Umutlu olma suçu!

28 Temmuz 2020 Salı

CHP’nin 37. olağan kurultayı tamamlandı. Eylülde de İYİ Parti’nin 2. olağan kongresi var. Kemal Kılıçdaroğlu’nun güven tazelemesinin ardından Meral Akşener için de liderlik sorunu görünmüyor. 

Sırada, ülkede iktidar “meselesi” var. 

31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde toplumun önemli bir kesiminde şu düşünce etkindi:

Bu ülkede iktidar değişmez!

Seçmen bunu siyasilerin yüzüne söylüyordu: 

“Boşuna uğraşmayın, bunlar ne yapar eder biz kazandık der.”

31 Mart’tan sonra yoğun İstanbul tartışmaları da benzer önyargı ile geçti:

“Bunlar kaybedecekleri seçimi yenilemez. Yenilediklerine göre bir iş var. 7 Haziran 2015’te ne oldu? Sonuçları beğenmediler, yenilediler.”

Öyle olmadı… Ekrem İmamoğlu, 13 bin farkı 810 bine çıkararak kazandı.

Bu sonuçlar öyle bir moral etki yaptı ki… “Demek ki oluyormuş” umudu yükseldi.

***

AKP, bu duyguyu yok etmek için ciddi bir süreç başlattı.  Bunun adı, 30 Mart süreci.

10 Mart’ta Türkiye’nin de salgının kapsama alanı içinde olduğu resmen duyurulduktan sonra iktidarın, muhalefet dahil tüm toplumla işbirliği içinde olması aklın yoluydu. Ancak Erdoğan başka bir yol seçti. Bu, tüm muhalefeti de virüs sayacak kadar ileri bir yoldu. İlanını da fiilen 30 Mart günü CHP’li belediyeleri devre dışı bırakarak yaptı.

O günden bugüne toplumu yeniden 31 Mart 2019’a döndürme, “bunlar gitmezler” umutsuzluğunu yerleştirme planı işliyor. 

Savaş Sanatı kitabının yazarı Sun Tzu, her alanda mücadeleyi kazanmak için kesin zafer getirecek yöntemi şöyle özetliyor:

“Karşınızdakinin iradesini esir alın, gerisi kolay!”

Siyaset diliyle söylemek gerekirse rakibinize, “Ben bu seçimi kaybederim. Zaten karşımdakinin bana seçim kaptırmaya niyeti yok” dedirttiğiniz an, iş bitmiştir.

Erdoğan’ın 30 Mart sonrası halkı yıldırma taktiklerinin yer yer karşılık bulduğunu görüyoruz. Halka vereceği bir şey kalmayan AKP, geniş tabanlı bir toplumsal destek arayışından çok, “iktidar muhafızları” diye adlandırabileceğimiz “aktif taban” peşinde. 

Baroları parçalama yasasında gördüğümüz gibi iradesini Saray’a teslim eden milletvekilleri… İstanbul Sözleşmesi’nde olduğu gibi, “benim tek sözleşmem iktidarla” diye cemaatler… Kanal İstanbul’da olduğu gibi damarlarında kan yerine dolar dolaşan rant düşkünleri… Ayasofya’da olduğu gibi ibadeti gösteriye, camiye giden yolu miting alanına çeviren “evde zor tutulanlar”

***

Son bir aydır yazılarımıza, konuşmalarımıza negatif bakanların iki eleştirisi var:

- İktidarın yanlışlarını söyleyip olması gerekenleri yazarken bunun bir işe yarayacağını mı sanıyorsunuz?

- Sürekli halka umut vermeye çalışıyorsunuz, Cumhuriyetin ikinci yüzyılı diyorsunuz… Elde Cumhuriyet mi kaldı ki ikinci yüzyılı olsun? Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak güçte bir hareket mi var ki umut pompalamaya çalışıyorsunuz?

Bu sorularda elbette gerçeklik payı var. Ancak AKP’nin son birkaç ay içindeki toplumu kendi yarattığı gündemde boğma siyasetinin yer yer sonuç verdiği görülüyor! Umutlu olmayı neredeyse suç sayan bir psikoloji var.

Toplum yeniden, “bunlar beğenmediği seçim sonuçlarını ya değiştirir ya seçimi yeniler” duygusuna doğru sürükleniyor. Bu duyguyu silip atma sorumluluğu tüm partilerin.

Biz de içi boş bir umuttan söz etmiyoruz. Türkiye’nin yeniden rayına oturtulabileceği umudunu yitirmeden mücadele etmek gerektiğini vurguluyoruz. 

CHP, kurultayını tamamladı. Ana tema, iktidardı ama şunu da anımsatmakta fayda var:

2002’den bu yana her kurultayda ana tema bu. 22 Mayıs 2010’da ilk kez genel başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu, “Başbakan Kemal” sloganlarıyla karşılanmıştı. 3-4 Şubat 2018’deki 36. kurultayda konuşurken Kemal Bey’in arkasında şu yazılıydı:

İlk seçimde iktidar!

Şimdi CHP’den beklenen, iktidar sözü vermek değil. Bir adım öteye geçip, iktidarda yapacaklarını anlatmak. Halkın da “yaparlar” demesini sağlamak. 

Yoksa… En zor atılan yorgunluk umut yorgunluğu!


Yazarın Son Yazıları

O... 20 Eylül 2020
Sudan dersleri... 16 Eylül 2020
Siyasal ısınma! 10 Eylül 2020
Ömür boyu Atatürk’le... 30 Ağustos 2020