Olaylar Ve Görüşler

Koca Yaşar Kemal

04 Şubat 2015 Çarşamba

Yaşar Kemal’e önce Kadirli halkı ‘Koca’ lakabını uygun görmüş, sonra tüm halkımız bu sivil rütbeyi ona yakıştırmıştır. Bu takdirin içinde elbette başarının, yoksullar için yapılan mücadelenin, sözünün arkasında Toros Dağları gibi durabilmenin ve güven vermenin payı vardır.

 

‘Koca’ rütbesi ya da ‘lakabı’ devlet adına verilen resmi rütbelerden ayrı, halkımızın en büyük takdirini kazanmış olanlara verilen onurlu bir lakaptır. Koca Ragıp gibi paşa askerlere, Koca Yusuf gibi başpehlivanlara nasıl ve niçin verilmişse Çukurova’da yetişen büyük yazarımız Yaşar Kemal’e önce Kadirli halkı bu lakabı uygun görmüş, sonra tüm halkımız bu sivil rütbeyi ona yakıştırmıştır. Bu takdirin içinde elbette başarının, yoksullar için yapılan mücadelenin, sözünün arkasında Toros Dağları gibi durabilmenin ve güven vermenin, yıllar boyunca süren özverinin ve insanseverliğin ve içtenliğin payı vardır. Bu içtenlik karşısında ondan yaşça küçük olanlar bile ona ‘Koca Yaşar Kemal’ diyebiliyorlar.
Hemite köyünde camide babası öldürüldükten sonra dul kalan annesi ile Kadirli’ye yerleşen yoksul ailesi Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirmesini sağlayabilmiş ve ortaokul için Adana’ya gönderebilmiştir.
İlkokul sıralarında şiir yazmaya başlayan Yaşar Kemal, ortaokul öğrencisi iken Adana Halkevi’nde folklor araştırmalarına başlamış, okul giderlerini kendisi sağlamaya devam etmiştir. Daha önce ırgatlık ve su bekçiliği yapmıştır. Adana’da yaşayan Abidin Dino ve ailesi ile tanışmıştır. Siyasi bilincine onların katkısının da olduğu söylenir. Adana 2. Ortaokulu’nu bırakmak zorunda kalan Yaşar Kemal, yoksul halkın dilekçelerini yaza yaza sonunda dilekçe yazılan bir dükkânda çalışmaya başlamıştır.
Kadirli’de Hacı Ali Çavuş’un dükkânı tartışma salonuna dönüşmüş, esnaf takımı, toprak ağaları, köylüler burada, o sırada güncelleşmiş olan toprak reformunu tartışmaya başlamışlardır. Kadirli’de Belediye Başkanlığı yapmış Emin Ağa ile yapılan tartışmada komünizm propagandası yaptığı ihbarı üzerine hazırlanan iddianame ile Kozan Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklanan Yaşar Kemal, üç ay tutuklu kalmıştır. Tartışmaya tanık olan babam Bolat Mustafa savunma tanığı olarak verdiği ifadesinde, Yaşar Kemal’in toprak reformu istediğini ve suç işlemediğini bildirince mahkeme tahliye kararı vermiş, sonunda bu suçtan beraat etmiştir.
Ancak Kadirli’de kasaba baskısı ile aleyhine mitingler yapılmış, silahlı tehditler ve baskılar artınca babamın telkini ile İstanbul’a yönelmiştir.
Önce havagazı memurluğu görevinde bulunmuş, bu sırada daha sonra evleneceği Tilda Hanım’la tanışmıştır. Şiirden düzyazıya geçme nedeni olarak da Nâzım Hikmet’in çoğunu ezberlediği şiirleri yüzünden vazgeçtiğini önceden açıklamıştı.
Bu sırada yayımladığı ‘Bebek’ öyküsü büyük ilgi çekmişti. Cumhuriyet gazetesinde
Memleket Haberleri’nde ona görev verildi. Yıllarca gazetede çalıştı.
Gazetede ilginç röportajları ve başarısı devam ederken ‘İnce Memed’ romanı yayımlandı.
Bu roman ülkemizde ve yurtdışında yabancı dillerde büyük hayranlar kazandı. Sonradan yazdığı öyküler ve romanlar ününe ün kattı. Bu büyük ününe rağmen kendisine yabancılaşmadı.
Ancak sıkıyönetimlerde, ağır ceza mahkemesinde ve basın mahkemesinde yargılanmaları yıllar yılı devam etti.
Savunmalarını ben üstlendim. Tüm anıları içinde bu davaları ve savunmaları yazacağım. Savunmalarını yaptığım iki davada aklandı...
Kadirli’de devrimci mücadeleye başlarken, tek başına nasıl direndiğinin tanıklarından biri olmuştum. Direnmesi bugüne kadar sürdü. TİP’e beni de kayıt ettirmişti. Kayıt evrakında, kendisinin, Mehmet Ali Aybar’ın ve Behice Boran’ın imzaları vardı. Birlikte katıldığımız eylemleri anlatmak istiyorum.
Kadirli’de bu yola nasıl baş koyduğunu, nasıl korkmadığını, yılmadığını, dönmediğini ve ‘Koca’ unvanını halkımızın ona anasının sütü gibi nasıl helal ettiğini bildiğim için, ilk yazdığı şiirlerden birini yurtseverliğinin ilk delillerden biri olarak okuyucularla paylaşmak istiyorum. İlkokul günlerinden beri unutmadığım şiirin son dörtlüğü ile ve saygı ile Koca Yaşar Kemal’i anıyorum. Sağlığına kavuşmasını diliyorum.
“Gökcel’im der ki ne çıkar
Varsın ağlasın nazlı yar
Koç kurbanlık bir canım var
Yurt uğruna yurt uğruna.”  

