Olaylar Ve Görüşler

Tarihte 19 Mayıs, 19 Mayıs'ta Tarih - Prof. Dr. Salih ÖZBARAN

25 Mayıs 2020 Pazartesi

            Çok gerilere gitmeyeceğim, çok önceki yıllara değinmeyeceğim. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş süreci ve felsefesini silip atmak isteyenlerden söz etmeyeceğim. Sadece, son zamanlarda kendilerini tarihçi tahtında gören İktidar yetkililerinin yorumlarından iki örneği dile getireceğim. Cumhurbaşkanı, 19 Mayıs ile ilgili olarak tarihçileri uyardı; Osmanlı tarihine nasıl yaklaşılabileceğinin şifrelerini hatırlatmak istedi; Osmanlı kuruluş dönemiyle ilgili bir televizyon dizisini örnek gösterdi; dolayısıyla kendi tarih anlayışını açıklama gereğini duydu - daha önceleri zaman zaman yaptığı gibi.

31 Mart 2019 tarihinde İstanbul'da Büyükşehir Belediye Başkanlık seçimini kazanan ve mazbatayla onaylanan, ancak AKP'nin itirazı sonunda yenilenmesi kararlaştırılan (Ekrem İmamoğlu'nun bu kez ezici bir çoğunlukla kazandığı) seçim öncesinde tarih yine kullanım alanına sokuldu.

Hükümet yetkililerinin çok ciddi rakip olarak gördüğü Ekrem İmamoğlu'na "Pontus" kimliği giydirilmek istendi. Böylece farklı bir etnik, dil ve din üzerinden ayrımcılık yapılırken Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerini zedeleme yoluna gidildi. Trabzon örneğiyle Fatih Sultan Mehmed'in Osmanlı topraklarına kattığı Pontus Devleti'ne bağlayarak Karadenizlilere kimlik yakıştırılmak istendi. Tarihin bir inşa süreci olduğu unutuldu; Osmanlı İmparatorluğunun etnik yapısının/ırkın (AKP'nin tarihe baş tacı yaptığı Osmanlı için dahi hiç uygun düşmeyen) yaklaşım dillendirildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'daki tabiiyet yerine konan yurttaşlık bilinci kenara itildi, "reaya"nın sorumluluk ve yetkili  vatandaşlığa yükseltildiği evre yok sayıldı.   

 TARİHÇİLİK CİDDİ MESLEKTİR            

            Benim (ve bizim) gibi bu meslekte biraz kafa patlanmış akademisyenlere yol göstermeye çalışıldı bir bakıma! Daha doğrusu, tarih(çilik) adına -kendi doğruları- müthiş bir medya aracılığıyla bizlere iletildi. Ne var ki, bu işlerin içinden gelen biri olarak bana da -yeniden- bir şeyler söyleme olanağı (doğal olarak yetkisi) doğdu.

Cumhurbaşkanı'nın 19 Mayıs yorumu ve AKP'nin "Pontus" geçmişini anımsatma girişimi, sıradan bir yurttaş (hatta benim dikkate almayacağım bir tarihçi) tarafından  yapılsaydı üstünde durmazdım; "bu tarihin de nasibi bu" deyip geçerdim, "Hiç matematik bilmeyenin matematikten bahsettiğini görmedim" ve tarih için "talihsiz bir bilgi dalı olsa gerek" deyip kulağımı/gözümü kapatırdım; böylece de A.H.Tanpınar'ın bu sözlerini anımsardım.

Ama Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden bir şahsiyetin "sanki milletimizin tarihi 1919'da başlıyormuş gibi" bir yükleme ve sorgulamasına, bu arada kimilerince ırkçılık yapılarak Cumhuriyet Devrimi'nin çağcıl değerlerini küçümseyen Pontus yağmasına yabancı kalamazdım.

Ben burada tarih incelemelerini ve tarih öğretimini ciddiyetle ele alanların tarihi ne tür periyotlara ayırdıklarını, hatta Türk ve İslam tarihlerini nasıl Avrupa merkezli çağlara böldüklerini dile getirmeyeceğim. Tarihsel süreci keskin rakamlarla da bölmeyeceğim. Cumhuriyet ile ulaştığımız  yıllardan bahsedeceğim; asıl söz ve yetki sahibi olanların tanımlamalarına saygı göstereceğim.  

