Feyzi Açıkalın

Hekimlerden neden nefret ederler?

21 Kasım 2020 Cumartesi

Türkiye sağcılığının utangaçlıkla, belki de zamanı gelmediğine inanarak ertelediği bütün nefret duyguları 12 Eylül darbesi generallerince dillendirilmişti. Bunların en önemlilerinden birisi tıp doktorlarına karşı geliştirilen söylemlerdi.

Kenan Evren’in, mecburi hizmete zorladığı hekimleri, kaçmasın diye köylülerden ağaca bağlamasını istemesiyle gelişen söylemler, Sağlık Personel Yasası’nın iptal edilmesiyle eyleme dönüşmüştü. Hekimlerin itibarsızlaştırılması böyle başladı.

Sonrası geldi. Dünyayı ve ülkemizi kasıp kavuran salgına karşı en amansız mücadeleyi sürdüren hekimlerin, COVID-19’un meslek hastalığı sayılması yolundaki isteminin ısrarla reddedilmesi, sağcının nedeni belirsiz düşmanlığının en son aşaması oldu.

Aslında düşmanlığın, nefretin nedeni belliydi… Hekimler hem kültürel hem de sınıfsal olarak onlardan ayrılıyorlardı. Bu anlamda onlarla mücadele edilmeliydi.

Hekimlerin İstanbul gibi metropollerdeki sağlam mesleki örgütlülüğü, kentin diğer demokrat sivil örgütleriyle baskı, zorbalık ve hukuksuzluğa karşı her alanda dayanışma içinde oluşu sağcıyı ezelden beri tedirgin etmekteydi.

Sağcı, ahireti yani ölüm sonrasını esas alan bir geleceğe dair hazırlık içinde olduğu izlenimini verirken, tıp doktorundan ömrünü uzatmasını da istemekteydi. İçinde yaşadığı bu büyük çelişkinin, muhatabı olan hekim tarafından anlaşılıyor olmasına da dayanamıyordu.

Taşradan farklı olarak, İstanbul gibi metropollerde özgünleşmiş tıp hizmetlerinin fiyatlandırılışının Batı ülkelerindekine yakın oluşuna kızgındı belki de. Vergisiz, kolay ya da yalnızca komisyona dayalı kazançlarına rakip bile olamayacak hekimlik ücretlerini kıskanıyordu.

Sağcının, bir hasta olarak en kırılgan ve muhtaç olduğu bir anda, hekimin üstünlük alanı olan hastane ya da üniversitedeki personeli tarafından gördüğü saygıya tanık olması, rahatsız ediciydi mutlaka.

Hele o “hocam” kelimesi yok mu? Hocam, saygının ötesinde bilginin getirdiği üstünlüğün başkalarınca da teslimiyeti olmalıydı. Oysa sağ cenahın alışık olduğu, “reis, patron, şef” gibi betimlemeler daha çok fiziksel, yapay “yüceltmelere” dayanıyordu.

Sonra, yine büyük şehirlerde ya da hastanelerde, ayrı eğitim bile görseler sağlık kadrosu bir bütün olarak mücadele vermekte, haklarını korumaktaydı. Adı konmamış bir mesleki karşı koyuştu bu.

Doktorluk halkla en yakın temasın sağlandığı meslek dallarından biriydi. Yani donanımlı, kültürlü, akıllı, söylev niteliği ve inandırıcılığı güçlü bir hekimin karşısındaki, ona o anda şükran duyguları içinde olan hastasını bilinçlendirmesi işten bile değildi.

Taşrada durum biraz farklıydı. Orada hekimlerin mesleki örgütlülüğü, taşra insanının çıkar bağımlılığı açısından daha sorunluydu. Ama özellikle bölgenin yerlisi olan hekim, orada hem kültürel hem de sınıfsal olarak ayrıcalıklıydı. Bunun yanında emek yoğun çalışarak halkla yakın temasta olabilmesi, onu siyaseten de üstün kılıyordu. Bu da önlem alınması gereken bir tehlikeydi.

İşte onun içindir ki, Türkiye kırsalında hekimlere büyük iş düşmektedir. Ülkenin içinde olduğu durumun vehametini, hekimliğin onlara getirebileceği “üstencilik” gösterimine girmeden, emek yoğun-bilgi yoğun çalıştığı için aynı zaman da üyesi de olduğu sınıfa önderlik ederek de göstermelidir. Akademisyen Fatih Yaşlı hocanın dediği gibi kültürel kimliği bir tarafa bırakıp, sınıfsal kimlik altında barışılmalı, işbirliğine gidilmelidir. Yoksa taşra “taş gibi”, AKP’ye konsolidasyon sağlamaya devam edecektir…


Yazarın Son Yazıları

6,6’lık suistimal 4 Kasım 2020
Depremin getirdiği 1 Kasım 2020
Harç mı haraç mı? 24 Eylül 2020