Zafer Bayramımız... 98 yıl önce... Ve bugün

28 Ağustos 2020 Cuma

Bağımsız Türkiye, iki büyük meydan savaşının eseridir. Biri, 1921 Ağustosu’nda Sakarya Nehri boyunda, ikincisi 1922 Ağustosu’nda Afyon cephesinde. İkisinde de Türk ordularının başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk idi. Sakarya’da 3 bin 282, Büyük Taarruz’da 2 bin 542 ölü verdik.

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya eseri, 30 Ağustos sürecini de bir gazeteci gözüyle anlatan önemli başyapıtlardan biri. İstanbul’da nasıl Anadolu’dan hiç haber alamadan büyük kaygı içinde beklediklerini, Rumca gazetelerde çıkan rivayetleri anlatıyor... Tek cümle ile özetliyor Atay: Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.

Devam ediyor:

Akşam”ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırladık: “Elhamdülillah İzmir’e kavuştuk!” Kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu...

98 yıl önceki büyük zafer, Atay’ın dediği gibi, yurdu Batı’nın pençesinden kurtarmanın yanı sıra kafaları da Doğu’nun pençesinden kurtarmanın ilk ve en önemli adımıydı.

Ya bugün?

Ayasofya’da 350 bin kişiyi toplayarak namaz kıldırırken, sokaklarda “Allahüekber” diyerek akına gider gibi Sultanahmet’e on binlerin yürüyüşünü desteklerken sanki hiç yokmuş gibi davranılan koronavirüsü iktidar, söz konusu 30 Ağustos Zafer Bayramı olunca bir anda yasak bahanesi olarak ortaya atabiliyor? 30 Ağustos Zaferi’nin kutlanmasından korktuğu kadar her gün onlarca can alan, ekonomiyi perişan eden, virüsten korkmuyor belli ki hükümet. Ve illaki var bunun sebebi...

“Zafer Yolunda Adım Adım” yazı dizisi sürüyor günlerdir Cumhuriyet’te. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz ile Yazıişleri Müdürümüz İpek Özbey, 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferle biten Büyük Taarruz’un izinden giderken aslında günümüz içinde önemli yaşamsal dersleri ortaya çıkarıyorlar: Hedefe ulaşmak için doğru plan yapmak, yüksek sorumluluk duygusu; zorluklara katlanmanın yolu...

Atatürk’ün, silah arkadaşları ile ona inanan Anadolu insanı ile verdiği mücadele sadece tarihin içinde bilinmesi, özümsenmesi gereken bir sayfa değil. Bugün, yeniden Doğu’nun pençesine sokulmaya çalışılan kafalar ile aydınlık Türkiye’yi inşa etmek isteyenler arasında adı konulmamış mücadelenin bekası için de önemli. Bu mücadele aynı zamanda cehaletle savaş, hukuksuzlukla savaş, hak aramak, eğitimde fırsat eşitliği, özgür basın, kadına karşı şiddetle mücadeleyi, doğayı ranta peşkeş çektirmemeyi, bıkmadan ısrarla hesap sormayı, hafıza tazelemeyi de kapsıyor. Giresun’u bir sele teslim hale getiren süreçte bile bunların çoğunun izlerini bulmak mümkün. Selde kaybolan eşini arayan kadının “Eskiden yağmura bereket derdik, şimdi afet diyoruz. Doğayı bu hale getirdik ve cezasını çok ağır çekiyoruz” çığlığı dere yatağında ev inşasına izin verilmesinden o evlere elektrik ve su bağlanmasına, hatta kredi verilmesine, plansızca HES’ler yapılmasına kadar bir dizi sorumsuzluğu bünyesinde barındırıyor.

Kızılay’ın yoksullar için hazırladığı etlerin, AKP’li vekil ile Kızılay Şube Başkanı olan kardeşinin otelinden çıkmasında...

15 yaşındaki çocuğa tecavüz edenler kaçma şüphesi yok gerekçesi ile salıverilirken iktidarın kendisine ters düşenleri, siyasetçi, gazeteci yıllar boyu hapiste tutmasında..

Nitelikli beyinleri yurtiçinde tutacak beceride olmayışımızda;

Eğitimi hallaç pamuğuna çevirmemizde ve diplomalı cahiller ordusu yaratılmasında;

İşsizliğin özellikle de genç işsizliğin, kadın istihdamının hükümetin hiç umurunda olmamasında..


Yazarın Son Yazıları

Uslu dur, itaat et... 24 Temmuz 2020