Halk seçimini yapar; kendini temsil edecek parti (ya da partilerin) üyelerini TBMM’ye gönderir. Her milletvekili, “büyük Türk milleti önünde namusu ve şerefi üzerine” ant içer; dünya görüşü, inancı ve kökeni ne olursa olsun, her yurttaşın hak ve özgürlüklerini korumak zorundadır; her milletvekili ant içtiği günden başlayarak kullandığı dile ve davranışlarına özen göstermekle yükümlüdür. Doğallıkla “devletin görevlerini yerine getirmesini sağlayan yetkili organ”ın, hükümetin başının ve tüm vekillerin de diline ve eline sahip olması gerekir. Yazık ki yetkili olanların dil ve davranışlarının içtikleri antla uzak yakın ilişkisi olmadığını, yıllardır üzülerek izliyoruz.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin, devrimlerle yapılanan Cumhuriyet kurumlarıyla hukukun üstünlüğünün ve laik eğitimin ağır yaralar aldığını kullanılan dille saptayabiliyoruz. Çoğulcu demokrasilerde en büyük güç halktır. Ancak eğitim ve gelir düzeyi inişe geçen halkın adalet, eğitim ve sağlık kurumlarından aldığı pay, salt kâğıt üstünde ve devleti temsil edenlerin dilindedir. Ne yazık ki “en büyük” gücün halk değil, birbirine çıkar ilişkileriyle bağlanan seçkinler olduğunu, son günlerdeki iktidar ve cemaat çatışmasından öğreniyoruz. Dil kiri, el kiridir savımız boşlukta kalmıyor.
İktidarın 2013’ün son günlerinde ortaya atılan “yolsuzluk” savları nedeniyle kullandığı dil, halkın kaygılarını derinleştirmektedir. Gezi Direnişi’yle hak ve özgürlüklere sahip çıkanlara “çapulcu” denmesi; polis şiddetinin “destan” olarak nitelenmesi; yaşamını yitirenlere yönelik tek sözcükle üzüntü belirtilmemesi; her fırsatta Cumhuriyeti kuranların karalanması demokrasiye ve hiçbir inanç sistemine sığmayacak, hiçbir dilde “olumlu” nitelenemeyecek kadar kaygı vericidir. On yılı aşkın süredir iktidar olanların da artık bir kuşağın yetiştiği süre kadar bir “geçmiş”i vardır; iktidarın ilk birkaç yılında, “Biz aslanız” demenin bir anlamı olabilirdi belki. Balayı çoktan bitti; çoluk çocuk büyüdü; mal mülk sahibi oldu. Üç dönem iktidarda olanın sürekli geçmişe saldırması, yolsuzluk eylemlerini tersten okutma çabası, sesi ve yüzüyle “mağdur”u oynaması atalarımızın, “Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz” sözünü anımsatmaktadır.
Yolsuzluk, “bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma”dır; kuşkusuz bunu saptayıp değerlendirecek olan yargıdır. Ancak yolsuzluk savlarının havada uçuştuğu bir dönemde, devleti temsil eden kişi ve kurumların kullandığı dil, gerçekten hukukun üstünlüğünü hafife almaktır. Devletin içinde “çete” olduğunu devleti temsil edenler söylüyorsa; yetkili ağızlar, yargısal işlemleri hızlandırmak yerine kişi ve kurumları ağır dille suçluyor, dahası aşağılıyorsa bu durum, salt “kaygı verici” diye yorumlanamaz. İktidarın kullandığı dil, kaygı vermenin ötesine geçmiştir.