MÜŞÜR KAYA CANPOLAT Avukat

 

-

 

Müjde: Kişisel Verilerimiz AKP Korumasında!

‘Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı’ 14 Ocak’ta AB Uyum Komisyonu’ndan geçti; sonra Adalet Komisyonu’na gitti; gelecek haftalarda da genel kurulda tartışılacak. Tasarının genel yaklaşımı, kişilerin/yurttaşların kişisel verilerini korumaktan ziyade, bu verileri toplayan ve işleyen devletin ve şirketlerin hak ve hukukunu korumaya yöneliyor.

 

Türkiye’de uzun yıllardır kişisel verilerin korunması hakkında bağımsız bir yasaya ihtiyaç var. Uluslararası sözleşmelere konulan imzalara ve AB uyum sürecine rağmen bu ihtiyaç karşılanmadı. AKP bu eksikliğin başlıca sorumlularından. Çünkü 1995 tarihli AB Direktifi’ne uymama rekoru onda. Üstelik 12 Eylül 2010 referandumuyla anayasanın 20. maddesine bu yönde bir hüküm eklenmiş olmasına rağmen. Şimdi önümüze getirilen tasarı ise, “böyle geleceğine biraz daha bekleseydi” denilebilecek türden.
“Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı” 14 Ocak’ta AB Uyum Komisyonu’ndan geçti; sonra Adalet Komisyonu’na gitti; gelecek haftalarda da genel kurulda tartışılacak.
Bu tasarının gerekçesinde, 1995 tarihli AB Direktifi’ne uyumlu hazırlandığı söyleniyor; ama bu iddia lafta kalıyor. Daha önemlisi, AB’de halen hazırlanmakta olan “Genel Veri Koruma Regülasyonu”nun yanından bile geçemiyor. Üstelik, AKP Türkiyesi’nin insan hakları, özgürlükler ve kişisel verilerin manipülasyonu bağlamında çok kötü bir sicili oluşmuşken. AKP döneminde, yolsuzluk yapan siyasilere ait somut veriler görünmez kılınır, buna karşılık sahte CD kayıtlarına dayalı iddianamelerle TSK gibi kurumların, çok sayıda aydının, gazetecinin, bürokratın özgürlükleri ve itibarlarıyla oynanabilirken. Kişisel mahremiyetlerin ihlali üzerinden her türlü siyasi şantaj yapılabilirken.
Peki, tam da bu talihsiz konjontüre denk gelen bu tasarı, acaba bu olumsuzluklara son vermeyi mi amaçlıyor, yoksa devletin dilediği gibi veri toplama ve işlemesini kolaylaştırıcı/meşrulaştırıcı bir işlev mi üstleniyor? İzleyen ayrıntılar üzerinden yanıtı size bırakalım.
Tasarının genel yaklaşımı, kişilerin/ yurttaşların kişisel verilerini korumaktan ziyade, bu verileri toplayan ve işleyen devletin ve şirketlerin hak ve hukukunu korumaya yöneliyor. Üstelik şirketlere ciddi kısıtlama ve yaptırımlar getirilirken kamuya geniş istisnalar tanınıyor.