KİMLİK ÜSTÜNE   

            Yüzyıllık yaşamındaki incelemeleriyle Osmanlı tarihçiliğine damga vurmuş olan Halil İnalcık, Imperial Legacy (Emperyal Miras,) başlığını taşıyan ve 1996 yılında yayınlanan bir derleme için yazdığı makalede "Osmanlı İmparatorluğu'nun kimliğinin/mirasının sadece Türklükle tanımlanamayacağını" anımsatmıştı Batı dünyasına -dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına- engin bilgisiyle. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı olmadığını da her fırsatta vurgulamıştı.

Son yılların ve zamanımızın popüler tarihçisi İlber Ortaylı ise, Osmanlı yapılanmasıyla ilgili olarak coğrafyadan, politikadan, kültürden kaynaklanan etkileri göz önünde tutarak Doğu Roma / Bizans, yani Yunan kültürünün önemine değinmiştir sürekli olarak.[1]

Ortaylı iki önemli hususu da dile getirmiştir: Osmanlılarda Türklük bilinci yoktu; ancak Türkçe temel öğeydi. Bu sözleri iyi analiz etmek gerekiyor: Savrulmuş bir söylem midir bu tanımlamalar, yoksa tarihsel dayanakları var mıdır, nelerdir? Bu savları benimsemeyen tarihçilerin sağlam tutanakları nelerdir? Osmanlı'nın "Türk"ü dışlaması yargısı yüzyılların tanıklıklarından ne denli ve nasıl yansıtılabilmiştir?

            Önce, kimlik üstüne yaptığı çalışmalarını yakından tanıdığım, görüşlerinden yararlandığım ve zamansız yitirdiğimiz çok değerli dostum Nuri Bilgin'in Kimlik İnşası kitabının Önsöz'ünde yer alan şu sözcüklerini nakledeyim, sorunun ne denli girift olduğunu anımsatayım: [2]

            "Kimlik Kavramı, cazibesi altında kaybolan ilginç kavramlardan biri. Zihnimizi aydınlattığı kadar da karartıyor; açıkladığı kadar da cevapsız bırakıyor, çözdüğü kadar da sorun getiriyor. Çelişkili, paradoksal, değişken, çok yönlü, karmaşık bir olgular yumağı".

TÜRKLÜK ÜSTÜNE

            "Türk ırkı" ve Osmanlı ihtişamındaki din ve etnik farklılıkları üstüne savrulan ve politik ortamı memnun etmeye yönelik olduğunu sandığım (ortalık bulandırma amaçlı), akademik rütbeleriyle siyaset ve piyasa memnuniyeti yaratmaya çalışan partizan heveslilerin telkinlerini/iddialarını yazım için hareket noktası yaparak bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Ama önce, kimlik tanımını ve aidiyet duygusunu çağcıl değerlendirmeler eşliğinde işleyen akademisyenlerin tanımlamalarını anımsatarak giriş mahiyetinde bilgi vermek, sonra da İslam, Türk ve Osmanlı aidiyet, imge ve kimlikleri üstünde birşeyler anımsatmak istiyorum.

Bilimsel açıklamaların, anılan konu üstüne çalışmış olanların, Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, Faruk Sümer'in ve Batı dünyasından yapılmış ve  tarihleri gerilere giden araştırmaları; hatta Esenbike Togan'ın #Tarih dergisindeki taze bilgilendirmelerine değinmeyeceğim burada. Gazete yazısının sınırlamalarını da aşmayacağım.                 

TARİHTE SÜREKLİLİK VEYA YAPAY BÖLÜNMELER  

            Mustafa Kemal Paşa, tarihi 19 Mayıs 1919'da başlatmıyordu, doğal olarak; Osmanlı, Selçuklu ve daha öncelerini reddetmiyordu; ama Türkiye Cumhuriyeti'ne yelken açıyordu. Onu, çağının ve Türk kültürünün içine yerleştiriyordu. Tarihi hem Anadolu kültürleriyle hem Türk ve İslam geçmişiyle tanımlanmasını biliyor hem de dünya boyutlarına taşıyordu. Kanuni Sultan Süleyman'ın kellesini vurdurduğu Piri Reis'in dünyaca ünlü haritasının ve denizcilik eseri Kitab-ı Bahriye'sinin 20.yüzyılda özenle yayınlanmalarına önayak olurken tarihe yapay biçimde tutunanlara yol gösteriyordu; tarihi fermanla yazdırmıyordu onun "namütenahi"liği, sonu gelmeyen araştırmalardan okunabileceğine inanıyordu. Olguların, uzun süreçlerin eklemlenmeleriyle ilerletiliyordu ya da duraksatılıyordu tarih. 19 Mayıs'ta başlamıyordu tabii ki!

