Meriç Velidedeoğlu

Kaybolmak

04 Aralık 2015 Cuma

Osmanlı’nın sonlarına doğru iyice beliren “Matbuat Meselesi”, günümüzde “Basın Sorunu” olarak varlığını sürdürüyor.
“Sorun” sözünün anlamını sözlükler “araştırılıp öğrenilmesi, düşünülüp çözümlenmesi, bir sonuca bağlanması gereken durum” olarak açıklarlar.
Oysa ülkemizde “basın sorunu” -hele günümüzde-” “çözümlenmesi” gereken bir konu olarak görülmesi bir yana, basın özgürlüğünü engellemek, basının sesini kesmek için büyük bir çaba gösterilmekte, bunun için her türlü fırsat yaratılmaktadır.
Öte yanda, basın özgürlüğü engellenen, yok edilen ülkelerin halkı, bir bakıma, “kördür, sağırdır, dilsizdir”, dünyada “kaybolmuş gibidir” vurgulaması da -ister istemez- geçerliliğini sürdürecektir.
Artık yüzyılımızda, basını özgür olan ve böyle bir basın tarafından “bilgilendirilmiş” bir halkı olan ülkeler “saygınlık” kazanabiliyor.
Ve ancak bu ülkelerde demokrasinin varlığından söz edilebilir, ancak bu ülkelerin halkı demokrasiye sahip çıkar, sahiplenir.
Ayrıca, basın özgürlüğü engellenen, baltalanan bir ülke, her zaman bir “dikta” yönetiminin pençesi altındadır, tek kişinin boyunduruğundadır.
Basın özgürlüğünü, yazarlarını özellikle gazetecilerini tutuklayarak engelleyen “Türkiye’deki yönetimin böyle olduğunu, ülkenin başındaki o “tek kişi”nin, ya “ben savcıyım” diyerek ya da “ben yasayım” der gibi ülkeyi baskı altına aldığını yadsıma olanağı var mı?
“Can Dündar” ve “Erdem Gül”ü, saatlerce süren sorgulanmaları sonunda, apar topar “Silivri”ye götürmelerini okuyunca, “Balyoz Davası”nda tutuksuz olarak yargılanan yüzlerce komutanın, savunmalarını yaptıkları duruşmada, yargıcın tutuklanmalarını istemesi üzerine, biz izleyiciler şaşkınlık içinde kalırken komutanların aynı anda ayağa kalkıp, dimdik “Harbiye Marşı”nı söylemelerini; C. Dündar ile E. Gül tutuklanacaklarını bilmelerine karşın sorgulanmaya girerken, gazetecilerle gülerek konuşmaları, rahat olmaları karşısında, o günü -bir kez daha- anımsadım.
Silivri’deki ilk anlarını bize ulaştıran “Dündar”, “demir kapı”dan söz etmiş; görüntüsüyle bile insanı etkileyen bu koca kapıyı, “Balbay”ın da “demir kapı şangırdadı” diyerek dile getirmesini anımsamamak olası mı?
“Silivri Çadır Mahkemesi”ndeki, seçilmiş “yargıç-savcı” ikilisinin tutumu, artık iyice benimsendiğinden olacak, “Dündar” ve “Gül” için de sanki geçerli olmuş; tutuklanmalarına yapılan itiraz reddedilmiş; nedeni de yaptıkları haberlerle, “...Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve yöneticilerini teröre yardım eden bir ülke durumuna sokarak, ‘Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılatmak amacına bilerek ve isteyerek yardım ettikleri” içinmiş...
Ne var ki, “İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği”nin, tutukluluğa yapılan itirazın reddi kararında yer alan, bu uluslararası mahkeme gerekçesinin, “çok saçma” olduğunu, “AİHM”nin eski “Yargıcı R. Türmen” açıkladı...
Bilmem ki anımsanır mı, “Silivri” duruşmaları sırasında “Yargıtay Tetkik Hâkimi Celal Çelik”in tutumu?
Yargıç Çelik: “Türk yargısının ‘hukukun üstünlüğü’ ve halka ‘adalet dağıtma’ ülküsünden uzaklaştığını” belirtip “istifa” etmişti, “Artık midem kaldırmıyor!” diyerek... Böyle yargıçlarımız olmasa iyice “kaybolacağız!”
Yarın Beşiktaş’ta olalım!  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Erasmus 19 Mart 2021
‘12 Mart 1921’ 12 Mart 2021
‘Manifesto!’ 5 Mart 2021

Günün Köşe Yazıları