Olaylar Ve Görüşler

Suriye çıkmazındaki Türkiye - Doğu Silahçıoğlu

25 Temmuz 2024 Perşembe

ABD 21’inci yüzyıla girerken Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasını esas alan Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) başlatmış; Fas’tan Çin sınırına kadar 12 milyon kilometrekarelik bir alanda Türkiye dahil 26 ülkeyi yeniden şekillendirmeye kalkmıştı. Amaç; Batı dünyasına bölgeden yönelen siyasal İslam kökenli terörü engellemek; petrol başta olmak üzere bölgenin doğal kaynaklarından yararlanmak ve geniş pazar olanaklarından faydalanmaktı. Bu arada, bölgede ABD çıkarlarını koruyacak İsrail’den sonra ikinci bir devlet olarak “Kürdistan”ın kurulması da planlanmıştı.

TÜRKİYE’NİN MÜDAHALESİ

Proje kapsamında Irak ve Libya sonrasında sıra Suriye’ye gelince, ülkede iç savaş başladı. BOP’un eşbaşkanı olduğunu itiraf eden Türkiye’nin siyasi lideri, Katar ve Suudi Arabistan liderleriyle birlikte ABD’nin ardında yer alınca; hiçbir makul gerekçe olmaksızın Türkiye-Suriye ilişkileri çıkmaza girdi. İzlenen yanlış politikalarla ülkedeki savaş körüklendi. 

Oysaki Türkiye 2002 yılına kadar dış politikada büyük önder Atatürk’ün koyduğu “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesiyle hareket ediyordu. Ulusal hak ve çıkarlarına bir saldırı olmadığı sürece bu ilke; komşu ülkelerle barış içinde yaşamayı; onların toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi; içişlerine karışmamayı ve hükümet dışı kuruluşlarıyla ilişki kurmamayı içeriyordu. Bu tarih sonrasında Türkiye’de egemen olan siyasal İslamcı yönetim; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin tüm değer ve kazanımlarını yok ettiği gibi bu ilkeyi de göz ardı etti.

910 kilometrelik Türkiye-Suriye sınır hattının güneyinde Fırat batısında kalan alan; bir kişinin  kararıyla IŞİD başta olmak üzere tüm cihatçı terör örgütlerine açıldı. Bu arada aynı kesimin Fırat doğusunda kalan kısmı ise Suriye’nin denetim yoksunluğundan yararlanan ve ABD desteğinde hareket eden bölücü/ayrılıkçı terör örgütü YPG/PYD’nin kontrolüne girdi. Özellikle 2017 sonrasındaki “denetimsiz başkanlık sistemi” döneminde sınır hattının güneyindeki gelişmeler Türkiye’nin ulusal hak ve çıkarları aleyhine sonuçlar yarattı. Türkiye; Batı dünyasının baskısıyla, “düzensiz göçmen” ya da “sığınmacı” adı verilen, bir şekilde ülkeye davet edilmiş milyonlarca kişinin akınına uğradı. Bunlar arasında Suriye’de Türk askerlerini diri diri yakan IŞİD terör örgütü mensupları da vardı.(*)        

TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ VE EGEMENLİĞE SAYGI

2024’e gelindiğinde Suriye’de inisiyatif, ülke topraklarının yüzde 60’ından fazlasında kontrolü sağlayan Esad’ın eline geçti. Türkiye’de siyasi iktidar Esad’ın gücünü kabul etmek zorunda kaldı; ülkede sığınmacıların yarattığı ve Suriye’de PYD/YPG’nin oluşturduğu tehdit karşısında kamuoyunun zorlamasıyla Suriye’ye el uzattı. Normalleşmeye yöneldi. Ama Esad “normalleşme”nin 2011 öncesindeki duruma dönüşten geçtiğini söylüyor; “Suriye topraklarında yasadışı olarak bulunan güçlerin çekilmesi” koşulunu ileri sürüyordu. Tabii ki bu ifade özellikle, öncelikle ve de doğrudan TSK unsurlarına yönelikti. 

Son noktada Suriye Devlet Başkanı Esad; “Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesini” gündeme getirdi. Türkiye ile ilişkilerin normal seyrine dönmesinin ancak, “toprak bütünlüğü ve egemenlik gibi ilkelere saygı” ile mümkün olabileceği mesajını verdi.

GELİNEN NOKTA

Türkiye’deki siyasal İslamcı yönetimin BOP’un gerçekleşmesi uğruna yarattığı sorunlar uygun politikalarla bir şekilde giderilse bile; gereksiz inat, ısrar, deneyim ve öngörü noksanlığıyla  yitirdiğimiz asker/sivil yüzlerce vatan evladını bugün hiçbir şey geri getiremeyecektir. Onların yüreğimizdeki acısı hiç dinmeyecektir. Diğer yandan Türkiye-Suriye ilişkilerinde bir düzelme olsa bile; Suriye toprakları içindeki PYD/YPG egemenliğinin ABD’ye rağmen nasıl yok edileceği  belirsizdir... Türkiye’nin kendisinin neden olduğu bu sonuca nasıl katlanacağı ve karşılığında ne bedeller ödeyeceği de belli değildir.

ABD’nin gelecekte Güneydoğu Anadolu’yu Türk topraklarından koparıp Suriye kuzeyinde “ikinci İsrail” konumundaki “Küçük Kürdistan” ile Kuzey Irak’taki “Özerk Kürt Yönetimi”ni de içerecek “Büyük Kürdistan”ı oluşturma emelleri devam etmektedir. 

Türkiye kendi topraklarındaki egemenliğini sürdürse bile “denetimsiz başkanlık sistemi” devam ettiği sürece, karşılaşabileceği sorunların hangi boyutlara ulaşacağı da bilinmemektedir. Emevi camisinde cuma namazı kılma hayalleri suya düşmüş; yanlış hesap  Şam’dan dönmüştür...  

Güçlü devlet yapısı yok edilerek “denetimsiz başkanlık sistemi” tuzağına düşürülen Türkiye’nin tek kurtuluş yolu; hiç gecikmeksizin  tüm kurum ve kuruluşlarıyla 2002 öncesindeki siyasal sisteme ve kurumsal yapıya geri dönmektir. Bu yoldaki tüm engeller, ulusun demokratik yol ve yöntemler sergileyerek sürdüreceği girişimlerle aşılacak ve kesinlikle sonuca ulaşılacaktır.