            "Bir toplumu sadece dil tanımlıyor. Tarih bunu kanıtlıyor" diyor üstat Doğan Kuban. "Hanedan’ın etnik kökeni Türk, Türkçe konuşuluyor; ancak Sina Akşin “Türk” vasfına yüklenen şeyler olumsuz" yorumunda bulunuyor. Bu arada İlber Ortaylı, Metin Kunt, Cemal Kafadar ve birçok tarihçi Türkçeyi temel öğe olarak ele alıyorlar. NTV Tarih dergisinin 51. (Nisan 2013) sayısında "Türk Kimdir?" sorusunu yanıtlamaya çalışan özel dosya yazılarından birinde (s. 29) sorunun başlangıcına ilişkin değerlendirme sanırım doğru bir saptamadır:

            "Köktürk yazıtlarında geçen 'Türk' kavramının etnik değil siyasi bir kimlik olarak ortaya çıktığı, zengin ve edebî bir dil geliştirildiği, 'atalar kültü' dediğimiz eski gelenekleri de koruyan bir devamlılığın sürdürüldüğü görülür. Taşlara işlenen bu mesajlar, Türk Kimliği üzerine ilk somut ipuçlarıdır".       

            "Benim soyum benimle başlar" başlığını atmıştı Tayfun Atay, Cumhuriyet'te 12 Şubat 2018 tarihli köşe yazısında; "cemaat toplumsallıkları", "aristokrasi", "soyluluk" gibi özelliklerin modern toplumlarda başat rol oynayamayacağını belirtmişti, bilgece

            Tarih ne Osmanoğullarıyla başlıyordu ne de 1453'te, 1492'de, 1789'da, 1919'da ayak basıyordu evrene. Ama 19 Mayıs 1919 tarihi esaretten kurtuluşa, saltanat tabiliğinden Cumhuriyet vatandaşlığına ve devrimlerle hurafeler yerine bilime giden yolun bir simgesiydi.

Asya ortalarından kopup gelen, İslam, Anadolu ve ardından Avrupa ile hemhal olan bir kültürler bileşkesidir modern Türkiye'nin Kimliği. Bu tanım ne dincilikle, hanedanla ne de ırk/etnik bütünlüğüyle inkâr edilebilir, parçalanabilir. Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde yaratılan sağlam ve çağcıl temelleri bulunan yepyeni bir Cumhuriyet kimliğidir o. Şu aşamada Şerafettin Turan'ın bir uyarısın hatırlatarak bitireyim bu yazımı:

            "Tarihin tarihçinin tekelinde olmadığına katılıyorum. Tarih hakkında başka alanlarla uğraşanlar da konuşabilirler; ancak hadlerini bilerek. Çünkü 'Tarihçilik Zor Zanaat'tır." [3]

            Kendisinden çok yararlandığım, İzmir'de konferanslarını dinlediğim, sohbetlerine katıldığım, Cumhuriyet süreci tarihini ve Mustafa Kemal Atatürk'ün kendine özgü yaşamını çok güzel örnekleri ve belgeleriyle bizlere bırakıp aramızdan ayrılan - yokluğunu her zaman hissettiğim - Profesör Şerafettin Turan'ın bu sözlerine eklenebilecek ne olabilir ki?  

PROF. DR. SALİH ÖZBARAN
TARİH PROFESÖRÜ 


DİPÇE


[1] Salih Özbaran, Tarihçilik Zor Zanaat, İstanbul, Tarihçi Kitabevi, 2015.

[2] N. Bilgin, Kimlik İnşası, İkinci basım, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, 2014.

[3] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Salih Özbaran'ın, Bir Osmanlı Kimliği kitabına bakılabilir (Kitap Yayınevi, 2017, 3.baskı). Cemal Kafadar'ın yakın zamanda yayın dünyasına giren Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum'da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine (Metis Yayınları, Mayıs 2017, ikinci basım Haziran 2017) eserindeki renklendirmeler apayrı bir önem taşımaktadır.




Yazarın Son Yazıları