Koronayla söyleşi (3)

13 Eylül 2020 Pazar

Gece yarısı kapı hızlı hızlı vuruldu, telaşla kalktım kapıyı açtım, karşımda acayip bir varlık var, kocaman gözleriyle bana bakıyor, şaşırdım; o zaman varlık “Merak etme benim korona” dedi, “Yeni bir forma geçiyorum o yüzden tanımadın, sana söyleyeceklerim var, acil”. Ben hâlâ şaşkınlığımı atamamıştım; o, içeri girdi ve bir koltuğa oturdu, “Yaz” dedi “yaz.” Emir büyük yerden başladım yazmaya.

Önce şikâyetlerimizi dile getiriyorum: Siz bizim çocuklara kötü örnek oluyorsunuz”, “Nasıl yani?” “Şöyle, bizim yaşamamız için insan bedenine girmemiz ve en çok da akciğerde tutunmamız gerek. Bu bizim işimiz, biz yaşlı koronalar ülkelerin kuytularında tutunacak insan bedeni ararken, sizin ülkenizde kuytularda dolaşmak ne demek, akın akın önümüzden geçiyorsunuz, tabii bizim çocuklar da hemen pat diye akciğerlere geçiveriyorlar. Yani avcılık yeteneklerini geliştirmiyorlar. Oysa hayatta kalmamızın birinci önceliği avcılık, yeni kuşaklar bunu bilmeden, öğrenmeden nasıl gelişecekler? Söyle bana?  

Bir de şu müzik meselesine itirazımız var. Bütün gün çalıştıktan sonra artık işimizi bitirmiş dinlenme zamanlarımız gelmiş, kapıların önünden geçerken duyduğumuz her şarkı bizi çok heyecanlandırıyor. İşimiz bittiği için sadece bir köşede şarkı dinlemek istiyoruz, şarkılar bizi başka ülkelerdeki akrabalarımıza, sevdiklerimize götürüyor. Tam dalıp gitmişiz, pat müzik kesiliyor. Sevincimiz kursağımızda kalıyor.” 

Korona haklı, bazı ülkelerde örneğin Afganistan’da müzik yasak. Yakında bizde de tümden yasaklanacağından korktuğumu söylüyorum. Korona, “Bu endişende yalnız değilsin, biz neler gördük” diye devam ediyor. “Bu arada sana geçmiş olsun diyemedim, aklımdan uçmuş gitmiş, geçmiş olsun o kadar linç edildin ki, bir kısım e-maillere acayip kızdık ama sana ‘bunak karı’ demiyorlar mı bastık kahkahayı. Neyse ben şikâyetlere devam ediyorum:  

Hepimizin şaşırdığı bir olay, sizin şu düğün merakınız, öyle olaylara tanık olduk ki donup kaldık. Bak bir tanesini anlatayım. Amcamız korona hastası, hastanede yatıyor. Bir gece yarısı birkaç kişi hastanedeki odaya sessizce girip, amcamızı giydirdiler, sonra da bir tekerlekli sandalye bulup uçurdular, benim de dilim kötüleşmeye başladı, yani hastaneden çıkardılar. Takip ettik, amcamızı bir açık hava düğününe götürdüler, başköşeye oturttular ve olmadı daha sonra kollarından tutarak milli dansınız halay çekmeye zorladılar, amca bir anda soluksuz kalıp yere düştü. Hayda! Gelsin ambulanslar, düğündeki herkes karantinaya alındı. Bu arada düğün sahibi epey bir para cezası ödedi. Biz de merak ediyoruz bu düğün merakı nereden geliyor, neyse ki bizim yeni kuşak hemen yanıtı buldu. O gün gelin ve damat için çok önemliymiş, kısaca her canlı bir gün için de olsa kendini prens ve prenses gibi hissetmek ister, anlaşılır bir şey. Ama işin bir de maddi yanı var, gelinin elindeki torba, altınla dolmalıymış. Bizim Afrika’da yaşama tutunmaya çalışan akrabalarımız anlattı, altın madenlerinde yorgunluktan, açlıktan yere düşüp ölen öyle çok insan görmüşler ki artık dayanamayıp madenlerden koşar adım uzaklaşmışlar.” 

Korona heyecandan nefes nefese kalmış benden bir bardak su istiyor, hemen veriyorum. Bana bakıp “Sen de” diyor, “ilginç hikâyeler olur, keyfin mi yok, ağzını anca açıyorsun ama haklısın çok hırpalandın. O zaman ben hikâyelerime devam edeyim. Yer hangi kentiniz unuttum, B harfiyle başlıyordu. Burada evlerinde tedavi edilen 92 koronalı hasta, evde oturmaktan acayip sıkılmışlar ‘nasıl olsa hepimiz hastayız öyleyse bu ahir ömrümüzde hep birlikte bir piknik yapalım’ demişler. Ve ormana gidip sazlı sözlü bir piknik yapmışlar. Sonucu merak ediyorsun biliyorum ama vallahi billahi bu yemini de ülkenizde öğrendik bizim hiçbir suçumuz yok, bu sazlı sözlü piknik sırasında iyileşebilecek hastalardan bazıları selfie çektirirken birbirleriyle öyle yakınlaşmışlar ki ne yazık ki durumları şimdi hiç iç açıcı değil. Vallahi biz masumuz.

Korona derin bir soluk alıyor, “Nedir bu suskun halin, sana hiç yakışmıyor, güzel bir hikâye anlat içim açılsın.” Düşünüyorum, “Seni ilgilendirir mi bilmem ama” diyorum “yakında anılarımı anlattığım bir kitabım çıkacak. Kitabın adı: 68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın. Sen de gördün bana ırkçı, faşist, beyaz Türk diyorlar ya kitabım bu söylemlere bir yanıt gibi. Karantina günlerinde yazdım, ayrıca karantinada evimdeki objelerden yola çıkarak geliri Ali İsmail Korkmaz Vakfı’na bağışlanan yüze yakın fotoğraf çektim. Köşemde de yayımlıyorum, senin de fotoğraflarını yayımladım. İşte, sana söyleyeceklerim sadece bu. Bir de Gülten Akının bir dizesini mırıldanmak hoşuma gidiyor: Beni sorarsan, kış işte.”   


Yazarın Son Yazıları

Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020
İmdat! Fren patladı! 26 Temmuz 2020
Virüsle söyleşi (2) 19 Temmuz 2020