Olaylar Ve Görüşler

Seferberlik Zamanı - Dr. Ferruh DEMİRMEN

17 Eylül 2020 Perşembe

Haziran ayı ortalarında Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı'nda Ermeni sorununa ilişik bir toplantı yapıldı. Yaklaşık 5 saat süren toplantıda ne gibi kararlar alındığına dek bir açıklama olmadı. Bu haberden sonra hükümetin Ermeni sorununda ne gibi bir adımlar atacağı bilinmiyor; ancak vakit geçirmeden yapılacak çok şey var.

 

DURUMUN CİDDİYETİ

 

Ermeni sorununda herşeyden önce durumun ciddiyetinin altını çizmek gerekir. Hükümetin bu noktada bugüne değin çok pasif kaldığı ve dolayısıyla asılsız sözde Ermeni soykırımı suçlamalarının çok büyük bir boyuta ulaştığı bir gerçek. Günümüzde 32 ülke sözde Ermeni soykırımını şu veya bu şekilde tanıdı; tanımaların büyük çoğunluğu AKP döneminde oldu. 1960’lardan bu yana yabancı meclis, yönetim, eyalet, şehir kararları da hesaba katılırsa “soykırım”ı tanıma sayısı dünya çapında yaklaşık 200. ABD’de 49 eyaletin aldığı kararlar bu rakama dahil.

 

Bu bilanço Türk ulusu ve Türk geçmişinin haksız olarak yabancı kamuoyu nezdinde çok iğrenç bir suçla lekelendiğine işaret ediyor. Türk ulusu ve Türklük bir kuşatma altında.

Dahası, “soykırım”ın tanınması hususundaki “başarısını” daha da ileriye götürmeyi amaçlayan Ermeni tarafı, ek olarak Sevr Antlaşması çerçevesinde toprak istemlerini dayatmaya çalışmaktadır. 

TAZMİNAT TALEPLERİ

2019 yılı sonlarında ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosu’nda alınan “soykırım” kararları ve onu izleyen gelişmeler Türkiye için büyük m?li külfet riski taşımaktadır. Kongre’de alınan kararlar her nekadar Başkan Trump tarafından imzalanmamış ve yasal bir mevzuat doğmadıysa da, önümüzdeki Kasım ayı seçimlerinden sonra durumun nasıl gelişeceği belirsiz. Demokrat partinin başkan adayı Joe Biden Kongre kararlarından sonra başkan olursa “soykırım”ı tanıyacağını açıkça dile getirdi. Böyle bir gelişme Ermeni lobisini ABD federal mahkemelerinde Türkiye aleyhine bireysel ya da toplu tazminat davaları açmaya, gerekirse ABD Yüksek Mahkemesi’ne başvurmaya cesaretlendirecektir.

 

2010 yılında birtakım Ermeni kökenli ABD vatandaşı Ziraat Bankası, Merkez Bankası ve genellikle Türkiye aleyhine California federal mahkemesinde 2 dava açtılar; birinci grup 65 milyon dolar, ikinci grup rakamı belirtilmeyen, ancak milyarca doları tutabilecek tazminat isteminde bulundular. Her nekadar mahkeme 2013’de aldığı bir kararla bu istekleri geri çevirdiyse de, ABD Başkanı’nın “soykırım”ı tanımasından sonra durum değişebilir. Mahkeme, red kararını soykırım savının Yürütme’nin siyasi takdiri altında olduğu argümanına bağladı. Davacılar kararı temyize taşıdılar; temyiz mahkemesi Ağustos 2019’da aldığı bir kararla alt mahkemenin kararını onayladı; gerekçe olarak zaman aşımını belirtti.

 

Ancak zaman aşımı gerekçesi Holokost’da (Yahudi Soykırımı) olduğu gibi soykırım suçlamalarında geçerli olmayabilir. Bu demek oluyor ki, 1915 olayları ABD hükümeti tarafından “soykırım” olarak kabul edilirse zaman aşımı gerekçesi geçersiz olabilir. ABD Yüksek Mahkemesi Mayıs ayında aldığı bir kararla tazminat taleplerinin geriye işleyebileceğine hüküm verdi.

 

İlginçtir ki, Lozan Antlaşması’ndan sonra Türkiye ile ABD arasında yapılan görüşmelerden sonra Türkiye’nin Osmanlı dönemine ilişik ABD vatandaşlarına olan borç sorumluluğu 1937’de nihai çözüme bağlanmıştı. Türkiye o tarihte yaklaşık 900 bin dolar (bugünün parasıyla yaklaşık 24 milyon dolar) ödedi. Bu husus her nedense adı geçen davalarda gündeme gelmedi. Anlaşılılan, Türk tarafını savunan Amerikalı avukatlara Türk hükümeti tarafından bu noktada bilgi verilmedi.

