Barış Doster

19 Mayıs, milli dış politika ve yön kaybı

19 Mayıs 2020 Salı

Bugün 19 Mayıs. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmasının 101. yıldönümü. Hepimize kutlu olsun. Salgın hastalık nedeniyle getirilen sokağa çıkma yasağından dolayı evden çıkamadığımız, ay yıldızlı al bayraklarımızla meydanlarda buluşamadığımız bugün, hep birlikte Milli Mücadele’nin dış politikasını ve dış politika mirasını ele alalım. Günümüzde, o geleneğin çok uzağında olduğumuzu unutmadan, tarihsel ve güncel olanı birlikte tartışalım...

Marx, “Her savaş, aynı zamanda bir iç savaştır” der. O nedenle savaşın, hele de savaşla iç içe geçmiş olan devrimin önderi, çok kararlı olmak zorundadır. O nedenle Atatürk, hem emperyalist düşmana hem onun ülke içindeki uzantılarına karşı tetiktedir hep. Gerek dünya, gerek Osmanlı tarihinden gerekli dersleri çıkaran Atatürk, dış politikada da gerçekçidir, akılcıdır. İdeolojik olarak antiemperyalisttir. Tam bağımsızlıkçıdır. Moskova ile dostluğu önemsemiştir. Arap ülkelerinin kendi aralarındaki sorunlara ve içişlerine karışmamıştır. Bölge merkezli dış politikayı savunmuştur. Balkan Antantı (1934), Sadabat Paktı (1937) bunun somut örnekleridir. Bölge ve dünya dengelerini çok iyi gözeterek kotardığı Montrö Boğazlar Sözleşmesi (1936) ve “Hatay benim şahsi meselemdir” dediği, anavatana katılması için her türlü girişimi yapıp ortamı hazırladığı ve maalesef anavatana katılmasını (1939) göremediği büyük diplomatik başarısını da unutmayalım.

İşte böyle bir dış politika felsefesi ve hariciye geleneği vardır Türkiye’nin. Peki, bugün nasıl? İşte bu sorunun yanıtı acı vericidir.

Dış politikadaki yön kaybı

Dış politikanın saptanmasında birinci dereceden etkili olması gereken, Cumhuriyetten bu yana yetiştirdiği yetkin Hariciyecilerle bilinen bakanlık, etkisizdir. Devre dışıdır. Kurumsal belleği ve birikimi yok sayılmaktadır. Çok sayıda büyükelçi, artık bakanlık dışından atanmaktadır ki aralarında başka devletlerin yurttaşı olanlar vardır. Acıdır.    

Dış politikanın saptanmasında, katkısı alınan çok önemli bir kurum, Cihet-i Askeriye de etkisini yitirmiştir. Emperyalizmin uzantısı olan casusluk ve terör örgütü FETÖ’nün verdiği zarar büyüktür. Sonrasında da kurumsal geleneğin tasfiyesi, komuta yapısının bozulması, askeri okulların ve hastanelerin kapatılması, tartışmalar, iç çekişmeler, tasfiyeler, milletin gözbebeği olan milli orduya zarar vermiştir. Son olarak Tümamiral Cihat Yaycı’nın istifasıyla yaşananlarla da, bir kez daha açığa çıkmıştır bu durum.

Dış politikanın saptanmasında, yıllarca önemli bir kurum olarak bilinen Milli Güvenlik Kurulu da işlevini büyük ölçüde yitirmiştir.

Bu savrulma ve yön kaybından, elbette iktidar sorumludur. Ama muhalefet de bundan payına düşeni fazlasıyla almıştır. Yıllarca, dış politika kadrolarının yetkinliğiyle dikkat çeken, çok başarılı Hariciyecileri bünyesine katıp, çok başarılı dışişleri bakanlarını bünyesinde bulunduran ana muhalefet partisi de son günlerde yanlış bir yönelim içindedir. Cumartesi günü bu sütunda yazıldığı üzere, CHP’nin Hariciye kökenli dış politika kurmayı Ünal Çeviköz’ün açıklamaları, bunun kanıtıdır. Parti içinden, eski diplomatlardan, dış politikaya vâkıf emekli komutanlardan, bu alanın uzmanlarından gelen mesajlar da bu acı durumu ortaya koymaktadır.

Partinin, işgal altındaki adalarla ilgili, şimdiye dek izlediği doğru siyasetin tam aksini dillendirmesi, vahimdir. Çeviköz’ün milletvekillerine yolladığı bilgi notunun, partinin yetkili organlarında tartışılmaması; dışişleri bakanlığı yapmış, diplomasi kariyerinden sonra partiye katılmış isimlerden oluşan danışma kurulunda ele alınmaması, endişe vericidir. Çeviköz, bu açıklamayı genel başkanından habersiz yapamayacağına göre, işleyişte bir aksaklıktan öte, anlayışta bir değişim söz konusudur. Mesele de budur.

İktidardan sonra muhalefetin de, Yunanistan işgali altındaki Türk adalarına sahip çıkmaktan vazgeçmesi, üstelik bunu yapan partinin de Atatürk’ün partisi olması, inceden inceye incelenmesi gereken bir durumdur.


Yazarın Son Yazıları