(*) İki Türk askerini yakarak katleden IŞİD’in bu kararı veren lideri “Alwi”; Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi’nce 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olmuş; tanıklardan biri ifadesinde “Esir takası teklifi Türk makamlarınca kabul edilmediği için Türk askerlerinin yakıldığını” söylemiştir. (Kaynak: İsmail Saymaz, 18 Ekim 2022)


Suç okyanusunda kulaç atmak - Gani Aşık

AKP’nin, Türkiye’yi içten ve savaşsız fethetme amacı ile kurdurulduğuna değinmeyeceğim. Bu konuda pek çok kitap da yazıldı, belgeler de ortaya konuldu. Kurduranlarla kuranların ortak noktası, Atatürk’ün gözden düşürülmesi, devrimlerinin zehirlenmesi ve son tahlilde Cumhuriyetin ortadan kaldırılmasıdır. Çok mesafe almış da görünen bu Afganlaşma projesinin yakın gelecekte bir saatli bomba gibi patlayacağı neredeyse kesindir.

Laik eğitim sisteminin; gerici dernekler, tarikatlar, ÇEDES ve Yüzüncü Yıl Maarif Modeli ile kuşatılması, İhvancı/İslamcı ideoloji ile örtüşmektedir. İktidarın ortaçağa yürüyüşünde öncülü ve ardılı ile milli eğitim bakanları ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş başı çekiyorlar. Devletin ve başında bulunduğu kurumun kurucusuna husumetini saklamayan Erbaş, anayasal laik sistemi hiçe sayarak kadının giyim tarzı ve gençlerin evlenme yaşı hakkında yeni inciler döktürdü. 

Aydınlıkla karanlığın savaşında ortaçağ kafası yenik düşecektir. Bu, güneşin doğudan doğup batıdan batması gibi bir doğa yasasıdır. Tarihin her döneminde insancıkların büyük insanlara tasallutları hep yaşanmıştır ama aslanlar çakallara hiç boğulmamıştır. Doğru Yol Partili ünlü bir siyasetçi bana, “Demokrat Parti’nin en büyük hatası İsmet Paşa’yı karşısına almış olmasıdır, çünkü İnönü devlettir” demişti. AKP’liler daha büyük bir hata yaparak kendileri ile şükür ki hiçbir benzerliği olmayan, kurtardığı vatan ve kurduğu devletle özdeş Atatürk’ü hedefe koydular. Küçük toprak yığınlarının Everest’e diklenmesi gibi... 

SALALAR KURTARIR MI?

Atatürk ve İnönü halka hiç yalan söylemediler, popülizmi küçük siyasilere bıraktılar. Çalmadılar, kamu ihale yasasını 190 kez değiştirmediler. Yağma garantili köprü, tünel, havaalanları ve şehir hastanelerini, uzayda gezegenleri yutan kara delikler gibi, Hazine’yi yutan kara delikler olarak yoksul halkın başına bela etmediler ve bu karanlık ihaleleri Türk hukuk sisteminden kaçırmadılar. Atatürk, Ocak 1936’da Niğde Valisi Ziya Tekeli’ye sipariş ettiği 170 kg elmanın 58 lira 87 kuruş tutan bedelini, kasaların tel ve çivisine verilen 57 kuruş dahil, cebinden ödemiştir. Manav Durmuş Ali’nin düzenlediği fatura Atatürk arşivindedir. Din ticareti yapsalar da iman iklimi çölleşenler, haramı helale tercih ederler. İstismarcılığın siyasi organizasyonu iktidar, politik çekişmelerin üstünde olması gereken kutsallarımızı, suçlarının üstüne örtülen sihirli yorgan gibi kullandı ama din ne emretmişse tersini yaptı. “Üç Y” sloganı da tersinden uygulandı. 

Zamanından önce yapılacağı anlaşılan seçimlerde ulusal irade, AKP dönemi üzerindeki yorganı kaldırınca, gerçekler ortaya çıkacaktır. İstismar stoku eriyince, birkaç yıldan beri alçak kalkışmanın yıldönümlerinde, hem 15 Temmuz demokrasi(!) şehitlerinin ruhu hem de uyanan halkı yeniden uykuya yatırabilmek için 81 il, 900 ilçe ve 40 bin köyde okutulan sala, suçlar okyanusunda kulaç atan iktidarı kurtarır mı?


Yolunan kazlar bağırıyor mu? - Kaya Çetin 

“Bir evim olsun da kümes olsun” diyen insan evine yerleşince “Ayağımızı yerden bir kesebilsek” demeye başlıyor. Arabasını edindikten sonra da başka hedefler konuluyor. “İştah yedikçe açılır” derler...

İnsanın iştahı bitip tükenmez ama doğanın bize sundukları da emeğin üretkenliği de sınırlıdır. İnsan, gereksinimlerini karşılamak için üretim güçlerini sürekli geliştirir, üretim ilişkilerini düzenler. Böylelikle üretim artar, sonra da hakça bir paylaşımla gönenç yaygınlaşır. İnsana çok çekici gelen bu kuram yazık ki kentsoylu takımının kural tanımaz iştahı yüzünden işlemez. Çünkü üretmek zahmetli bir iştir, komşunun sofrasından bir şeyler araklamaksa kolay. İşte enflasyonun çıkış noktası basite indirgemeye çalıştığımız bu olaydır.

Türkiye borç sarmalına girdikten bu yana ekonomik paketler açıklanır ve açıklanan her paketle soframızdaki ekmek biraz daha küçülür. Böylelikle açlıkla tokluk arasındaki eşikte yaşamaya mahkûm edilen yığınların yaşam koşulları kötüleşirken erktekilerle onların yanında ve yakınında konumlanmış olanlar varlıklarını sürekli artırırlar.

Aslında liberalizmin söylemi göz kamaştırıcıdır. Serbest rekabet sermaye birikimine yol açacak, belli ellerde biriken sermaye yatırıma yönelecek, yatırımlar üretimi artıracak, üretim arttıkça dışsatım artacak, işsizlik azalacak, kişi başına düşen milli gelir artacak ve herkes mutlu olacak.

GÖZ BOYAMAK

Oysa bu göz kamaştırıcı söylem göz boyamadan başka bir şey değildir.