Tasarıda her koruma maddesinin peşine istisnalar sıralanıyor. “Kişisel veriler, ilgili kişinin açık rızası olmadan işlenemez” (m.5) denildikten sonra istisnalar geliyor. “Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi yasaktır” mı deniliyor (m.6); hemen peşinden geniş istisnalar sökün ediveriyor. “Kişisel veriler, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın üçüncü kişilere ve yurtdışına aktarılamaz” (m.8) denilip hemen istisnalara geçiliyor.
Bitmedi. Madde 15’te “Kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzelkişiler, veri işlemeye başlamadan önce Sicile kaydolmak zorundadır” hükmünden hemen sonra “Kurul tarafından, Sicile kayıt zorunluluğuna istisna getirilebilir” denilerek sistemin en önemli unsuru olan “veri sorumlusu” denetim dışına çıkarılabiliyor. Oysa yedi üyesinin tümü Bakanlar Kurulu tarafından atanan “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” (m.20) bağımsız olmadığı için bu düzenlemeyle tüm veri koruma sisteminin içi boşaltılmış oluyor.
Ama gene de bu yaklaşımın doruk noktasını, sadece bir maddeye değil Tasarının tümüne “istisnalargetiren 24. madde oluşturuyor. Bu maddeyle, Emniyet, jandarma ve MİT’in kişisel verileri istihbari amaçla toplama ve işleme eylemleri bu yasa kapsamı dışına çıkarılıyor! Aynı maddede, “kişisel veri işlemenin, suç işlenmesinin önlenmesi için gerekli olması” şeklindeki istisna, “İç Güvenlik Tasarısı”nda yer alan “önleyici yakalama” gibi bir diğer niyet okuma düzenlemesiyle koşutluk taşıyor. Her türlü keyfiliğe ardına kadar açık olan bu istisnalar adeta tasarının esas çıkarılış amacını belirliyor. Kişileri fişleme uygulaması zaten ürkütücü boyutlardayken, buna bir de hukuksal meşruiyet kazandıracak olan bir yasa, kişi hak ve özgürlükleri üzerinde çok ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Sonuç olarak, kişisel verilerin korunmasından ziyade bunları devlet adına bir araya getirmekle ilgilenen bu devlet merkezci tasarı, AB Direktif ve Regülasyonu ile anayasanın 20. maddesine uyum kaygısı taşımayan, ayrıca anayasanın temel hak ve özgürlükleri düzenleyen 12, 13 ve 15. maddelerine, kişinin dokunulmazlığını düzenleyen 17. maddesine aykırılıklar içeren, keyfiliklere açık, tam da AKP’nin kurmak istediği baskıcı istihbarat devletiyle uyumlu bir düzenleme olarak sırasını bekliyor.  

OĞUZ OYAN AB Uyum Komisyonu Başkan vekili, CHP İzmir Milletvekili

 

-

 

Darbeler Diyarı Türkiye

Dar-ı darbe ya da Darbe-i hükümet diye tasarladığım yazıya Osmanlıca kaynak ararken, darbe-i cenah, darbe-i hasar, darbe-i himmet vb. öyle örnekler buldum ki ülkemiz bir darbeler diyarı olmalı. Darbe, basında sıkça okuduğumuz “darp”tan (vurup kırmak, dövmek) geliyor ama yer-yurt anlamındaki “dâr” ile ilgisi yok. Diyar ise dâr’ın çoğulu. Darbelerle diyar buluşunca başlık “Darbeler Diyarı Türkiye” oldu.

