Olaylar Ve Görüşler

Küreselleşme ile birlikte yaratılan algılar da çatırdıyor

25 Mart 2020 Çarşamba

AV. Murat Fatih Ülkü

Algı yaratmak konusunda oldukça yetenekli olan “küreselleşme”nin -kapitalizm algı yaratmak konusunda hep yeteneklidir zaten- sol akımları ve solcuları da epey etkilediğini söylememiz gerek. Bugün solun önündeki belki de ilk sorun, hızla çatırdayan “küreselleşme” sonrası, deyim yerindeyse bir hasar belirlemesi yapmak. Aydınlanmanın hedefi olan sorgulayan özgür “birey”i, düzenden kendisine verilen artıklardan etkilenen, düzeni sorgulamayan, son tahlilde de düzenden memnun “müşteri”ye dönüştürmeyi, “özgürlük” ile “tüketim” kavramlarını eşleştirmeyi büyük ölçüde başardı kapitalizm ne yazık ki. Eğri oturup doğru konuşalım, az veya çok hepimiz (en azından çoğumuz) payımızı aldık bundan. “Zenginlik”, “lüks”, “teknoloji”, “iletişim” vb. çekici sloganların yanına “özgürlük” kavramını koyan kapitalizm, sanırım en zayıf yerimizden yakaladı bizi. Bu yaşananlar, “sol akımlar”ın söylemlerine, politikalarına sızdı. Üzerine biraz “sosyal devlet” sosu eklenmiş denetimsiz liberal önermeleri siyaset olarak sunan, “küreselleşme” ile uyumlu “sol akımlar” gözlemledik uzun yıllar. Bu tip yaklaşımların ülkemize sızmadığını söyleyebilir miyiz?

Ekolojik sorunlar üzerine siyaset

Sanayi Devrimi sonrasında başladığı kabul edilen “modernleşme” ve paralelinde devam eden geniş anlamıyla “sanayileşme” sürecinin tıkandığı bir dönemdeyiz. “Modernleşme” ve “sanayileşme”; üzerine inşa edildiği ve “üretim” kavramının bir ögesi olarak gördüğü, üretim ögesi olarak görmediği yerde engel olarak gördüğü doğal kaynakları geri dönülmesi olanaksız biçimde yok etmeye başladı. Yakın gelecekte, tüm algıların değiştiği, “beslenmenin” ve “su kaynaklarına ulaşmanın” temel sorun olduğu bir dünyada yaşayacağız, hatta yaşamaya başladık. Dünya, “küresel ısınma”, “iklim değişikliği”, “yeryüzündeki canlı popülasyonlarının yok olması”, “endüstrileşen beslenme” vb. gibi can alıcı sorunlarla boğuşurken, “sol”un bu ekolojik sorunlar üzerine teorik ve pratik düzeyde siyaset üretmesi zorunlu, kaçınılmaz. Hazır son günlerde hemen hemen tek gündemimiz haline gelen koronavirüs de düzenden memnun “müşteri”lerin zihninde bir sorgulama başlatmışken. Tabii, uzun yıllardır muhafazakarlaşan, son 18 yılda da ileri (!) muhafazakârlaşma süreci yaşayan ülkemizde, “modernleşme” ve “sanayileşme”nin yarattığı sorunları tartışmak ve bir “modernleşme” eleştirisi yapmak biraz lüks gibi görünüyor. Ama 21. yüzyılın belki de -ünlü deyimle- temel çelişkisi haline gelecek bu konunun altını çizmek gerek.

Cumhuriyet devriminin kuruluş felsefesi

“Daha fazla kâr”, “daha fazla büyüme” diyen küreselleşme, Doğu Bloku’nun yıkılması sonrası, önünde engel gördüğü özellikle gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerdeki “ulus devlet” kavramını, kurulu düzenleri ve organizasyonları yıkmak, sarsmak istedi, bunda oldukça başarılı da oldu. Dilinde içi boşaltılmış ama yine son derece çekici “demokrasi”, “insan hakları” gibi sloganlar vardı. Ulusal ölçekte bunun etkilerini sarsıcı biçimde yaşadık, yaşıyoruz. Daha da somutlaştırırsak, küreselleşmenin ülkemize yönelik “ulus devlet alerjisi” sol akımlarda da, derece derece ve farklılıklar göstererek etkili oldu; söylemlere, benimsenen siyasetlere yansıdı. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini eleştirmek, küçümsemek, aşağılamaya çalışmak; entelektüel (!) solun (!) ayırıcı özelliğiydi (eski deyimle alameti farikasıydı) adeta. Ne yazık ki, bunu özellikle üzülerek de söylüyorum, Cumhuriyeti kuran parti CHP de nasibini aldı bu algı operasyonundan. Bugün, “aydınlanma”, “tam bağımsızlık”, “ulusal ekonomi”, “laiklik”, “devletçilik” ilkeleri üzerine inşa edilmiş, eğitimde ve sağlıkta fırsat eşitliği yaratmak için önemli bir altyapı kuran, kalkınmada kamunun öncülük etmesinin önemini örnekleriyle ortaya koyan Cumhuriyet devriminin ne kadar sağlam temellere dayandığı ve yaşanan olaylarla doğrulandığı görülüyor. Solun ve özellikle de CHP’nin, mevcut siyasal iktidarın Türkiye’nin önüne koyduğu küreselleşme ile uyumlu “muhafazakârlaşma” siyasetinin karşısına; tüm algı operasyonlarına ve siyasetin aritmetiği bakımından bir işe yaramadığı görülmüş kerameti kendinden menkul “Türkiye’nin sosyolojik gerçekleri böyle” söylemine inat, korkmadan, çekinmeden, Cumhuriyet devriminin kuruluş felsefesine sahip çıkan bir siyaseti temel alarak çıkması zorunludur. Kastettiğimiz; Cumhuriyet devriminin (Niyazi Berkes’in ifadesiyle) “Batı’ya rağmen Batılılaşma” hedefi ile gerçek anlamını bulan, Türkiye’nin 200 yıla yaklaşan “Batılılaşma” süreci ile uyumlu bir siyaset önermesidir. Tabii, Ahmet Taner Kışlalı’nın çok özlü biçimde ifade ettiği, “Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür” sözünden anlaşılacağı gibi, günümüz gerçekleri, sorunları üzerine çözümler önererek ve bir gelecek hayali ortaya koyarak. Temel ilkelerinden biri “devrimcilik” olan CHP’ye yakışan budur.


Yazarın Son Yazıları