Enflasyonun, sermayenin belli ellerde birikmesine yol açtığı bir gerçek. Peki ama paranın değerinin hesapsız bir şekilde düştüğü, girdi maliyetlerinin sürekli arttığı serbest rekabetçi sistemde, sermaye tatlı rant gelirlerini bırakıp da üretim gibi sürekli risk taşıyan bir alana neden girsin?

Bizde sermaye birikimi adına yıllardır yapılagelen, emek kesiminden yerli ve yabancı sermayeye kaynak aktarılmasıdır. Kullanılan temel araç da dünyanın her yerinde enflasyondur. 

HALK SORGULUYOR

Çünkü enflasyon dedikleri o yoksullaştırma tezgâhı sayesinde, kefere emeğimizin ürününü çok çok düşük fiyata kapatırken kendi ürettiğini de bize fahiş fiyattan satar. Fiyatların katlanması, üretimin düşmesi, işsizliğin tırmanması, iflasların artması enflasyonun sonucudur. Böylece varsıllar varlıklarını artırırken hem yerli hem yabancı sömürünün hedefi haline gelen yoksullar, daha da yoksullaşır.

Belli aralıklarla açıklanan paketlere gelince; yolunan kazların bağırmasını önleme çabasından başka bir şey değil. Çünkü yoksullar artık cennet vaatlerini de sorgulamaya başladılar.


EMRE KONGAR

Arap emperyalizmine sığınan iktidar (1)

Türkiye’yi tehdit eden iki emperyalizmin, Batı ve Arap Emperyalizmleri olduğunu daha 1970’lerde söylemeye ve yazmaya başlamıştım.

Bu teşhisimde “Bir ülkenin bir başka ülkenin artı ürününü veya artı değerini doğrudan veya dolaylı yollarla kendisine aktarması” olarak tanımladığım “Emperyalizm” kavramının kültür ayağını biraz abartmıştım.

Ama Suudi Arabistan’ın Rabıta yoluyla yaptığı mali katkıları ve Erdoğan-AKP iktidarının 22 yıllık yönetimi sonunda, din ve kültür üzerinden Türkiye’yi yönlendiren Arap Emperyalizminin mali ve ekonomik ayağının da güçlenmeye başladığını unutmayalım.

***

Seçmen desteği gittikçe zayıflayan Erdoğan/AKP iktidarı, bu kez baktı ki kurduğu Şahsım Devleti, mevcut seçmen tarafından desteklenmiyor, yanlış politikalarından dönmek yerine, seçmen niteliğini değiştirmeye yöneldi.

İktidar, seçmen niteliğini yani toplumsal ve kültürel yapıyı değiştirmek için biri bilinen öteki, bu çağda akla pek gelmeyen, iki yol kullanıyor:

Bilinen birinci yol eğitim:

Maarif Müfredat Programı ile Öğretmenlik Meslek Kanunu çerçevelerinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın tarikatların vakıf ve dernekleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile resmi işbirliklerine gitmesi, seçmenin, yıllar içinde dinci iktidarın destekçisi haline getirilmesinin bilinen eğitim yolu.

Bu çağda akla pek gelmeyen ikinci yol ise “Sığınmacı Arap göçü almak.”

Yaklaşık seçmen sayısının 60 milyon dolayında olduğu düşünülür ve sığınmacıların sayısının da 12 milyona ulaştığı iddiaları dikkate alınırsa, Türkiye’deki seçmenlerin beşte birine karşılık olan (ve elbette henüz seçmen olmayan) bir sığınmacı nüfusun yaratacağı siyasal, ekonomik, kültürel sorunlar ve olasılıklar, insanın tüylerini diken diken edecek düzeye ulaşmaktadır.

***

Arap Emperyalizmi konusunda, sevgili dostum acar gazeteci Örsan Öymen’in oğlu, “köşedaşım” Felsefeci Prof. Örsan K. Öymen, 16 Mayıs 2022 tarihinde “Arap emperyalizmi ve Türkiye’nin Araplaşması” başlıklı çok güzel bir yazı yazdı.

Bu yazının bir bölümünü aynen aktarıyorum.

***

Geçmişte Sümer, Hitit, Urartu, Asur, Yunan, Roma ve Bizans uygarlıklarına ev sahipliği yapan Anadolu coğrafyası, Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin Şamanizmi terk edip, Arabistan’da 7. yüzyılda ortaya çıkan İslam dinini benimsemek zorunda kalmasından dolayı, Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları döneminde, Arap kültürünün etkisi altına girmeye başladı. 

Araplar 7. yüzyılda önce, bölgenin en köklü uygarlıklarından birisi olan Pers uygarlığını asimile ettiler, Pers kültürünü din üzerinden Araplaştırdılar, Perslere yönelik saldırılar ve işgaller gerçekleştirerek İran-Pers topraklarındaki Zerdüşt dinini ve kültürünü ortadan kaldırdılar, Persleri İslam dinini benimsemeye zorladılar.

Daha sonra, hem Araplar hem de Persler, Orta Asya’dan batıya doğru göç eden ve Şaman olan Türkleri, İslam dinini kabul etmeye zorladılar. 

Ancak Anadolu’daki Arap etkisi, Selçuklu ve Osmanlı döneminde bile belirli sınırlar içinde kaldı, Anadolu’nun daha önceden var olan yerel ve yerleşik kültürleri de Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin kültürü de belli bir ölçüde varlığını korumayı başardı.

Anadolu’da yaşayan nüfusun, çok küçük bir azınlık dışında, hiçbir zaman Arap olmaması, halkın anadilinin Arapça olmaması, din üzerinden aktarılan Arap kültürünün etkisini belli bir ölçüde sınırladı. 

***

Yarın Arap Kültür Emperyalizmi ekseni üzerinden, Maarif Müfredat Modeli ve Öğretmenlik Meslek Kanunu ile devam edeceğim.


BARIŞ TERKOĞLU

154’lükler şimdi ne yapacak?