Darbeler diyarı
Dünyayı “savaş ile barış” ülkeleri olarak ikiye bölen İslama göre, laik Türkiye ne darü’l harp (savaş) ne de bir darü’l İslam (barış) ülkesidir. Laik Türkiye, yarım yüzyılda bir “darbeler diyarı”na dönüştü. Yaklaşık onar yıllık aralarla:
1950 Demokrasi darbesi, 27 Mayısçıların Anayasa darbesi, 68 kuşağının Tek Yol Devrim darbesi, Silahlı Kuvvetler’in 12 Mart darbesi, teknolojinin Kültür Şoku darbesi, sıkıyönetimin 12 Eylül / Türk-İslam Sentezi darbesi, Sovyetler Birliğinden sonra sırada Türkiye var darbesi, Turgut Özal’ın partiler üstü Dört Eğilim darbesi, medyada İletişim Devrimi darbesi, Erbakan Hoca’nın Milli Görüş darbesi, 28 Şubat’ın Postmodern darbesi, Kemal Derviş eliyle kurulan AKP-Gülen ortaklığının Yeni Demokrasi darbesi, ABD’nin Globalleşen Dünya vb. sosyal ekonomik darbeler birbirini izledi.
AKP-Gülen ortaklığının giriştiği kumpas darbeleri: Cumhuriyetçi TSK’yi kışlasına sokan Balyoz, Ergenekon, Casusluk davaları dünyada ilk ona girecek bir Büyük Türkiye söylemi, darbelerden yakınan AKP’nin, Gezi olaylarını polis gücüyle bastırması, “Yoksulluk, Yolsuzluk ve Yasaklar” (3-Y) vaadiyle gelen AKP’nin yeni anayasa yapımını ertelemesi, sorunların sorumluluğunu dış mihraklara ve paralel yapılara yüklemesi vb. Ancak 2014 seçimlerine giderken ülkede açıklanan 17/25 kanıtlarının örtülmesi AKP hükümetini sarstı. Erdoğan- Cemaat ortaklığı dağıldı.

Manşetler ve satırbaşları
Eğitim ve din şûraları; dil, bilim ve teknoloji kurultayları; Osmanlıca dayatması; milli “itibar” anıtı AK Saray’da Cumhuriyet mirasının reddiyesi; kozmik, gizli tutulan “Çözüm Süreci”nde devletin birlik ve bölünmezliğine son verilmesi; çevre bilim ilkelerine karşı kentsel dönüşüm ve gökdelen AVM’ler; 17/25 tapelerinin şantaj, montaj ve dublaj olarak inkârı; savcıların açığa alınması; rüşvet paralarının faizi ile sahiplerine iadesi; Yüce Divan kararının bugünlere ertelenmesi; Sanat Kurumu tasarısıyla güzel sanatların özgürlük ve özerkliğine son verilmesi; sigara ve içki kısıtlamaları; Güvenlik / MİT tasarılarıyla, iletişim özgürlüğünün denetlenmesi; çocuk sayısı ve doğum kontrolü kararlarıyla kadın haklarına müdahale edilmesi; borç yapılandırmasıyla yapısal yoksulluğun sürdürülmesi; YÖK ile yükseköğretimin özerkliğine son verilmesi; erklerin ayrılığı yerine birliği; Diyanet İşleri hutbe ve fıtrat yorumları; hâkimiyet Allah’a mahsustur söylemi ve devletin akıl, bilim ve laiklik ilkelerine aykırı eylemleriyle, AKP’nin laik Cumhuriyetin yasalarını, anayasa, hukuk ve adaleti askıya alan darbelerini yaşıyoruz. Bir yatıp kalktık ki Türkiye yok oluyor. Ersin Kalaycıoğlu yorumuyla 3. Abdülhamid rejimi kuruluyor.

Cumhuriyeti savunma görevi ve sorumluluğu
Ortadoğu’da canlı bomba intiharlarını en az onaylayan Türkiye’de, sınırlarındaki IŞİD’ci terörü serbestçe destekleyen inanç sahipleri var (Harris; İnancın Sonu). Ülkeyi on yıl yöneten Cemaat ortakları, savaş ülkesi olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmayı ilahi bir görev saydılar, yasalarımıza göre meşru olmayan eylemlere giriştiler. Bernard Lewis’in “Kutsal savaş, kutsal olmayan terör” adını verdiği karşı darbeler, laik Cumhuriyeti sarstı ama yıkamadı. Hatta ters tepti. Yurttaşları uyardı, varlık ve tarih bilincini uyandırdı, yeniledi. Sonuç olarak, 2015 genel seçimlerinde yöneticileri değil, ülkemizin geleceğini ve kaderini seçeceğiz:
Demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti mi, yeni bir Osmanlı Hanedanı mı?
_______
Lewis, Bernard. Crisis of Islam: Holy War and Unholy Terror. Viking 2003. (İslam Krizi: Kutsal savaş ve kutsal olmayan terör.)  

 Prof. Dr. BOZKURT GÜVENÇ



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları