Enver Aysever

Babacan ile İmamoğlu arasındaki mesafe!

15 Ağustos 2019 Perşembe

Zülfü Livaneli Sevdalım Hayat” konser serisinin ilk gecesi Açıkhava Tiyatrosu’nda bir öykü anlattı bize; “Bir köy varmış, çığ düşeceği korkusuyla yıllarca fısıltıyla konuşmuş insanlar. Günün birinde, bir çocuk çığlık çığlığa ağlayarak dünyaya gelmiş. Çığ düşmemiş, korku duvarları yıkılmış, herkes özgür biçimde, dilediğince konuşmaya, ses vermeye başlamış.” Ardından ön sırada oturan Ekrem İmamoğlu’nu işaret ederek “İşte o çocuk bugün aramızda” dedi ve sahneye davet etti. Alkıştan yer gök inledi. Giderek belediye başkanından öte bir tür peygambere dönen İmamoğlu şaşkın, utangaç çıktı sahneye...

***

Döndüm, kalabalığı izlemeye koyuldum. Hemen tümü laiklik kaygısı güden, Cumhuriyetçi, kendini Atatürkçü sayan, muhtemelen fena olmayan gelirli iş sahibi kadınlı erkekli insanlardı. Futbol maçında gibi “Her şey çok güzel olacak” diye tezahürat yapıyorlardı. Fırsat bulanlar belediye başkanının yanına gelip fotoğraf çektirdi, kuyruk oldu dakikalarca. Elbet anlıyordum insanları, yıllarca AKP saltanatı altında ezildikten sonra, ilk kez kazanma duygusuyla tanıştılar. Tadına vardıkları buydu. Ama esas soru gölgeleniyordu böylece: “Kazanılan neydi?

***

Livaneli, “Şeyh uçmaz, mürit uçurur” sözünü bir an unutmuştu anlaşılan. O da sevincine, inancına yenik düşmüştü. İmamoğlu’na güvenini, desteğini sunarken, yeni başkanın taşıyamayacağı yükü sırtına bindirdiğinin farkında olmaması bundandı sanırım. Üstelik serinin ikinci konserinde, Bodrum’da tekrarlanmış aynı olay. Bir yandan içtenliği sorgulamaya başlarken, öte taraftan “kurtarıcı” bekleyen toplumların hazin sonunu düşündüm. Yeni “kurtarıcı” her şeyi güzel kılacak Ekrem İmamoğlu’ydu demek.

***

Ne kadar kolay seviyor, hızla vazgeçiyoruz. Kılıçdaroğlu’nun gelişini anımsadım. Muharrem İnce övgülerini, şimdi de İmamoğlu’ndaydı sıra. Hepsine nasıl dört elle sarılmıştı toplum ve hızla vazgeçmişti. Oysa hiçbiri düzeni değiştirmeyi vaat etmedi. Siyasal İslamcılara karşı büyüyen toplumsal tepkiye karşı, farklı biçimlerde karşı durdular, hepsi o. Kılıçdaroğlu yolsuzlukla savaşan güvenilir, çelebi adamdı; İnce, mahalle delikanlısı kora kor vuruşandı; İmamoğlu da evin sevilen, uzlaşmacı, kucaklayan, güngörmüş, dinine, geleneğine bağlı çocuğuydu. Toplum önüne ne konsa “eyvallah” der halde bunu gördüm.

***

Geçen hafta Ekrem Bey İSBAK’a Mehmet Bahattin Yetkin’i atadı. AKP militanı, tarikatçı, küfürbaz bu kişi sosyal medya baskısıyla istifa etti. Kendini savunmak için İmamoğlu, “Liyakate göre atama yapıyoruz, kişinin siyasi tercihine göre değil” açıklaması yaptı. Soruyor insan: “Aklını şeyhine devretmiş birinin, İstanbul şehrinde herhangi bir yöneticiliğe layık olması mümkün müdür? Liyakatten ne anlıyoruz?” Yetmedi; İmamoğlu, Erdoğan’ın oğlu ile vakıflar konusunda hoşbeş ettiklerini de açıkladı. Kıyamet koptu ardından... Kimi kafasını taşlara vurdu, kimi ağzına geleni söyledi. Hoş, henüz alkış tutan kalabalıkta kredi tükenmiş değil. Ancak ilk sarsıntı büyük oldu, üstü örtülecek türden değil. Akıllarda, “Kişilere, cemaatlere hizmet devri bitti” sözü geldi İmamoğlu’nun. Bitmiş miydi acaba?

***

Şeytanın avukatlığını yapmak yine bana düştü. Mesela şöyle bir video yayımlansaydı, bir çocuk koşarak seçim otobüsüne gitse, pencereden bakan Binali Yıldırım’a, “Her şey çok güzel olacak Binali Dede” deseydi, o otobüsün üstünde altı ok bulunsaydı... İmamoğlu AKP, Yıldırım CHP adayı olsaydı, bir fark hissedilir miydi? İki adayın söylemleri arasında kampanya sürecinde ne tür fark gördü alkışlayanlar? Eğer Yıldırım CHP adayı olsa, Livaneli sahneden çığ masalını ona uyarlayıp anlatsaydı, yine alkış patlatıp ahali kendinden geçmeyecek miydi? Binali Bey için, “O iyi bir baba, şefkatli dede, hem mühendis, alnı secdede ve Atatürkçü, üstelik eşinin de başı örtülü, ayrıca sevimli ve şakacı” diyerek avunmayacak mıydı toplum? Ya da tersi, aynı İmamoğlu’na neden oy vermeyecekti alkış kalabalığı?

***

Diyeceğim; eğer doğru dürüst dünya görüşünüz (ideoloji) yoksa, Evren’i “terörü bitiren adam”, Özal’ı “ekonomik deha”, Demirel’i “iyi cumhurbaşkanlığı yaptı”, Çiller’i “modern kadın başbakan”, Mesut Yılmaz’ı “ağırbaşlı adam”, Bahçeli’yi “milliyetçi devlet adamı” diye seversiniz. Artık sınırlar kaybolunca İmamoğlu ile Babacan arasındaki mesafe oy pusulasındaki bir santim kadar görünür göze!

***

Biri çıkıp bana, “Kime laf anlatıyorsunuz, burası Türk-İş Başkanı’nın işçi alın terini hükümete peşkeş çektiği ülke” dese, ben de bunca gevezeliği boşa etmiş olurum, o da ayrı mesele...