Yer ıslak. Yaprak ıslak. Kiremit ıslak. Ne garip, bir tek buluttan şüphelenmiyorlar. Kimse beklemiyordu. Haliyle komplo teorileri havada uçuştu. Devlet Bahçeli’nin basın toplantısından söz ediyorum. Pazartesi bu köşede okuduğunuz “MHP’nin hedefindeki 154 kişi” yazısından sonra kulislere düştü. Acaba Bahçeli ne diyecek diye herkes merak ediyordu. Bahçeli, 154 kişi hakkında konuşmaya hazırlanmıştı. Elindeki dosyada MHP’nin Sinan Ateş cinayeti davasına bakan mahkemeye verdiği dilekçe vardı. Toplantıdaki tek bir gazeteci bile bunu sormadı. Bahçeli, “Başka soru var mı?” dedi. Kimse ses çıkarmadı. Belli ki salondaki gazeteciler 154’ler listesinde haber değeri görmüyordu! “Bir konuyu burada hatırlatmak istiyorum” diyen Bahçeli, 154 kişinin olduğu listeyi göstererek hesap sormaktan, takip ettiklerinden, gerekenin yapılacağından bahsetti. Böylece MHP en resmi ağızdan 154’lere “Peşinizdeyiz” diyordu.

MHP ne yapacak demiyorum. Söz konusu dilekçeyi mahkemenin aynı gün reddettiğini biliyoruz. Haliyle söz konusu liste hukuken kadük durumda. Peki listedeki isimler ne yapacak?

LİSTEDEKİLER NE DÜŞÜNÜYOR?

Bunu ben de merak ederek çeşitli kişilere sordum. Aldığım cevapları şöyle özetleyeyim:

Ümit Özdağ: Kale almıyorum. Kendi Ülkü Ocakları başkanını tetikçilere öldürten bir zihniyet benim için ancak mücadele edilecek bir zihniyettir. 

Ali Babacan: Bahçeli’nin bir ayağı siyasetin öbür ayağı mafyanın içinde. Devlet gücünü yanlış şekilde kullanan ve maddi menfaat sağlayan bir yapı oluştu. AK Parti camiası kiminle ortaklık yaptığının farkında mı bilmiyorum. Kuruluştaki değerlere bakıyorum bugün kimlerle yan yana olmak zorunda kaldığına bakıyorum, üzülüyorum. 

Uğur Poyraz: Mahkeme dilekçeyi reddetti. Böyle bir dilekçe her şeyden önce hukuk bilmezlik, siyasi ahlak yoksunluğu, kabadayılık. İçeriği de hukuki değil. Alınganlık üzerine kurulu. Kimse MHP’yi kendi kendine telaffuz etmedi. Yargılamada sanıkların kendisi MHP’li, irtibat ve iltisaklı. “Hukuk içinde” deseler de yaptıkları açık bir hedef gösterme. Devletin ne yapacağını merak ediyorum. Mahkemenin reddederek yok hükmünde saydığı bu dilekçe için devlet aklının ve ahlakının ortaya çıkmasını bekliyoruz. Eğer bu akıl ve ahlak ortaya çıkmazsa biz hakkımızı kullanırız. Ben ve genel başkanım süreci bu şekilde takip ediyoruz.

Murat Bakan: Ben çok tehditle karşılaşıyorum. Tetikçiler cesaretlenmesin diye peşini de bırakmıyorum. 

Ruşen Gültekin: Olabildiği ölçüde çabuk bir tavır almak gerekiyor. Biliyoruz ki yargı kontrol altında. Ancak biz hukukumuzu savunmalıyız. Yapılan bütün hakaretler için bir tazminat davası açmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Mahkeme dilekçeyi hukuka uygun bulmamış. Ortada belirgin bir şekilde fişleme, afişe etme, hakaret var.

Orhan Uğuroğlu: Eğer Ayşe Ateş’i ve kızlarını çağırarak adalet sözü veren Recep Tayyip Erdoğan suçluysa ben de suçluyum. Aslında Bahçeli’nin hedefindeki ismin Erdoğan olduğunu düşünüyorum. Bu dilekçe görünürde 154 kişi ama Erdoğan’ı da eklerseniz 155 kişi. Çünkü hepimiz Sinan Ateş için adalet istedik. Bizi hedef gösteren bu dilekçeyi hazırlayanlarla ilgili haklarımızı arayacağız. Daha önce MHP’lilerin saldırısına uğradığım davanın Ateş davasıyla birleştirilmesini isteyeceğim. Sonuçta aynı organizasyonun siyasi saldırıları söz konusu.

Türker Ertürk: Daha önce de Bahçeli’nin koruması tarafından ölümle tehdit edildim. Ama yargı tehdit edeni bulamadı! Bu partinin artık hukuka bağlı olma özelliğini kaybettiğini düşünüyorum. Bu nedenle Yargıtay’a başvurmayı düşündüm. Tehdit edildiğim için dava açmayı düşünüyorum. Ayrıca ortak bir bildiri hazırlanması mantıklı olur.

Ufuk Söylemez: Devlet Bey ile beraber aynı Meclis’te görev yaptım. Demokrasiye saygılı ve nazik bir insan olarak bilirdim. Böyle bir utanç listesi hazırlaması hakkında çok şaşırdım. Ben gazi bir babanın oğluyum, merkezdeyim ve Atatürk milliyetçisiyim. Milliyetçiliği Bahçeli’den öğrenecek değilim. Ne demişim? Sinan Ateş cinayetinin üstünün kapatılmamasını, siyasetin üstünü örtmemesi gerektiğini söylemişim. MHP dahil kimseye toptan bir ithamda bulunmamışım. Ayrıca MHP de eleştirilebilir. Madem öyle anayasaya “MHP eleştirilemez” maddesi koysunlar, tam olsun. Merak ettiğim, bu listeyi hazırlayıp, zamanı gelince gerekenin yapılacağını söylemek ne demek. Neyi beklediklerini çok merak ediyorum. Bu listeyle bizi korkutmak istiyorlar. Biz korkmayız, hiçbir zaman da listeler hazırlamayız. Henüz bir girişimde bulunmadım. Ancak bir girişim gerçekleşirse orada olmaya hazırım.

Afşin Hatipoğlu: Hukuki bir girişim düşündüm. Ama henüz bir karar vermedim. Bu konuda bir girişim olursa ben de katılırım. Daha önce saldırıya uğradığım halde koruma taleplerim bile reddedildi.

Türk siyasi tarihine artık 154’lükler olarak geçenlerin tavrı bu şekilde. Beklenti yukarıdaki girişimlere hukukun ve siyasetin öncülük etmesi. MHP’nin daha önce hedef gösterdiklerinin başına hep saldırı vakalarının geldiği, olayın da hep “siyasi değil” diye kapatıldığı hatırlanırsa “hesap soracağız” açıklamalarını devletin ciddiye alması gerekiyor.


SEVGİ ÖZEL

Kuş uykusu bitti!

Kurtuluş Savaşından önce Hamdullah Suphi gibi Osmanlı aydınları için Anadolu, “meçhul ülke”ydi. Yazık ki cumhuriyetin 100’üncü yılında emeği ekmeği, eğitimi, hukukun üstülüğünü boş veren kişi ve kurumlarca güzelim Anadolu “meçhul ülke”ye dönüştürülüyor. 

11 Temmuz 2024’teki yazımda 12 Eylülcülerin Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nu 40 yıl önce kapatmasından, bu hukuksuzluğa tepki için kurulan Dil Derneği’nden söz etmiş; dernek, “37 yıldır yasaklılık imgesini silmeye çalışıyor. Aydınların maddi-manevi desteğini bekliyor. Dil Devriminin önü kesildi; gücü kırılamadı!” demiştim. 

“1923’te kurulan, yüzyılı aşan cumhuriyetten elimizde ne kaldı? Atatürk’ün Dil Kurumu, Dil Derneği kimin umurunda, sen de yalnızsın dernek de... Bak, ötanaziyi bile dinsel anlamla halkın aklına sokuverdiler” diyen okurum karamsar.

Doğru, bize özgü “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”yle inanç siyasallaştı, halk egemenliğinin simgesi TBMM iyice etkisizleşti. Anayasayla korunan devrimler, laik eğitim, Atatürk kurumları, üniversite, basın, yargı yara aldı. Cumhuriyetimiz, “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” olmaktan uzaklaştı; ama demokrasi maskeli siyasanın sözcüleri de Atatürk’ün başlattığı Dil Devriminin bağımsızlaştırdığı Türkçeyle “Gazi Mustafa Kemal”i anmak, sıkıştıkça cumhuriyete sığınmak zorunda kalmıyor mu?

Emeği karşılanmayan çiftçinin, işçinin, emeklinin; karanlığa itilen, birer ikişer öldürülen kadınların, karnı beyni aç çocuklarla gençlerin umutsuzluğunu; kıyıların, ormanların, madenlerin talanını görmezden gelen sözde demokratların dili, bizim dile bezemese... Yanlışlar yalanlar kitaplardan taşsa da “Türkiye Cumhuriyeti” elimizde!

Siyasetten ekonomiye her alanın kendine özgü dili var. 

“İktidar benim, ne istersem söylerim” demokrasisinin ağzında ne var? 

Yoksulluğu, eğitimsizliği perdeleyen birlik beraberlik, milli irade eşliğinde “tasarruf, sabır” şarkıları; “ithal” etle buğdayla “yerli milli” güzellemesi; kapı pencere açıkken “beka” korkutması; anlamı kötüleşen “yeni”yle eğitimi kökten karartacak “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” var. 

Bilimsel özerkliği de bilimsel gücü de kalmayan onlarca üniversite, onlarca hukuk, edebiyat fakültesi var; onlarca profesörün günü kurtarma demokrasisine sözü yok! Dilini yutan üniversite, Evren’in kurduğu resmi TDK, insan iznine bağlı ötanaziyi yanlış anlam ve yasal kılıfla ağzı dili bağlı canlarda denemeye kalkışan iktidarı uyaramıyor; susarak destekliyor.

Birileri “meçhul ülke”yi dirilten, “kul”a yurttaş kimliği kazandıran Atatürk’le hesaplaşmayı, laik eğitimi silmeyi amaçlayan düzmece tarih için “çift maaşla fazla mesai” yapıyor. Rahatına düşkün dünkü “münevver”leri aratmayanlar da adı tadı, alımı satımı dolarlı yaşamını korumak için yiyecekten giyeceğe yabancı olanı yeğliyor. Nermi Uygur’un, “Tüm öbür dilleri gördüğüm göz” dediği Türkçeyi Arapçayla yarıştırmayı, açlığı, sığınmacı sorununu demokrasi maskesiyle pazarlıyor. 

Atatürk’ün “meçhul ülke” olmaktan kurtardığı Anadolumda ortak dille yalanı yanlışı sorgulayan milyonlarca cumhuriyetçiden biriyim!

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nin dili benimkine hiç benzemiyor.

Dil yurttaşlığı/ Yurttaşlıktan büyüktür!” diyen Fazıl Hüsnü’yü özledim.

1923’te kurulan cumhuriyetten ne kaldı diye yerinenlerle, genç ve varlıklı olmadığı için Dil Derneği’ne destek olamadığına üzülenlerle dil yurttaşlığında buluşuyorum. 

Atatürk, “Benim manevi mirasım akıldır, fendir” demedi mi? 

Mustafa Kemalce düşüneceğiz!

Susmak yok, karamsarlık çöpe!

Türkiye Cumhuriyeti bizim elimizde!


MUSTAFA BALBAY

Acılı anne, eş, kardeş... Bu gücü yenemezsiniz!

30 Aralık 2022’de cuma namazı çıkışı silahlı saldırı sonucu öldürülen eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş davası kapatıldıkça büyüyor!

En son MHP, cinayetle ilgili düşüncelerini söyleyen çoğu gazeteci 154 kişilik bir liste yaptı. Arkadaşımız Barış Terkoğlu’nun gün ışığına çıkardığı listeyi önce davanın görüldüğü 32. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verip gereğinin yapılmasını istediler. Kabul görmeyince günü geldiğinde hukuk zemininde gereğinin yapılacağı açıkladılar. Baştan sona hukuksuzluk kokan böyle bir listelemeyi hukuki zeminde hesaplaşmak için kullanmak!

Listelemenin görünen yüzü 154 kişiye gözdağı!

Ancak bize göre asıl gözdağı AKP’ye, Saray’a. 

154 kişinin kimlerle, nerede, nasıl, niçin görüştüğünü saptayıp belgelemek sıradan bir iş değil. Erdoğan’a şöyle bir mesaj var:

- Devlet gücünü kullanma gücüne sahibim, ona göre!