Düşündürücü yeni bir gelişme, Ermeni örgütlerinin girişimleriyle bazı dış çevreler Sevr Antlaşması’nı ileri sürerek Ermenilere tazminat ödenmesi için çağrıda bulundu. HDP Gençlik Meclisi bu çağrıya imza attı

GENÇ BEYİNLERE BASKI

2016’da Almanya Federal Parlamentosu ve 2019’da ABD Kongresi’nde alınan “soykırım” kararları 1915 olaylarının orta eğitim okul müfredatına soykırım olarak dahil edilmesini öngörüyor. Günümüzde Almanya’da bu noktada 2 eyalette, ABD’de 15 eyalette uygulama veya plan var. “Soykırım” önümüzdeki yıl olası Biden Yönetimi’nce kabul edilirse ABD’de bu yöndeki girişimlerin ivme kazanacağı kesin. Öteki ülkelerde de benzer gelişmeler beklenir.

 

Ayrıca geçtiğimiz Mayıs’ta ABD Kongresi’nde onaylanan ve Başkan Trump tarafından imzalanarak yasalaşan yeni bir mevzuata göre okullarda Holokost’a ilişik eğitimlere federal hükümetin parasal yardım yapması öngörülüyor. Yasa her nekadar Holokost ile ilgili ise de, yasanın metninde “soykırım” sözcüğü de geçiyor. Ermeni lobisinin bu yasadan yararlanmak isteyeceği şüphesiz.

Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak yabancı ülkelerde orta eğitim çağındaki Türk ve Türk kökenli genç öğrenciler psikolojik baskı altına girecek, ve hatta bunalım geçirecektir. Bu tür örneklerin olduğu biliniyor. Irkçılığı ve genç beyinlerde aşağılık duygularını kamçılayabilecek bu türk baskılar kabul edilemez.

KARŞILIK GÖRMEYEN GİRİŞİMLER

Ermeni sorununda bugüne değin Türkiye hükümetinin ana çözüm arayışı, tarihçilerden oluşan uluslararası bir komisyonun taplanmasına çağrı yapmak olmuştur. Bu çözüm yolunun zamanı geçmiştir. Yaklaşık 200 “soykırım” kararı aldırmayı başarmış Ermenistan ve Ermeni lobisi, böyle bir çözüm yoluna niye sıcak baksın? Her yıl 24 Nisan’da Sn. Tayyip Erdoğan tarafından Türkiye Ermeni topluluğuna gönderilen taziye mesajları da beklenen semereyi vermemiş, ne Ermenistan ve ne de Ermeni lobisinin tavırlarında bir yumuşama olmamıştır.

Aynı şekilde, bütün masrafları Türkiye hükümetince karşılanmak üzere Van Gölü’ndeki Akdamar Klisesi’nin onarımını teşhir etmeyi amaçlayan bir serginin 5 Kasım 2019’da New York’da açılması da hiçbir yarar sağlamadı. Sergide 88 fotoğraf teşhir edildi; bir düzineden fazla Patrikhane dahil Türkiye Ermeni ileri gelenleri ABD’ye getirelerek misafir edildi. Ne ki, olayı alay edercesine lanse eden bir Ermeni haber sitesine göre ne ABD Ermeni klisesi ve ne de Ermeni sivil toplumundan tek bir temsilci sergiye katılmadı. http://www.thecaliforniacourier.com/armenians-fly-from-istanbul-to-new-york-to-participate-in-turkish-propaganda/

“Jest” denilebilecek bu girişim, yaklaşık bir ay sonra ABD Senatosu’nda yapılan “soykırım” oylamasında da tek bir oyu etkilemedi.

Daha da vahimi, 10 Ağustos’da, Sevr Antlaşması’nın 100. yılında, Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian ve Başbakan Nikol Pashinyan bu antlaşmanın h?l? hüküm sürdüğünü savladılar. Aynı görüş, daha sonra birtakım Ermeni örgütlerinin düzenlediği bir panelde dile getirildi. Lozan’ı görmezden gelen bu özlemden anlaşılıyor ki “Batı Ermenistan” toprak hayalleri ölmüş değil.

ATILABİLECEK ADIMLAR

Bugünkü aşamada Ermeni sorununda yapılması gereken, bu sorunu bir devlet politikası olarak benimsemek ve “soykırım” suçlamalarına bir seferberlik anlayışıyla karşı koymaktır. Pasif, reaktif davranışlardan proaktif girişimlere geçilmeli, ve organize bir yaklaşımla Türk tezi çeşitli yollar ile dünya kamuoyuna anlatılmalı.

