Yazgülü Aldoğan

Deprem kapıda, hâlâ hazımsızlıkları geçmedi!

03 Ekim 2019 Perşembe

İstanbul, Türkiye’nin sadece en büyük ve kalabalık kenti değil, kalbi; kalbi durursa Türkiye de durur. Ve bu nedenle de bir hafta önce yaşadığımız deprem, bize muhtemel bir kalp krizinin her an olabileceğini hatırlattı. Bütün erken uyarı sistemlerinden daha önemli bir şans bu. 5.8’le sarsılan İstanbul’u bekleyen 7 civarında deprem için ne yapmamız öneriliyor? İçinde düdükle su olan bir deprem çantası! Şaka mısınız siz, ben çanta manta hazırlamıyorum, yıkılmayacak binalar istiyorum! Boynumda çantayla mı dolaşacağım, bina yıkılmış, enkaz altındayım, çanta öbür odada, nasıl alacağım onu? Japonya’da da 7 şiddetinde deprem oluyor, herkes biraz sallanıp işine devam ediyor. Bizde 5.8’le ulaşım durdu, iletişim bitti, bir tek bina yıkılmadan, ölü-yaralı olmadan şaşkına döndük. 7’de ne oluruz? Binaların, köprülerin, yolların yıkıldığını düşünün, kalp krizinin en şiddetlisi, hasta, pert. Niye? Çünkü 99 Körfez depreminden bu yana belediye ve devlet, deprem için ciddi bir iş yapmadı. Kentsel dönüşüm dedikleri şey, sadece Bağdat Caddesi ve civarı için mi gerekliydi? Zeytinburnu, Esenler, Esenyurt, Avcılar’da rant yüksek değil çünkü. Ama yıkılacak binalar da tam da oralarda maalesef. Bilim insanları boş durmadı, çalıştı, fayı metre metre inceledi, nerede nasıl kırılacak biliyorlar, raporlar, kitaplar yazdılar. Aslında İBB de yer ve bina etütleri yaptı. İnternetten girip baktığınız zaman hangi mahallelerin, sokakların, binaların ne kadar risk altında olduğu bile belli, ben bakmıştım! Ama yetmez. Devlet, belediye insanlara demeliydi ki, bu bina çöker, çık yıkacağız, yenisini yapacağız, sana da yardım edeceğiz. Bu yapılmadı. Parası olmayan, işi Allah’a bıraktı. Bizden toplanan deprem vergileri sağa sola, yeni deyimle israfa harcandı. Suriyelilere harcandı. Gözlerini öyle bir inşaat hırsı bürümüş ki hâlâ elin memleketinde, toprağında yeni şehirler, bahçeli ev yapacağız diye planlar çizdiriyorlar! İşgalci misiniz arkadaş?

Başkanla uğraşmaktan vazgeçin!
Şimdi deprem gelmiş kapıya, halka deprem çantası yap demek, şehrin seçilmiş ve popülaritesi yüksek belediye başkanını yok sayarak, şımarık, terbiyesiz, yalancı diye küçümseyerek algı operasyonuyla dikkatleri başka yöne çekmeye çalışmak, İstanbullulara en büyük hakaret, şehre ihanettir, yanlış siyasettir! Öleceğiz, bari gölge etmeyin! Başkanımızı da rahat bırakın, biz seçtik, güveniyoruz, sizin ona saldırıp durmanız olsa olsa bizim onu daha çok sevmemize yol açıyor! Siz önce toplanma bölgelerini niye imara açıp üzerine AVM, rezidans yaptırdığınızın hesabını verin. Binalar başımıza yıkılırken kaçacak yer bile kalmamış, toplanma yeri diye Yenikapı, Maltepe’yi gösteriyorlar; yahu dolgu alan, çöksün de boğulalım mı orada? İstanbullular, önce DASK’ınızı yaptırın. Eviniz yıkılırsa sigortanız olsun, sonra binanızı ölçtürün, mümkünse ve gerekiyorsa güçlendirin, kafanıza düşebilecek eşyaları kaldırın. Dipsiz tartışmalara da kulağınızı tıkayın, size yardım gelecekse yine İBB’den gelecek.

Acıların ve sanatın şehri Adana!
Belediye başkanı ve festival ekibinin değişmesi şerefine 26. Adana Altın Koza Film Festivali’nin son iki gününe katıldım. Az zamanda az para ve büyük çabayla Nebil Özgentürk, Menderes Samancılar, Alin Taşçıyan ve festival koordinatörlüğü büyük iş başarmış. Birkaç belgesel ve iki çarpıcı film izledim, kanaatim şudur: Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, Orhan Kemal gibi pek çok yazar, sinemacı, sanatçı yetiştirmiş bu kentin hamurunda acı var! Sanatçılarının hepsi yoksulluk ve acı çekmiş, kızgın güneşin altında çeltik tarlalarında mı çalışmamış, pamukta marabalık mı yapmamış, acıyla yoğrularak, acı yiyerek, acıyı dile getirip acı çekenin yanında olarak büyük sanatçı olmuş! Bir de kökeni eşkıyalığa dayanan delikanlılığı ekleyin, erkek bir kent Adana. İzlediğim filmler de, Kraliçe Lear dışında kadınsızdı ki jüri başkanı da olan Serra Yılmaz dayanamayıp kapanışta senaristlerden, yönetmenlerden filmlerinde daha fazla kadın rolü istedi! Ödül törenine bile damgasını vurdu bu, ödül verenler bile çoğunlukla erkekti. Üstelik toplumsal cinsiyet eşitliği imzalamış bir festival. Kraliçe Lear, bu bağlamda, kadınlar tarafından yapılmış, kırsalda kadınların başkaldırısını ve kendi tiyatrolarını yapışını anlatan şurup gibi bir film! “İki Elin Sesi” belgeseli ise bu kadar yerel ve erkek egemen kalan festivalde 20. yılını kutlayan Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi AIMA’yı anlatırken farklı bir nefesti; klasik müzik, eğitim, güzel insanlar, deniz, doğa ve şahane görüntüler, Filiz Ali’nin yıllardır sürdürdüğü emeğine sağlık. Tabii onun sanatçılığında da farklı acılar yok değil, ama genç sanatçılara acısız eğitim sunuyor!



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları