gelin olduğunu hapishanede gördü Cem. Hapishane bahçesine girdiğinde koşarak sarıldı babasına gelin. Bir saatlik ziyaret süresini beraber geçirdiler. Ayrılırken sarıldılar birbirlerine ve uzun uzun ağladılar.

Cem’in tüm hapislik yaşamında belki de en ağırına giden olaydı bu. Kendisine ve kızına yapılan haksızlığı vicdanı asla kabul etmedi.

15 Mart 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesi Zindanlardan Yükselen Sesler” manşeti altında, tüm insanları kumpas davalarının hukuksuzluğuna tanık olmaya, hakkımızdaki kararlarını kendi gözleri ve vicdanları ile vermeye davet ettiğim mektubumu yayımlıyor ve Müyesser Yıldız’ın hücresinde sadece bir kedi istediğini yazıyordu.

Anladım ki kamu vicdanı, FETÖ’nün ülkemize saldırılarından büyük bir rahatsızlık duymaya başlamıştı.

O gün günlüğümü şu cümle ile bitirmiştim: Sesimizi duyurma cesareti olan gazetelere ve gazetecilere minnettarım.”

Amiral Cem hapisteyken emekli edildi ve Silivri Cezaevi’ne gönderildi.

Yaşamını adadığı değerlerin ve güvendiği kurumların acısını hafifletmesini ummuştu hep. Böyle bir destek gelmedi. Yıllarca dost ve arkadaş bildikleri bile sırtlarını döndüler korkudan. Bu vefasızlığı sindiremedi Cem. Vicdanı kabul etmedi. Kanser oldu.

Hastalığı ile boğuşan Cem’i tahliye ettiler.

Anayasa Mahkemesi kararı sonrasında hepimiz tahliye olduğumuzda ne hastanede kanserle savaşan Cem’in ne de artık bir daha görme şansımızın olduğu Ali Tatar ve Murat Özenalpin çocuklarının yüzüne bakacak halimiz vardı.

Vicdanımız onlarsız bir özgürlüğü kabul edemiyordu.

HER DURUMDA MÜCADELE

Kumpas davalardan tahliye olduktan sonra katıldığımız Sessiz Çığlık” eylemlerine ağır hastalığına rağmen katılan Amiral Cem Çakmak hepimizin yüreğinde ve vicdanında kanayan bir yara olmaya devam etti.

Yaşamının son bulduğu 3 Temmuz 2015 tarihine kadar hem hastalığı ile hem de ülkemize kumpas kuranlarla tek başına bir ordu gibi mücadele etti.

Cem, hapishanede birçok kez kendisini ziyarete gelen ortak arkadaşımız Yılmaz Pala’ya tahliye olunca mutlaka Antalya’ya kendisini görmeye geleceğine söz vermişti. Ne yazık ki hastalığı nedeniyle bunu gerçekleştiremedi.

Yılmaz, Cem’in cenaze töreni için Antalya’dan İstanbul’a geldi, Antalya’nın plajlarından getirdiği Akdeniz’in masmavi suyunu ve tuzunu taşıyan kumu, Cem’in mezarına serpti. Müyesser Yıldız’ın haber yaptığı bu olay herkesin vicdanını sızlattı.


MÜYESSER YILDIZ’A YİNE TUTUKLAMA

Sonra yıllar geçti ve Müyesser Yıldız ikinci kez tutuklandı.

İnsanlar şaşırdılar.

Çünkü Müyesser Yıldız, herkesin korkudan saklandığı o karanlık dönemde kumpas davalarını kamuoyuna anlatmaya çabalayan, Sessiz Çığlık” eylemlerinde bütün gücüyle mağdurlarla ve aileleriyle beraber olmuş bir gazeteciydi.

Müyesser Yıldız’ın vatana ihanet etmiş bir insan görüntüsü ile hapsedilmesi vicdanları sızlattı.

Ali Tatar’a yapılan haksızlık hâlâ yüreklerimizi sızlatıyor.

Murat Özenalp’in cezaevinde çocuğunun önünde beyin kanaması geçirerek yaşamını kaybetmesi yüreklerimizi hâlâ kanatıyor.

Kendilerine atılan iftiraları sindiremeyerek yaşamlarına son veren insanlar için üzüntümüz sürüyor.

Cem Aziz Çakmak’ın üzüntüsünden kanser olarak aramızdan ayrılışı hâlâ canımızı yakıyor.

Üzüntümüz ve vicdan azabımız azalmıyor, üzerine yenileri ekleniyor. Yaşadıklarımız karşısında hukuk ve adalet talep etmekten başka bir şey yapamıyoruz. Vicdanımızı ise susturamıyoruz, geçmişte ne demişse bugün de aynı şeyleri söylüyor bize.

TURGAY ERDAĞ
EMEKLİ TUĞAMİRAL 


Yazarın Son Yazıları