***

Sinan Ateş cinayetine ilişkin soruşturma kendi içinde katman katman yürüyor, duruyor.

Olaydan ancak 18 ay sonra iddianame hazırlandı. Dava dosyası kabarık ama iddianame ince!

Dosyayı hazırlayanlar genel hatlarıyla üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışmışlar. Bu dosyaya dayanarak iddianame hazırlanırken ise son derece seçici davranılmış. Kimi isimler dosyada var, iddianamede yok. Bu da değişik bir iddianame yazım tekniği. 

İddianamenin hazırlanış sürecinde Sinan Ateş’e yönelik saldırının yeni videoları ortaya çıktı. Kamuoyunun bilmediği bu görüntülerin böyle bir zamanda medyaya yansıması öyle anlaşılıyor ki bir iç gerilimin sonucu oldu. Gerek kimi isimlerin iddianameden çıkarılması gerekse yeni görüntülerin “ansızın” ortaya çıkması, soruşturmayla ilgili bilinenlerin, bilinmeyenlerden az olduğunu gösteriyor.

26 Haziran’daki Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden sonra genel kanı şuydu:

Sinan Ateş davası 32. Ağır Ceza Mahkemesi bağlamında bitmiştir!

Ne kadar gürültü koparsa kopsun mahkeme planladığı çerçevede işini bitirecekti. Ancak üç kadın planı bozmuş görünüyor:

Sinan Ateş’in annesi Saniye Ateş, eşi Ayşe Ateş ve kardeşi Selma Ateş

Üç kadın gözlerini budaktan sakınmadan “Katilleri istiyoruz!” diye haykırdı, haykırmaya devam ediyor. Bu uğurda kiminle görüşmek gerekiyorsa konuşmaktan çekinmediler. 

Acılı bir anne, acılı bir eş ve acılı bir kardeş ne istediğini bilip bu yolda her şeyi göze almışsa, o gücü yenemezsiniz. 

Gazetecileri, siyasetçileri, akademisyenleri susturma girişiminiz boşunadır. Böyle bir üçlü o kadar güçlüdür ki milyonları sustursanız, onları susturamazsınız. 

***

Ne zaman annelerin mücadelesine ilişkin bir haber olsa, aklıma Arjantin’deki Plaza de Mayo (Mayıs Alanı) Anneleri gelir. Arjantin’deki darbe yönetiminden sonra çocuklarının kaybolması üzerine arayışa giren anneler Plaza de Mayo’da bir araya geldiler. Bıkmadan, usanmadan yıllarca mücadele verdiler. Sonuç aldılar.

Türkiye’de de tek tek acılı anneler, eşler yitirdiklerinin peşini bırakmadılar. Bunun pek çok örneği var. Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş daha önce yaşanmış acıları da içinde hissederek beklenmeyen bir fitili ateşledi. 

Acılı anneler, eşler birleştiğinde onların önünde kimse duramaz.

Bırakın 154’ü, 154 bin kişilik liste yapsanız bile bu üçlüyü durdurmanız mümkün değildir.

Sinan Ateş cinayetinin soruşturması, üzerine örtülen bütün örtüleri yaka yaka devam ediyor!


ORHAN BURSALI

Belediyelerle milletin ümüğü sıkılacak ve yurtdışı yerleşikler konusu

Burası Türkiye, gündem çok hızlı değişiyor ve siyaset sertleşiyor. İktidar CHP’li belediyelerin boğazını sıkarak yaşayamaz, hizmet edemez duruma getirme dönemine geçiyor. AKP’li belediyelerin bıraktığı milyarlarca borcu, CHP’li belediyelerin borcu sanıyor. AKP’nin yerel seçimlerden önce “Bizi seçerseniz hizmet var, seçmezseniz yok” açıklamalarının şimdi hayata geçirilmesini görüyoruz. Yani CHP nezdinde halkı cezalandırma aşamasındayız. Bu konuyu pazara yazacağım.

Şu gurbetçiler tartışmasını okurlar sürdürüyor. Birkaç mektup paylaşacağım.

Cem Muşkara:

Kangren olmuş bir yaraya dokunmuşsunuz, işin garabeti bunu kesip atamıyoruz da. Şu anda belki birçok gurbetçinin hâlâ ülkede aile bağları var ama menfaat bağları yok. Aile bağlarının büyük kesimi de kırsal kesimden; döviz kazanıp ülkemizde TL harcamak avantajına sahipler. Buradaki akrabasına 100 Avro gönderse o akraba ihya olur! Hiçbir zaman TL’nin değer kazanması işlerine gelmez. Bu sebeple AKP gibi kötü yönetimleri severler.

Muzaffer Oğuz:

Yurtdışındaki yurttaşlarımza haksızlık yapmak istemem ancak ülkemizde yaşamayan insanların birçok acıyı sıkıntıyı bizler kadar içselleştiremedikleri bir gerçek; keşke onlarda ülkelerini bırakıp yaban ellere gitmek zorunda kalmasalardı. Onlara yurtdışında yaşarken anavatanlarındaki gerçekleri maalesef anlatamıyoruz. Aynı benzerlik yurtiçinde de geçerli.

Fikret Yüksel:

Sayın Bursalı okuyucunuza sorun lütfen. Yurtdışında yaşayan Türklerin yılda kaç defa anavatana geldiklerini ve kaçının vatanında mülk vs. aldıklarını dolayısıyla milli gelire ne kadar katkıda bulunduklarını, ne kadar vergi ödediklerini. Bunlar araştırılmış mıdır?

Hep yurtdışında ikamet edenlerin daha çok iktidar partisine oy verdikleri söyleniyor. Ama bunun diğer partilerin eksiklikleri olduğunu gören ve sözü edilen partileri sorgulayanı şimdiye kadar basında görmedim.

Kırk altı yıldır yurtdışında yaşıyorum. Bu sürede en azından ebeveynlerimi düzenli olarak maddi anlamlı destekledim. Onlar da anavatanımda yaptıkları harcamalarla ekonomiye katkıda bulundular. Benim durumumda olan eminim yüz binlerce vatandaşımız var. Ama gaye nedir? Yurtdışında yaşayanları başkalaştırmak mı?

Bir okur:

Dışişleri Bakanlığı’ndan emekliyim. Toplam 11 yıl Almanya’da görev yaptım. İki yıl merkezde yurtdışı Türklerle ilgili genel müdür yardımcılığı görevim var. Bu görev sırasında da yurtdışında yerleşik vatandaşlara oy hakkı tanınmamasını savundum. Siyasal erke kabul ettiremedik. Bir ekleme de yapmak istiyorum: Gurbetçilerin Türkiye’deki seçimlerde oy kullanmaları ülkede yaşayanların aleyhine sonuçlar yarattığı gibi Türkiye’deki siyasi bölünmelerin gurbetçilerin arasına taşınmasına da yol açmakta asıl kendi ortak sorunları üzerinde sağlamaları gereken birlik ve beraberliği de bozmaktadır.

Pardus’a ne oldu?

Pardus’un geçmiş hikâyesi şöyle: “Fatih Projesi” fikrini 2007’de ortaya attı, içinde ODTÜ mezunlarının ağırlıklı olduğu birkaç genç. Henüz devletin herhangi bir kurumunun haberi yoktu böyle bir projeden, nihayet devlete bu fikirlerini duyurduklarında, Fethullahçılar fikir sahibi gençleri devre dışı bırakıp projeyi sahiplendi, hemen sonrasında TÜBİTAK “Bunu artık biz geliştireceğiz” dedi ve Pardus’a el koydu; yani o vakte kadar açık kaynak kodlu ve özgür bir dağıtım olan Pardus’u devletleştirdiler. İşte o zaman, “Pardus’un gelişmesini istemiyorlar; işi Microsoft’a falan paslayacaklar herhalde” diye dedikodular zaten yayılmıştı; aslında devletleştirerek Pardus’un fişini çektiler.

Fethullahçıların ne mal olduğu anlaşılıp devletten uzaklaştırıldıklarında ise Pardus için artık çok geç kalınmıştı.

***

154 kişilik MHP/Bahçeli hesap sorulacaklar listesinde olan birisi olarak çok merak ettim: Bahçeli dün 24 Temmuz Basın Özgürlüğü Günü’nü kutlayan bir “eylemde” bulundu mu? Bulunduysa çok ayıp etmiş. Liste tam bir fişleme. Savcıların harekete geçmesi gerekir. Ama nerede...


MEHMET ALİ GÜLLER

Çin’in barış yapma gücü

Çin, 14 Filistin örgütünü uzlaştırarak tarihi bir iş yaptı. Daha önce 30 Nisan’da El Fetih ile Hamas’ı bir araya getiren Çin Dışişleri Bakanlığı, bu kez 21-22 Temmuz’da 14 Filistinli örgütün “birlik bildirisi” imzalamasına aracılık etti.

İmzalanan Beijing Diyaloğu bildirisi, ABD-İsrail stratejisini bozacağı için kritik önemde. Zira ABD ve İsrail, Filistin’deki ayrılığı, iki parçalılığı, iki yönetimliliği bir avantaj olarak kullanıyordu yıllardır. Ayrıca ABD, İsrail-Filistin meselesini tekeline alarak İsrail lehine bir çözümsüzlük dayatıyordu.

İşte Çin’in hamlesi hem meseleyi ABD’nin tekelinden kurtarmanın yolunu açmış oluyor hem de Filistin’de birlik sağlanmasının zeminini oluşturuyor.

ÇİN, İRAN-SUUDİ BARIŞINI SAĞLADI

Bu başarı Çin’in artık küresel düzeyde bir “barış yapma” gücüne ulaştığına işaret ediyor. Ve barış masası kurma gücü, çoğu zaman savaş çıkarma gücünden daha önemlidir. 

Anımsayalım: Çin bir yıl önce, 10 Mart 2023’te büyük bir sürprizle İran ile Suudi Arabistan’ın barış yapmasına aracılık etmişti. Ortadoğu açısından çok önemli bir adımdı o barış. Çünkü ABD İran-Suudi Arabistan karşıtlığı üzerinden Ortadoğu’da oyun kuruyor, İran karşıtlığı üzerinden İsrail-Körfez cephesi kurmaya çalışıyordu. 

Çin Dışişleri Bakanlığı, CIA Direktörü William Burns’ün ifadesiyle “ABD’yi gafil avlayarak” Tahran-Riyad barışı sağlamış, bu da hızla bölgeye Körfez-İran normalleşmesi getirmişti.

UKRAYNA DIŞİŞLERİ BAKANI ÇİN’DE

Çin’in etkili bir “barış yapma” gücüne dönüştüğünün bir başka işaretini de Ukrayna cephesinde görüyoruz. ABD, Ukrayna’da “uzun savaş” stratejisi uyguluyor. “Uzun savaş” üzerinden Rusya’yı yıpratmayı, “uzun savaş” üzerinden Avrupalı müttefikleri kendi stratejisine mahkum etmeyi, “uzun savaş” üzerinden askeri endüstride ve enerjide büyük kazançlar elde etmeyi hesaplıyor. 

Çin ise ABD’nin “uzun savaş” stratejisinin karşısına “yararlı barış” programı koymuş durumda. Çin Dışişleri Bakanlığı, “barış yapma” gücünün etkisiyle Ukrayna Dışişleri Bakanı Dimitri Kuleba’yı misafir etmiş durumda. Kuleba, 24-26 Temmuz tarihleri arasında yetkililerle barışı görüşecek. 

İlk gün Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüşen Kuleba, Çin’in barışı ve uluslararası düzeni korumak için oynadığı aktif rolü takdir ettiklerini belirterek Çin ile Brezilya’nın “Ortak Anlayışlar” belgesini incelediklerini ve Rusya ile müzakereye hazır olduklarını söyledi. Kuleba, müzakerenin akılcı, somut, adil ve kalıcı barışı amaçlaması gerektiğini belirtti (CGTN Türk, 24.7.2024).

BRICS’in iki ortağı Çin ve Brezilya, mayıs ayında “Ukrayna Krizinin Siyasi Çözümüne İlişkin Ortak Anlayışlar Belgesi”ni yayınlamıştı. 

Bu arada Ukrayna’nın “Müzakereye hazırız” mesajı, Moskova’da olumlu karşılandı. Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, “Ukrayna’nın müzakere mesajının Rusya’nın yaklaşımıyla uyumlu olduğunu” belirtti (AA, 24.7.2024).

