Babamızın malı Ayasofya

10 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya...

Tüm görkemli ibadethaneler gibi, inanç bahaneli sayısız savaşın üzerine inşa edilmiş öfkeli bir uygarlık zincirinin ayakta kalmış en yaşlı abidelerinden biri.

Depremler gördü. Yangınlar gördü. İstilalar gördü. Savaşlar gördü.

Sayısız imparator, padişah ve siyasetçi gömdü.

Hani şimdi biz onu babamızın malı zannediyoruz ya... değil.

Ayasofya, dünyanın en eski katedrali ve yapımından itibaren bin yıl boyunca dünyanın en büyük katedraliydi. Ayrıca dünyanın en hızlı inşa edilmiş -5 yılda- katedraliydi.

Dünyanın en uzun süre ibadet yeri olmuş yapılarından biriydi.

Ve çağlar boyunca dünyanın en tehlikeli ve küstah politikalarına alet olmuş ibadethanelerinin önde gelenlerindendi.

Ayasofya milattan sonra 537 yılında Yeni Roma’da katedral olarak inşa edildi.

916 yıl boyunca Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu için son derece politik bir değer taşıdı.

1453 yılında Konstantinopolis düşüp Osmanlı’nın eline geçince, camiye çevrildi.

482 yıl boyunca da Müslüman Osmanlı İmparatorluğu için son derece politik bir değer taşıdı.

Cumhuriyetin ilanından epey sonra, 1935 yılında müze olmasına karar verildi.

85 yıldır müze ve laik Türkiye Cumhuriyeti için müze yapıldığı ilk günden bugüne kadar tansiyonu hiç düşmeyen son derece politik bir değer taşımakta.

Mimari değer kıymetlidir, sosyolojik değer kıymetlidir, felsefi değer kıymetlidir ama politik değer tehlikelidir.

Onca maddi ve manevi yıkıma direnen bu güçlü mimari eseri, iktidara oynayan farklı ideolojilerin her dönemde kendisine mal etmek istemesi boşuna değildir.

Tüm iktidarlar onun gücünde kendi güçlerini simgeleştirmek isterler ve kendi kötücül niyetlerini onun yıkılmazlığı üzerinden yeniden inşa ederler.

Bu coğrafyadaki inanç bahaneli savaşların tarihini bu görkemli yapının öyküsünden dinleyebiliriz.

İktidarların dini politikaya alet edişlerinin haritasını onun geçmişine bakıp çizebiliriz.

Kubbelerinin miğfer, minarelerinin ya da çan kulelerinin mızrak olarak kullanılmasının ardındaki sinsi tarihi politikaları kolayca analiz edebiliriz.

Ayasofya’nın neredeyse 1500 yıllık öyküsünden yola çıkarak, uygarlık denilen kavramın bize uygarlık adına aslen neyi bahşettiğini en baştan düşünebiliriz.

Mimari açıdan her yüzyıl bir öncekinden çok daha ileri noktalara varan insanlık, politik ahlak açısından binlerce yıldır bir adım bile ilerleyememiştir.

O yüzden, Ayasofya’yı yeniden Müslümanların ibadetine açmayı siyasi bir misyon olarak benimseyen ve onu babasının malı belleyen bir iktidarın kısıtlı yetenekleriyle yönetilen bu ülkede, tarihsel ve mimari değeri yüksek, politik değeri ise tehlikeli olan bir yapının üzerinden kurulan dile bakılacak mesafe nettir.

Ayasofya evet bugün yeniden cami yapılabilir, sonra gün gelir belki yeniden kilise yapılır, sonra bir gün sanat merkezi olur, sonra bir gün yine cami olur, derken kilise olur, o olur, bu olur...

Ama nihayetinde harçtan, tuğladan, taştan, tonozdan bir yapıdır ve bir gün gelir elbet yok olur.

Tıpkı Göbeklitepe gibi, çok eski zamanlara ve inançlara ait bir yapının kalıntıları olarak, bakarsınız binlerce yıl toprak altında saklanır.

O toprağın üzerinde çağlar boyu bambaşka inançlar, savaşlar, hayatlar yaşanır.

Sonra birileri, tesadüf eseri Ayasofya’nın yıkıntılarını bulup yeniden gün ışığına çıkarırlar.

Ve bağları zamanla çoktan kopmuş eski bir uygarlığın sırlarını Ayasofya üzerinden okumaya çalışırlar.

Ayasofya’nın kalıntılarında yapacakları arkeolojik araştırmaların sonunda, atalarının bir zamanlar derin bir mimari bilgi gerektiren görkemli binalar inşa edebilmiş, bu binaları binlerce yıl ayakta tutabilmiş zeki ve yetenekli insanlar olduğu bilgisine ulaşırken...

Aynı zamanda binlerce yıl boyunca mimari mucizeler yaratabilen ama politik zekâda binlerce yıl boyunca bir adım bile ileri gidemeyen bir insanlığın trajikomik gerçekliğine de vâkıf olurlar.

Ve belki onlar da Ayasofya’yı babalarının malı sanıp, artık o çağlarda kim bilir neye inanıyor olacaklarsa, o inancın ibadetine açmaya kalkan aklı kıt politikacılara sahip bir uygarlığın halkı olarak genetik bir laneti kendi çağlarına taşırlar.

Babamızın malı sandığımız Ayasofya... torunlarımızın kim bilir neyi olacak?

İnsanlık kendi tarihini belki de sonsuza dek hep aynı hataları yapa yapa yazacak.


Yazarın Son Yazıları

Anarko Kemalist 16 Eylül 2020
Gırgır da Gırgır 26 Ağustos 2020
Korkunun ecele faydası 19 Ağustos 2020