1915 olaylarının 1948 Birleşmiş Soykırım Sözleşmesi uyarınca bir soykırım olmayıp toplumlararası bir kırılma olduğu, savaş koşullarının her iki tarafa da büyük zayiat verdiği, tehcir nedeniyle iddia edilen 1,5 milyon Ermeni kaybının mantık dışı, insafsız bir yalan olduğu, ve bunun yanı sıra sadece Anadolu’da yaklaşık 520 bin sivil Müslüman halkının Ermeni milisleri tarafından katledildiği, bu hususun Batı kaynaklarında söz edilmediği, ve uluslararası hukukun Türk tezinin tarafında olduğu, bütün çıplaklığı ile dünya kamuoyuna yansıtılmalıdır.

Böyle bir “seferberlik” için Dışişleri Bakanlığı’na bağlı, en az Genel Müdürlük düzeyinde özel bir kurumun oluşturulması, gereken bütçenin sağlanması, ve faaliyetlerin bu kurumun yönetiminde yürütülmesi önem taşımaktadır.

Faaliyetler ana hatları ile şunlar olabilir:

1.      1915 olaylarının ve geçmişinin orta ve lise eğitim programına sokulması. (Türk halkı Ermeni sorununda genellikle bilgi yoksunu).

2.      Ermeni sorununda akademik çalışmaların teşviki, bu konuda konferanslar düzenlenmesi, uzman kişilerin yurtdışı toplantılarına katılımının desteklenmesi, Türk öğrencilerine bu bağlamda burs sağlanması.

3.      Türk akademisyenleri tarafından Ermeni sorunu konusunda yazılan kitap, yazı, vb.lerin yabancı akademik dergilerde yayınlanmasının teşviki.

4.      Türk tezini dünya kamuoyuna yansıtmayı amaçlayan, başta İngilizce olmak üzere yabancı dilde yayım yapan internet bilgi ve haber websitelerinin oluşturulması. (Günümüzde İngilizce yayım yapan 7-8 Ermeni haber websitesi var).

5.      Gn. Kurmay ATESE arşivi dahil, Ermeni sorununa ilişik devlet arşivlerinin internet ortamında araştırmacılara ve kamuoyuna açık olması.

6.      Ermeni sorununa ilişik Türkçe ve İngilizce belgesellerin yapımı ve Türk ve yabancı kamuoyuna gösterilmesi.   

7.      AB ülkeleri ve ABD başta olmak üzere, Konsolos ya da Başkonsolos olarak atanacak kimselerin bu atamalardan önce Ermeni sorunu konusunda özel kurs görmesi.

8.      Bu konsoloslukların bulunduğu yörelerde yaşayan Türk ve Türk asıllı kimseler ve sivil toplum kuruluşları (STK) ile Ermeni sorununa ilişik işbirliği kurması, onları bu konuda örgütlenmeye ve etkinlikte bulunmaya teşvik etmesi, gereğince özel konferanslar düzenlemesi.

9.      Ermeni sorununda seçkin, birikimli TBMM mensuplarının arada bir ABD gibi önemli ülke parlamenterleri ile temasta bulunması.

10.  İsrail’e dönük dış siyasetin daha dostane bir düzeye getirilmesi. (ABD’deki Yahudi lobisi Ermeni sorununda daha önceleri Türkiye’yi destekliyordu).   

11.  1973’den bu yana Ermeni terörüne kurban olan Türk diplomatları ve ailelerini saygıyla anan bir anıtın Ankara’da uygun bir yerde dikilmesi.

12.  Yargı yönteminin ciddi bir seçenek olarak değerlendirilmesi.

Yukarıda belirtilenler genellikle uzun vadede sonuç verebilecek atılımlar. Kısa vade için yargı yöntemi ön planda.

YARGI YÖNTEMİ

Yargı yöntemi bireysel, toplumsal (STK’lar), ya da devlet kapsamında ele alınabilir. Bireysel ve toplumsal girişimler, “soykırım” suçlamalarının haksız ve kasıtlı bir karalama olduğu gerekçesiyle yabancı ülkelerde açılacak tazminat davaları olarak mülahaza edilebilir. Devlet kapsamında yapılacak girişimler “soykırım” kararlarının hukuksal olarak kabul edilemez, büyük bir çarpıtma olduğu esasına dayanmalı. Yabancı parlamentolar, yönetimler, vb. tarafından alınmış “soykırım” kararları tümüyle siyasi nitelikte olup hukuksal açıdan geçersizdir. Ancak bu kararların şu veya bu yolla geriye çekilmesini beklemek, gerçekçi bir yaklaşım değil.

