Tutku en çok kadınların işidir

17 Ocak 2021 Pazar

Sevgili okurlarım haftada tek gün yazınca benim açımdan pek çok şey söylenmiş oluyor. Aşı tartışmaları, hain koronanın sınıfsal niteliği ve zenginin dostu olması, 65 yaş üstüne uygulanan faşist yaptırımlar, artık toplu taşımaya da binemiyoruz. Neyse ki gazetem ıslak imzalı çalışmakâğıdımı gönderdi, hiçbir biçimde örtülemeyen yoksulluk, genç işsizliği, kadın cinayetleri, doğanın yok edilmesi, kayak merkezleri, büyük otellerin barlarının açık olup tiyatroların, sinemaların, kahvelerin kapalı olması. Gittiğim pazarda yaşlı, genç kadınların satılamayan meyve ve sebzeleri tek tekayıklayıp poşetlere doldurması. Kısaca say sayabildiğinkadar. Ben de uzundur yazmak istediğim bir konuyu yazayım dedim: Başlığım da oldukça iddialı. Tutku en çok kadınlara yakışır. Tartışmaya açıktır.

Epey zaman önce anladım, “Erkek ya da kadın yazar yoktur, iyi ya da kötü yazar vardır; erkek ya da kadın yönetmen yoktur, iyi ya da kötü yönetmen vardır” diretmeleri boşuna, biz ne yaparsak yapalım cinsiyetimiz, mesleğimizin başına şak diye oturmaya devam ediyor ve belli ki yüzyıllar boyunca yeni biyolojik bir devrim gerçekleşip erkekler de doğurana kadar devam edecek. Öyleyse işin keyfini çıkarmaya bakalım. İşin keyfini çıkarmaya başlayınca, şaşırtıcı sürprizler yolunuzu kesiyor. Bunlardan biri karşıma Ankara’da yapılan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bir belgesel olarak çıkmıştı. Önce adını sevdim, “Tutkuyu Filme Almak”. Belçika’da doğan, Afrika’da, ABD’de büyüyen yönetmenMarie Mandy yapmıştı bu belgeseli. Çok basit bir sorudan yola çıkmıştı. Şu dünyanın kadın yönetmenleri tutkuyu, aşkı ve cinselliği nasıl anlatıyorlar? Erkek yönetmenlerden farkları ne? Fark mı bilmem ama ben şapka çıkardım, belgeseldeki kadın yönetmenler son derece cesur ve acımasızlardı! Tutkunun ve cinselliğin o karanlık labirentlerinde gözü kara dolaşıyorlardı. Bu cesareti, bu gözü karalığı açıkça kıskandım.

Fransız yönetmen Agnes Varda’nın Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz kadın olunur” sözüyle başlattığı film, dünyanın her köşesinde film yapan kadın yönetmenlerin oluşturduğu bir tutku şöleniydi. Kadınlar bütün bildik söylemleri sarsacak görüntülerle herkesi,

kendini ve cinselliğini sorgulamaya davet ediyorlardı. İngiliz yönetmen Sally Potter “Tango Dersi” adlı filminde ellisine yakın bir kadının yirmili yaşlardaki öğrencisine duyduğu tutkulu aşkı, pervasızca görüntülüyor ve yaşından ötürü bu aşktan utanması gerektiği düşünülen kadının, tutkuya ve aşka sarılarak yaşamın en canlı damarlarından birine nasıl dokunduğunu anlatıyor, taraf tutuyor ve kadının bu eyleminde sonuna kadar hakkı olduğunu vurguluyordu. Öylesine cesurdu ki filmin kadın kahramanını da herkese inat, yüzündeki kırışıklıklara bakmadan sapına kadar sahici bir biçimde kendisi oynuyordu. Hayata ve tutkuya ait her şey, kimi Senegalli, kimi Tunuslu, kimi Amerikalı, kimi İtalyan bu kadınların ilgisi dahilindeydi. Politik tavrı ve cesur filmleriyle bildiğimiz İtalyan yönetmen Liliana Cavani’nin ana meselelerinden biri faşizm ve cinsellik arasındaki o ince, bıçak ucu çizgiydi. Faşizmin temel dürtülerini araştıran Wilhelm Reich’ın görüşlerini benimsediğini bildiğimiz Lilian’ın ülkemizde de gösterilen neredeyse vahşi filmi “Gece Bekçisi”nden en sert bölümler bu muhteşem belgeselde su gibi birbiri arkasından akıp gitti. Çocukluğunda Nazi kamplarında, genç Nazilerin cinsel objesi olan genç bir kadın, yıllar sonra rastladığı bir Nazinin arzu objesi olmayı yeniden bu kez gönüllü olarak istiyordu. Anlatılan tüyler ürpertici, ama bir o kadar da insana yakın bir tutku ilişkisiydi. Burada  elgeseldeki bütün kadın yönetmenleri ve onların filmlerini anlatmam olanaksız, arzuyu anlatan o muhteşem görüntülerini de... Yani sözün kısası, bu belgeselde cesareti seyrettim ve kendi sinemamız kendi edebiyatımız adına biraz umutsuzluğa kapıldım. Böylesine cesur olmak bizde mümkün mü? Müslüman bir toplum olduğumuzdan mı, çocukluğumuzdan beri cinsellik ve arzu bize yasaklandığından mı, kendi kişisel tarihimizi örselemekten korktuğumuzdan mı bizde bu cesaret yok? Varsa da çok cılız ve ifşa düzeyinde, tutkunun ve arzunun kadın anlatımı henüz yok. Yani fazlasıyla pembeyiz.. Artık kırmızıya geçmenin zamanı. Bütün utanmalardan ve iç sansür denilen o inanılmaz baskıdan kurtulmanın zamanı. Ve bize sadece ifşa değil, cesur görseller, cesur hikâyeler gerekir.

Yazımı sevdiğim kadın şair Gülten Akın’ı anarak ve ondan bir dörtlük söyleyerek bitirmek istiyorum: “Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi/ Bir şeycik kalmadı -Deneyin lütfen-/ Aydınlığım, deliyim, rüzgârlıyım/ Günaydın kaysıyı sallayan yele/ Kurtulan dirilen kişiye günaydın.”


Yazarın Son Yazıları