Ulusal çıkar, kamu yararı, cemaatler ve ‘şirketler’

24 Kasım 2020 Salı

- Köy Enstitülerinden imam hatip lisesi ağırlıklı eğitim düzenine: o mükemmel 1961 Anayasası’ndan her şeyin bir tek kişide toplandığı bir yapıya yavaş yavaş ancak göz göre göre, sivil ve askeri darbelerle getirildik.

Geldik” diyemiyorum, “getirildik” sözcüğü daha uygun: çarpık iç dinamiklerle sömürgeci dış dinamikler, “negatiflerin yığımlı bir biçimde gelişmesine ortam hazırladı”: Gülen cemaati örneğinde olduğu gibi, “dincilerin yabancı devlet örgütleriyle ortak çıkar sağlamaları”, ulusal ortak çıkarların yerini aldı.

Oysa ne olması gerekirdi: “ülkedeki çıkar gruplarının çıkarlarını, demokratik toplumsal örgütlenmeler yolu ile geliştirmeleri”: bu yolla ulusal çıkarların (makro maksimizasyonun) elde edilmesi ve “katılımcı demokrasi çatısı altında sosyal bir refah devletinin kurulması”.

Hıfzı Veldet’ler, Sıddık Sami’ler, Mümtaz Soysal’lar ve daha niceleri tarafından hazırlanan o mükemmel 1961 Anayasası, sivil ve askeri darbelerle, dinciler de kullanılarak, kimi dış güçlerin büyük katkısı ile yerle bir edildi.

Devlet Planlama Teşkilatı’ndan güçlü TBMM’ye: kuvvetler ayrılığından saydamlığa, sivil toplumsal örgütlenmelerden üniversite özerkliğine her alanda, gerçek demokrasinin yolunu açmıştık. Ancak bu aydınlanma ve katılımcı demokrasi yoluna taş koyan kimi iç ve dış odaklar “koalisyon” oluşturarak aydınlık yolu kapattılar. Katılımcı demokrasi yerine, “ulufe ve sadaka düzeninin yolunu açtılar”. Onların “bizim çocukları” ile Gülen benzeri dinciler, gizli koalisyon kurarak işi bugüne kadar taşıdılar.

Ulusal çıkar yerine oligarşik çıkarlar

Kuvvetler ayrılığına dayalı güçlü bir TBMM olsa, 1961 Anayasası’nın getirdiği DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) gibi bir örgüt kısa, orta ve uzun vadeli ekonomik ve sosyal kaynak kullanımını yönetse bugün neleri konuşurduk.

- 1960’lı yıllarda DPT önderliğinde yürütülen Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ya da DPT şemsiyesi altında ilerleyen Güney Antalya Turizm Kalkınma projesini izlerdik.

- Bugün neyi “tartışıyoruz”: deprem ve korona felaketleri karşısında güçleri yerel yönetimlerle birleştirerek sorunları çözmek yerine, “güçleri bölerek, zayıflayarak, sorunlar karşısında çözümsüzlüğe kilitlenerek gerilemeyi yaşıyoruz”.

- Kanal İstanbul gibi çılgın projelerde, “isteseniz de istemeseniz de yapacağız” noktasına geliyoruz.

- Kamu yararı, ulusal çıkar, toplumsal refah yerine, her ne pahasına olursa olsun “iktidarda kalma” bataklığına saplanıyoruz.

Mükemmel 1961 Anayasası’ndan eşi benzeri uygulanmayan tek adam rejimine kilitleniyoruz.

Demokrasi, toplumsal refah, halkın egemenliği ölçütlerimizi bir kenara itip, azgelişmişlik kısırdöngüsü bataklığına saplanıyoruz.

Akılcılık, bilimsel ölçütler, çağdaş toplumsal değerler yok sayılarak 400-500 yıl öncesinin inanç saplantılarına kilitlenen yönetimler, hiçbir zaman halka mutluluk getiremezler.

Kaynakları ele geçirerek kurdukları oligarşik düzen kesinlikle geçicidir, sürdürülemez. Çünkü insanlara ne sosyal, ne ekonomik, ne de siyasal olarak mutluluk sağlayabilir.

Dayandıkları oligarşik otorite, kendisini ayakta tutan kaynaklarını bir süre sonra kesinlikle kaybeder. Ülkeyi “şirket” sanıp yürütmeye kalkanlar, dünyanın “beş büyükten” daha büyük olduğu gibi, 83 milyonluk Türkiye’nin de, bu beş “yerel” şirketten daha büyük olduğu gerçeği ile sonunda yüz yüze gelirler.

Bugün dünkü gibi, Devlet Planlama Teşkilatı görevde olsa, acaba Kanal İstanbul için ne derdi…


Yazarın Son Yazıları