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ FIRSAT

Çin’in hem İsrail-Filistin cephesinde hem de Ukrayna-Rusya cephesinde barış arayan ve tarafları barış için bir araya getiren tutumu, çok kutupluluğun inşasında yeni bir aşamaya işaret ediyor. 

Dünya, özellikle de Küresel Güney, Çin’in “barış yapma” gücünün avantajlarından önümüzdeki yıllarda çok daha fazla yararlanacak. 

Biz mi? Çin’in “barış yapma” gücünden, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nden ve ABD’ye karşı denge oluşturmasından, KKTC başta birkaç alanda yararlanabiliriz. Tabii buna uygun politikalar üretebilirsek...


ERGİN YILDIZOĞLU

Uçurumun kenarında ters takla

Kasım seçimlerinde Demokratların ABD başkan adayı artık Kamala Harris. O ana kadar morali bozuk, enerjisi düşük, dağınık bir parti izlenimi veren Demokratlar aniden hareketlendiler, seçimleri kazanma umutları canlandı.

GÖNÜLLÜLER, DOLARLAR... ONAYLAR

Demokratik Parti’nin seçim kampanyasına yardım etmek için başvuran gönüllü sayısı günde 200-300 kişi düzeyinde seyrederken Biden’ın Harris’in adaylığını desteklemesinin ardında ilk 24 saatte başvuran gönüllü sayısı 28 bini geçmiş. Partinin seçim kampanyasına yapılan bağışlar ilk 24 saatte tarihsel bir rekor kırarak 93 milyon dolara ulaşmış. Dahası bu bağışın yüzde 60’ı bireylerin, yaklaşık 430 binden fazla kişinin katkılarından kaynaklanıyormuş. Büyük bağışlarda da tarihsel bir sıçrama gözleniyor. Demokrat Partiyi destekleyen Süper PAC (Political Action Committee- Bunlar, bağımsızlık taklidi yaparak adaylar için sınırsız bağış toplayabiliyor, sınırsız harcama yapabiliyorlar) bir günde 150 milyon dolar toplamış. 

Demokratik Parti’nin Bill Clinton, Hillary Clinton, Nancy Pelosi, Chuck Schumer gibi ağır topları, Alexandria Ocasio-Cortez, Ilhan Omar gibi “radikal” isimleri olmak üzere 186 temsilcisi, New York Belediye başkanı, 23 eyalet valisi, çok sayıda insan hakları örgütü ile George Soros gibi büyük bağış kaynakları da Harris’in adaylığını onayladıklarını açıkladılar. Bu yazı yazılırken Barack Obama ve Bernie Sanders henüz onaylamamışlardı. Obama, Kamala Harris’in, Ulusal Kongre’de bir “taç giyme töreniyle” değil, bir önseçimi kazanarak aday olmasını tercih ediyormuş. Sanders, “Sonunda ben onaylayacağım demiş”. 

İKİ KORKU BİR DİNAMİK

Tüm bunlar, Kamala Harris’in öne çıkmasıyla partide kazanma şansını artırabilecek bir canlanma başladığını gösteriyor. Bu seçimlerde, ilginç ama çoğu kez dikkatlerden kaçan bir dinamik de genel olarak Demokratlardan özel olarak Harris’ten yana çalışabilecek. Bu dinamik iki korku vektörünün bileşkesinde şekilleniyor.

Birinci korku, liberal demokratik devletin, daha önce de birçok kez değindiğim “ikili yapısıyla” ilgili. Bir taraftan günlük işleyişi yöneten ve anayasal düzenin bekasını güvenceye alan “pratik hükümet” (güvenlik, yargı, idari bürokrasi: Anayasaya sadık seçilmemiş uzmanlar). Bu, liberal entelijansiyanın ve diktatör heveslilerinin “derin devlet” olarak adlandırdıkları ortak nefret nesneleridir. Öbür tarafta, halk oyuyla seçilen temsilcilerden oluşan parlamento ve “törensel hükümet” var. Liberal demokrasinin normal işlediği durumlarda bu “törensel”, sözde halkı temsil eden hükümetler gelir gider ama birincisi bakidir. Demirel “Hükümetler geçici devlet kalıcıdır” gibi bir şey derdi ya... Bu nedenle, seçilerek gelen diktatör heveslileri, bir “atanmışlar-seçilmişler” karşıtlığı yaratarak, liberal işbirlikçilerden de yararlanarak “pratik devleti” yıkmaya, ikili yapıyı kendi iradeleri altında “bir”leştirmeye, böylece anayasal düzeni (hukuk devletini) işlevsizleştirmeye başlarlar. Trump’ı destekleyen, “2025 Projesi” bu “yıkımın ve ‘bir’leşimin” projesidir. Bu olasılık hem “pratik hükümetin” unsurları hem liberal demokrasiyi çıkarlarına daha uygun bulan sermaye kesimleri ve “özgürlükler” korumak isteyen ilerici entelijansiya arasında büyük korku yaratıyor. 

İkinci korku, 2020’de Trump’ın seçim sonuçlarını kabullenmemesi sonucu oluşan kargaşanın ve istikrarsızlığın anılarıyla ilgili. Bu kez Trump, faşist eğilimi teknoloji baronlarının da desteğini alıyor, çok daha güçlü toplumsal bir harekete dayanıyor; Heritage Foundation’dan, yeni personel, “2025 projesi” gibi kurumsal destekler alıyor. Bu hareketin destekçileri, “2025 Projesi”nin kadroları, seçimleri kaybetmeyeceklerini, kaybederlerse bir iç savaştan korkmayacaklarını sürekli vurguluyorlar. Hem “pratik hükümette” hem kimi sermaye kesimlerinde ve halkta, bir iç savaş korkusu, Demokratik Parti ve Kamala Harris liderliğine destek verebilecek bir direniş olasılığı içeriyor. 

Ancak Demokratik Parti’deki canlanma ve bu iki korku bileşkesi dinamik; Demokratlar seçimi eğer, kıl payı kazanırsa doğacak riskleri ortadan kaldırmıyor: Tüm bunlara bakınca ABD, bana bir uçurumun kıyısında sırtı uçuruma dönük olarak bir ters takla atmaya hazırlanan akrobatı anımsatıyor. Umarım başarır ve uçuruma düşmez!





Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları