Meriç Velidedeoğlu

Düşlenen Silivri Buluşması

27 Haziran 2014 Cuma

Yaklaşık “altı yıl” önce başlayan sözde “Ergenekon Davası” ve ardından da sözde “Balyoz Davası” ile sürdürülen hukuksal maskaralık; “Yargıtay”ca da önlenmeyince, sonunda “AYM”nin verdiği “hak ihlali” kararıyla, “adalet”e inanırlığın yeniden kapısı aralandı.
Her iki davanın da, “Silivri”deki yargılama süreçlerinde yaşananlara, çağdaş bir “Hukuk Devleti”nde tanık olmak artık günümüzde olası değil.
Ayrıca bütün toplumu ilgilendiren ve insanların tüm yaşamlarının söz konusu olduğu böyle bir yargılama sürecinin oturumunda, “savcı”nın -uyuklama, şekerleme olmayıp- basbayağı uyuması; “yargıç”ın uyandırmak için verdiği uğraş, sonunda uyanan “savcı”nın görünümü, durumu...
A t a t ü r k ’ ü n ü n l ü y a p ı - “Söylev”in (Nutuk), “TC Devleti”nin “savcısı”nın da hazır bulunduğu ev-büro aramalarında “suç delili” olarak alınması... Hem de birkaç kez...
“Silivri”deki yargılamanın onca oturumunda tanık olduğum ve bu köşede sizlerle paylaştığım olaylardan iç sızlatan birini yine birlikte anımsayalım diyorum.
Oturum aralarında, izleyicilerle tutukluların yasak sınırına dek gelip, yakınlaşarak yaptıkları görüşmelerde, jandarma erleri bu sınırın aşılmaması için nöbettedirler; izleyiciler arasındaki “iki-üç” yaşında bir kız çocuğu, “dede, dede!” diye bağırarak annesinin elinden kurtuldu; jandarma engelini, bir jandarmanın -nöbet duruşundaki- açık bacakları arasından başını eğip geçerek deldi ve dedesine kavuştu...
İnsan unutamıyor minik kızın “çabası”nı, “nöbet”teki o jandarmanın da dayanamayıp gülümsemesini...
Bütün yargılama sürecindeki oturumların sonunda, tutuklu yargılananların can yakınlarından, destekçilerinden oluşan izleyiciler olarak; onları, hep birlikte “Silivri”den çıkarıp bağrımıza basacağımız günün geleceğine kesinlikle inandık.
Öyle de oldu... (18.6.2014)
Ve bilindiği gibi, sayın “Hıdır Hokka”nın sorumluluğunda olan, yalnız gündüz değil, “gece-gündüz”, “24 saat” nöbet tutan; “Silivri Cezaevi” önündeki “Nöbet Çadırları” da bu “yargı”ya, bu inanılmaz adaletsizliğe, bu denli maskaralaşan hukuksal sürece karşı “direniş”in, “sürekli” direnişin bir “simge”si olarak anımsanacak ve anılacaktır.
Hem bu “nöbet”in “1000.” gününü kutlamak, hem de özgürlüğüne kavuşan “TSK”nin değerli komutanlarını bir arada kutlayıp “Hoş geldiniz!” demek için “22 Haziran” Pazar günü “bin”i aşkın kişi “Silivri”de buluştuk.
Gerek birbirimizle görüşürken, gerekse etkinlikte konuşanlardan kimileri -yer yer de olsa- “Yeni Bir Milli Mücadele”den veya “İkinci Milli Mücadele”den söz ettiler, o süreci dile getirdiler.
Kuşkusuz yerinde bir görüş ve adlandırma; dolaysiyle de böyle bir “savaşım”ın (mücadele) yürüyeceği “YOL”da, “95 yıl” önce -bu etkinliğin yapıldığı gün olan- “22 Haziran”da “Atatürk”ün yayımladığı “Amasya Bildirgesi”nin doğrultusunda olacağını belirtmenin tam zamanı; çünkü “Bildirge”de, “Osmanlı Devleti”nin durumunu bildiren maddelerle günümüz “TC Devleti”nin “AKP” iktidarınca düşürüldüğü durum -çoğu kezkoşutluk (paralellik) içinde.
“Bildirge”nin “ilk” maddesinde, yurdun “bütünlüğü”nün “tehlike”de olduğu bildirilir; dolaysiyle ülkenin parçalanacağı, bölüneceği uyarısı yapılır ki, bugün Türkiye’nin durumunun bundan bir ayrımı var mıdır?
“İkinci” madde de ise; “İstanbul’daki hükümetin, üstlendiği sorumluluğun gereklerini yerine getirmediği” ortaya konur; bu vurgulama kuşkusuz tam yerindedir; çünkü “devlet”in -dolaysiyle de hükümetin- başında bulunan “Vahdettin” için önemli olan “kendisi ve ailesi”dir; “iktidarı”dır; “iktidarını sürdürmesi”dir; bu konuda “Erdoğan”ın, “Vahdettin”in “ikizi” gibi olduğunu kolay kolay yadsıyabilir miyiz? Ayrıca “Erdoğan”ın sonunun da “Vahdettin” gibi olacağını düşünmeden edemiyor insan..
“Üçüncü” madde de; “Ulusun bağımsızlığını yine ‘ulus’un ‘azmi’ ve ‘kararı’ kurtaracaktır” belirlemesi yer alır; bugün ülkemizde inanılmaz boyutta bir “kaos” yaratan “AKP” iktidarından ve başındakinden kurtulmanın yolu kuşkusuz budur; ama önce toplumun içine düştüğü bu derin “kaos”u hep birlikte görmesi, ayırdına varması gerekir.
Ne var ki, “dün” de “bugün” de ülkemiz için geçerliliğini koruyan bu “Bildirge”nin, hiç olmazsa yıldönümünde unutulmaması, anılması gerekirdi; “AKP” iktidarından bunu kuşkusuz beklemiyoruz; ama başta “CHP”nin ve tüzüklerinde “Atatürk Devrimi”nden söz eden “Sivil Toplum Kuruluşları”nın “Atatürk”çü bilinen basının, “Devrim”in bu temel direklerini unutmamaları gerekmez mi? Ne dersiniz?
Ö t e y a n d a , “Nöbet Çadırları”nın bu etkinliğindeki herkes; içeride kalanların özgürlüğüne kavuşmasına, ardından da bu “kumpas”ı kuranların adalet önünde “hesap” vermesine dek “Sessiz Çığlık” eylemlerinin sürdürülmesinin sözünü edip, önemini vurguladılar...
Yarın “Beşiktaş”ta “92.” kez buluşalım...   



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Erasmus 19 Mart 2021
‘12 Mart 1921’ 12 Mart 2021
‘Manifesto!’ 5 Mart 2021

Günün Köşe Yazıları