Yapılması gereken, Ermeni sorununun esas itibarı ile Türkiye ile Ermenistan arasında bir anlaşmazlık olduğu yaklaşımıyla konunun Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) taşınması. Soykırım Sözleşmesi’nde (Madde 9) böyle bir yol öngörülüyor. Ancak UAD’da ele alınan bir davada taraf ülkelerin önceden bu davaya rıza göstermesi gerekiyor. Türkiye böyle bir davanın UAD’da ele alınması için Ermenistan’a çağrıda bulunmalı. Ermenistan, güveni olmadığı için büyük bir olasılıkla böyle bir çağrıya sıcak bakmayacaktır; bu durum Türkiye için dünya kamuoyu nezdinde büyük bir kazanım olacaktır.

Bir seçenek, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler aracılığı ile 1915 olaylarına “soykırım” sıfatının yapıştırılmasının hukuk açısından doğru bir yaklaşım olup olmadığı hususunda UAD’dan görüş talep etmesi.

SONUÇ

Ermeni sorununda bugüne gelen durum ağırlıklı olarak Türkiye’nin aleyhinde. Yine Ermeni haber sitelerinden öğrendiğimize göre Türk hükümeti lobicilik maksadıyla ABD’de milyonlarca dolar para harcıyor; lobicilik genel anlamda olup Ermeni sorunuyla doğrudan ilgili değil, ve bu noktada bir fayda sağladığı da büyük bir soru işareti. Yapılacak olan, bir seferberlik yaklaşımıyla hükümetin kendine özgün, proaktif, yeni bir politika geliştirmesi. Uzun vadede atılabilecek adımlar olduğu gibi kısa vadede yargı yöntemi ön planda ele alınmalı. Yargı yönteminde Türkiye yıllarca çekingen davrandı; bu çekingenliğin Türkiye’ye herhangi bir çıkar sağladığı söylenemez. Sorun müzminleşmiştir.

Altını çizmek gerekir ki, 1915-1916 Osmanlı divan-ı harp yargılamaları dahil tarihi gerçekler, tehcir sürecinde Ermeni mültecilerin yaşadığı zülum ve kırılmalarda hükümetçe kötü bir niyetin veya kastın olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İngilizlerin yürüttüğü 1919-1921 Malta Yargılaması da aynı sonuca işaret etmektedir. Bu bakımdan zülum ve kırılmaların “soykırım” olarak lanse edilmesi Soykırım Sözleşmesi’ne ters düşmektedir. İl?veten, Sözleşme’nin 6. maddesinin açıkça şart koştuğu, “soykırım”ı tescil eden tek bir geçerli yargı kararı yok.

2003 Avrupa Adalet Divanı hükmü, 2013/2015 AİHM İsviçre-Perinçek, ve 2016 Fransa Anayasa Konseyi kararları da “soykırım” konusunda Türk tezini desteklemedir.

Ermeni tarafının zora gelince gündeme getirdiği 1919-1920 Osmanlı yargı kararları – geriye dönük olmaları bir yana - işg?l altında hüküm veren ve inanırlığı olmayan “kanguru mahkemesi” kararlarından öteye gitmeyen kararlardır.

Ermenistan, soykırım iddiasını kanıtlamada güveni olmaması nedeniyle bugüne dek yargı yoluna gitmekten çekinmiş, onun yerine etnik lobisini de yanına alarak propaganda yöntemini yeğlemiş, ve bu noktada başarılı olmuştur. Bilindiği kadar Ermenistan para karşılığında lobicilik yapan yabancı şirketleri istihdam etmemektedir. Gücünü kendi faaliyetlerinden ve Ermeni diyasporasından almaktadır. Diyasporanın büyük parasal güce sahip olduğu ve çok sistemli çalıştığı bilinen bir gerçek.

En son olarak altını çizmek gerekir ki, Ermeni sorununda günümüzdeki olumsuz konjüktürün sorumlusu yalnız hükümet değildir. Yurt dışında yaşayan Türk topluluğunun da bu noktada büyük sorumluluğu olmuştur. Ermeni diyasporasının aksine Türk diyasporası bu güne dek bu noktada genellikle pasif, hatta duyarsız kalmıştır. Büyük bir özveri ile gayret gösteren yurtseverlerin sayısı çok az. Bu pasifliğin başlıca nedeni, Ermeni sorununun Türkiye’de eğitim programının dışında olmasından kaynaklanan bilgi ve motivasyon yoksunluğu.

DR. FERRUH DEMİRMEN



Yazarın Son Yazıları