Sabahın erken saatleri. Sabahın ayazı içimize işliyor. Üşüyoruz. Dışarıdaki gazeteciler, içerideki gazeteciler... Hepimiz üşüyoruz. Zaten yok birbirimizden farkımız. Kim içeride kim dışarıda belli değil...
Adı “Saray” olan “adaletsizlik abidesi”nin önündeki boş alanda birkaç avuç insanız. Uluslararası, ulusal, uluslar üstü, uluslar dışı ama vicdan sahibi nice temsilci söz alıyor... Birkaç avuç insanız, çok da üşüyoruz ama o meydanda herkes birbirine kollarıyla değilse bile gözleriyle sarılıyor. Ben de buradayım... Ben de... Ben de... Binlerceyiz... Milyonlarca... İçimiz ısınıyor...
Kuyruklar kuyruklar, aramalar taramalar... Adaletsizlik Abidesi’nden içeri girip ikinci katta, o dar kapının önüne yığılıyoruz... İstif halinde kıpırdamadan... Havasızlık... Ama henüz boğulmayacağız. Çünkü buraya arkadaşlarımızı almaya geldik. Çoktan çökmüş bir iddianame daha ne kadar kelepçeye dönüşebilir ki!
Bir saatti aştı... Kıpırdamıyoruz kapı önündeki yerimizi yitirmemek için. Bekliyoruz kapının açılmasını... Kapı açılmıyor. Dünyanın tüm yabancı elçilikleri ve konsoloslukları kapının önünde... Dünyanın tüm tutuklu eşleri, sevgilileri, çocukları o kapının önünde... Bir anda yanı başımda Gunter Wallraff... Eski günleri yad ediyoruz... Aziz Nesin’li, Yaşar Kemal’li günleri...
Bekliyoruz... Bana öyle geliyor ki artık ne beklediğimizi bile bilmiyoruz... Kapı önlerinde beklemek bir yaşam biçimine dönüşmüş... Adeta kanıksamışız ha içeride ha kapının dışında olmayı...
Kapının açılmasını bekliyoruz: Beklerken herkes zoraki de olsa birbirine umut aşılamaya çalışıyor. Hepsi çıkacak!!! Görürsünüz hepsi çıkacak! (Biri kulağıma fısıldıyor: Belki birini tutarlar...) Hangisini? Hangisini? Onlarca ses yükseliyor: Hangisini?
Mantık yok. Hak, hukuk yok... Hangisi, hangisi...
Sonunda kapı açılıyor. İçeri doluşuyoruz. Yürekleri pır pır tutuklu aileleri, siyah cüppeleriyle avukatlar, dışarıdaki sanıklar, düşünce ve ifade özgürlüğüne inanan gazeteciler, yabancı diplomatlar, vicdanlı insanlar... İçeri doluşmamızla: Ahmeeet! Muraaat! Akıııın! Emreeee! İsimler havada uçuşuyor! Eller kollar öpücükler havada uçuşuyor!
Sonra... Sonra... Sessizliğin içinde konuşmalar... Ne çok kelime, ne çok konuşma... Hiçbir şey anlamıyorum. Sanki sözcüklerin artık hiçbir anlamı yok.
Aynı sözleri, aynı iddiaları, aynı suçlamaları aylardır kaçıncı kez dinliyoruz. Ama sanki hiç söylenmemiş gibi. Hiç duyulmamış gibi. Gözler kapalı, kulaklar tıkalı! Karşımızda duvarlar...
Oysa anladım kimi sözcükleri:
Örneğin avukatların söylediğinden şunu anladım: Yarın istenirse herkes herkesin telefonuna ByLock denen sistemi yerleştirebilirmiş...
Ahmet Şık’ın “aradığınız örgüt bu binada, hâkim savcı kılığında, işbirlikçileri de medyada” tümcesini...
Murat Sabuncu’nun “Peki ben gazeteciliği sizden mi öğreneceğim?” sorusunu...
Akın Atalay’ın “Hiç şüpheniz olmasın bugün güçlü gibi görünenler değil, haklı olanlar kazanacaktır” sözlerini anlayabiliyorum pekâlâ...
Bir de ihbarcı gazetecilerin gözlerini nasıl kan bürüdüğünü, meslektaşlarını bir gün daha, bir gün daha hapiste tutmak için başvurdukları yolları anlamaya çalışıyorum... İmkânsız anlayamıyorum... Midem kanıyor. Kusmak istiyorum...