Devletin ağzının bu denli bozulduğuna hiç tanık olmamıştık. İktidar kimi sözlere, kimi tamlamalara sözlükleri çatlatacak ilginç tanımlar da yapıyor. Cemaat ileniyor, yandaşı yakarış diye yutturmaya çabalıyor; ortalık toz duman. Devletin “paralel”i olur mu; devleti kuşatan “çete”ler hiç mi renk vermedi; hiç mi takırtı tukurtu yapmadı? İktidarın kullandığı dilden, ortada “ciddi” bir kulak “asmama” sorunu olduğunu duyumsuyoruz. Büyüklerimizin kimisi yolsuzluğu, “yolu olmama durumu” gibi algılıyor. 1970’lerde 2. Milliyetçi Cephe hükümetlerinin sarıldığı, 12 Eylül’ün devletin eğitim ve kültür siyasası yaptığı, bugünkü iktidarın “Türk”ünü silip İslam ayağına sarıldığı Türk İslam sentezcilerinin “cemaat” denilen yapıları nasıl örgütlediğini kanıtlayan kitaplar yayımlandı. Devleti temsil edenlerin kullandığı dilden, ortada “ciddi” bir okuryazarlık sorunu olduğunu da anlıyoruz. Şimdi iktidar, adını anmadan bu yapıyla sözüm ona savaşıyor. Yolsuzluk tartışmalarına, bilmem kaç km yol yapmakla karşılık veriyor; hukuksuzluğu önlemek yerine hukukun üstünlüğüne ve hukukçulara savaş açıyor.
Ey yurdumun güzel insanı, kulağını yıkat; gözünü aç da Nâzım gibi sor artık:
“Beyler, bu vatana nasıl kıydınız?”
Devletin Ağzı Niye Bozuldu?
Yazarın Son Yazıları
2025’i uğurlayacağımız günlerde “Türk Dil Kurumu 2025 yılının kelimesi/ kavramı”nı açıkladı.
Bizim kuşak cumhuriyet devrimlerinin ışığında ulusal bayramları coşkuyla yerli malı haftalarını olanaksızı olanaklı kılarak kutlayan Atatürk Türkiyesine doğmuştu
Bilgisayarlı, cepli bu yüzyılda...
Cumhuriyetin 102’nci yaşını, “Atatürk ilke inkılapları”nı yaşamıyla özdeşleştiren on binler kutladı.
Ulusun, çocuklarımızın Atatürk’ü sevmesini...
Ortak dilimiz Türkçe siyasal tartışmaların öznesi...
Kim gerilim içinde olmak, gerginlik yaratmak ister?
26 Eylül 1972’deki Dil Bayramını, Divanü Lûgatit-Türk’ün yazılışının 900. yıldönümünü dünyaca tanınmış 45 Türkbilimciyle kutlamıştık.
Bilip de bilmezden gelenlere...
Okulların açılacağı bugünlerde her alan savruluyor.
Yakın geçmişte Atatürk’e sözle saldıran, baltayla anıtlarını kırmaya kalkışanlara...
Bu başlığı 2010’da kullanmış, birkaç ay önce benzer başlıkla ve kimbilir kaçıncı kez sormuştum.
Ay, kim bunlar, nerenin yandaşları... Niçin bas bas bağırıyorlar...
Yazar kim, okur kim? “Okur” da “yazar” da aydınlanmaya ışık tutandır...
Yaz geldi. Dinlenmek, çalışanın çalışmayanın en temel hakkı...
Elli yıldır siyasetçilerin, toplumun gözü önündekilerin kullandığı dili izliyorum.
Öteden beri toplumbilimciler, aydınlar bilimsel yazıları söyleşileriyle özgür kürsülerde... Akla, bilime tutunanlar için belge bilgi kitaplar çuvallar dolusu...
Yetmişi yarıladım, onları hiç unutmadım.
Dil kiri...
Çocuklarımız...
Bu bahar, başka bahar...
Delikanlıyız!
Kalem oynatmak...
Düşünce özgürlüğü mü?
Dilim seni...
Devlet çökertilince!
Nâzım Hikmet 123 yaşında
Bu yıl yenisi gelir mi?
Bağışlayabilir miyiz?
‘Kadim yalanlar...’
Kötünün kötüsü...
Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacak!
İş işten geçmeden
Dil Devrimi 92 yaşında
Narinler, Sılalar...
Bir kendimiz sevemedik
Konuşmalıyız!
Düşünce özgürlüğü mü?
Kuş uykusu bitti!
Atatürk’ün Türk Dil Kurumu 92 yaşında