Bir gün böyle geçti. Günün sonunda:
Tutukluluğun devamına...
Haksızlığın, hukuksuzluğun devamına...
İnsafsızlığın ve vicdansızlığın devamına...
Kanayarak yaşamanın devamına...
Tutukluluğun devamına...
Yazarın Son Yazıları
“Folia” Japonya’dan Güney Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyadan 100 kadar sanatçıyı ve 300 kadar eseri bir araya getiren serginin adı.
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.
Duvardaki dev afişten fırlayıp kucaklaşacakmışız gibi bana bakan genç kadın, Suna Pekuysal.
Dünkü gazetemizde, “Korkma Biz Kadınız!” başlığını görmek çok hoşuma gitti.
Çocuklarımız için neler neler yapmayız ki...
Ülkemin hapishaneler coğrafyasından sık sık mektup gelir.
Neredeyse 30 yıldır Hakan Erdoğan Prodüksiyon “Bach İstanbul’da” başlığıyla klasik müzik konserleri düzenler.
Oktay Ekinci... Bu isim Cumhuriyet okurlarının hiç ama hiç yabancısı değil.
Paris ve sonbahar.
“Ve sonunda Joan Baez hastalığı yendi, sağlığına kavuştu!”
“Hava kurşun gibi ağır/ Bağır bağır bağırıyorum/ Koşun. Kurşun eritmeye çağırıyorum...”
Cumhuriyetin 102. yıldönümünü dün kutladık.
Ege’nin ortasında bir sabah...
Daha 29. Uluslararası İstanbul Festivali başlamamıştı.
Prag Tiyatro Festivali’nden ayağımın tozuyla dönüp tüm gördüklerimi sizinle paylaşmaya hazırlanıyordum ki sevgili arkadaşım Genco Erkal’ın sesi kulağımın dibinde bitiverdi: “Çekya’yı bırak önce Cihangir’e bak!”
Sevgili okurlar Prag’dayım.
Sabah 6.30’da kapı tekmeleniyor. Jandarma içeri dalıyor.
Bu yazının başlığı “Afife Jale Ödül Töreni’nin düşündürdükleri” olacaktı.
Olmayan suçlar... Yazılmayan iddianameler... Yazılıp uygulanmayan kararlar... Ve hukuk ile guguk arasında yaşamaya devam çabası... Tamam yakınmayı bırakıp sadede geliyorum.
Nasıl yaşamak bu! Kâh gökyüzünde kanat çırpıyoruz kâh en dipsiz kuyuların derinliğinde kayboluyoruz.
26 Eylül’de Ankara’da 93. Dil Bayramı’nı kutladık. Dil Derneği ve Çankaya Belediyesi’nin ortaklaşa etkinliği Yaşar Kemal’e adanmıştı.
“Sömürü bir bütündür. Bütün insan değerlerinin sömürülmesiyle, doğa değerlerinin hoyratça sömürülmesi bir arada gidiyor. Türkiye toprakları yıkıma uğratılıyor, hopur ediliyor. Biz Türkiye üstünde mirasyedileriz. Yıkımımızdan Türkiye’nin hiçbir insanı ve doğa değeri kurtulamıyor.”
İstanbul dolu dizgin.
15 Eylül, arkadaşımız, yoldaşımız, omuzdaşımız, ülkemin en aydın, en dürüst, en yararlı, en barışçı insanlarından Hrant Dink’in yaş günüydü.
Bundan önceki yazım şöyle bitiyordu: “Yeryüzü muhteşemdi. Türkiye’nin asla uygarlıktan, yaratıcılıktan, aydınlıktan ve gelecekten vazgeçmeyeceğine dair umutlarımız tazeleniyordu.”
Elbe Nehri’nin kıyısında görkemli mi görkemli o yapı bir mucize gibi yükseliyor.
Hafta içinde hapisteki iki çok değerli insanımıza yine uluslararası ödüller verildi.
Bunalıyorsunuz, kahroluyorsunuz, her yerde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik diyorsunuz...
Bu başlığı yazdım. İstanbul’da bir haftadır süren o muhteşem coşkuyu paylaşacağım diye düşünürken birden bir suçluluk duygusuna kapıldım.