AB’nin niyeti Türkiye’ye ortaklık değil tamir paketi
Jale Özgentürk
Son Köşe Yazıları

AB’nin niyeti Türkiye’ye ortaklık değil tamir paketi

06.07.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Avrupa Komisyonu’nun üç üyesi Kaja Kallas, Marta Kos ve Magnus Brunner, NATO zirvesi öncesinde geçen hafta Ankara’daydı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le görüşmeler yaptılar.

Avrupa Birliği temsilcileri bu ziyarette Türkiye’ye yine bildik cümleler kurdu: “Sizi önemsiyoruz ama...”

Bu “ama” bazen Kıbrıs oluyor, bazen siyasal uyum, bazen de üye ülkelerin oybirliği. Sonuç ise hiç değişmiyor.

Ekonomiyi ilgilendiren önemli bir buluşma ise İstanbul’da, AB Komiseri Valdis Dombrovskis’in katılımıyla TÜSİAD’da gerçekleşti. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan’ın ev sahipliği yaptığı toplantıda, Avrupa Komisyonu’nun ekonomi ve verimlilikten sorumlu üyesi Dombrovskis, AB’deki sorunları anlattı. Birliğin bu dönemde iki ana önceliğinin rekabet gücü ile güvenlik-savunma olduğunu söyledi.

Avrupa’nın verimlilik açığını kapatabilmesi için inovasyona daha fazla yatırım yapılması, yüksek enerji maliyetlerinin düşürülmesi, işgücü becerilerinin geliştirilmesi, tek pazardaki engellerin azaltılması ve finansmana erişimin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Komiserin Türkiye’ye ilişkin söyledikleri ise yıllardır duyduğumuz cümlelerin yeni versiyonları gibiydi. Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişkinin omurgasını oluşturan Gümrük Birliği’nin artık eskidiğini kabul eden Dombrovskis de masaya yenileme değil, “teknik güncelleme” adı verilen sınırlı bir tamir paketi koydu.

HAZIR DEĞİLİZ 

Türkiye ile AB arasındaki ticaret hacminin 217 milyar Avro’ya ulaştığını, AB’nin Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olduğunu, Avrupa sermayesinin Türkiye’deki payının arttığını anlattı.

Ardından da asıl cümleyi kurdu: Kapsamlı modernizasyon için siyasi mutabakat yok. Özetle, “Ticaret sürsün, sistem yürüsün ama kuralları birlikte yeniden yazmaya henüz hazır değiliz” dedi.

AB ile sorunların düğümlendiği nokta tam da bu.

Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ilişki artık 1990’ların dünyasına göre yönetilemez durumda. O günden bu yana dünya değişti. Avrupa Birliği, Kanada’dan Mercosur’a, Hindistan’dan Meksika’ya kadar ticaret mimarisini yenilerken Türkiye hâlâ eski bir metnin dar kalıpları içinde tutuluyor. Bu yalnızca diplomatik bir gecikme değil; doğrudan sanayicinin, ihracatçının, yatırımcının sırtına yüklenen ve geleceğini tehdit eden bir maliyet.

Komiserin konuşmasında altını çizdiği gibi Avrupa da artık eski Avrupa değil. Brüksel’in yeni sözlüğünde rekabet gücü, ekonomik güvenlik, temiz sanayi, stratejik sektörler, yapay zekâ, savunma ve tedarik zinciri dayanıklılığı var.

Avrupa bir yandan “Korumacılık istemiyoruz” diyor, diğer yandan kendi sanayisini koruyacak yeni kalkanlar örüyor. Çin’in sübvansiyonlu üretimine karşı önlem alıyor; kritik sektörlerde kamu alımlarını ve destek mekanizmalarını yeniden tasarlıyor; savunma ve temiz teknoloji gibi alanlarda içeridekini kollayan yeni bir ekonomik mimari kuruyor.

PEKİ TÜRKİYE BU YENİ MİMARİNİN NERESİNDE?

Kâğıt üzerinde yanıt olumlu gibi. “Made in Europe” değil, “Made with Europe” deniliyor. Gümrük Birliği hatırlatılıyor. Türkiye’nin bazı kamu alımları ve destek programlarında tamamen dışarıda bırakılmayacağı söyleniyor. Ama satıraralarına bakıldığında tablo soğuk.

Savunma gibi stratejik alanlarda kapılar daralıyor. Çin’in üçüncü ülkeler üzerinden Avrupa pazarına girmesini önlemek için yeni bariyerler hazırlanıyor. Yani Avrupa, Türkiye’ye “Önemli ortaksın” diyor ama aynı anda oyunun kurallarını kendi güvenlik ve sanayi önceliklerine göre yeniden yazıyor.

Tedarik zincirlerinin kısaldığı, jeopolitik risklerin arttığı, Çin’e aşırı bağımlılığın sorgulandığı bir dönemde Türkiye’nin Avrupa için önemi azalmıyor; tersine artıyor. Ama bu önem eşit ortaklığa dönüşmüyor.

Türkiye, üretim üssü olarak değer görüyor ama karar masasına oturamıyor; tedarik zincirinin parçası kabul ediliyor ama kuralları belirleyen çemberin dışında tutuluyor.

İşte bu yüzden “teknik güncelleme” önerisi yetersiz. Evet, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları giderebilir. Ama büyük resmi değiştirmez.

İşin daha rahatsız edici tarafı ise şu: Avrupa, Türkiye’ye siyasi engelleri işaret ediyor. Kuşkusuz Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti ve kurumsal öngörülebilirlik karnesi ekonomiden bağımsız değil.

Ama Avrupa da kendi ikircikli tavrını artık gizleyemiyor.

Kısacası mesele sadece Gümrük Birliği’nin güncellenmesi değil. Mesele, Avrupa’nın Türkiye’ye nasıl baktığı: Eşit bir ekonomik ortak olarak mı? Yoksa gerektiğinde kullanılan, gerektiğinde kapıda bekletilen bir çevre ülke olarak mı?

Türkiye’nin de artık bu ilişkiye sadece “ihracat kapısı” olarak bakmayı bırakması gerekiyor. Avrupa ile entegrasyon yalnızca daha fazla mal satmak için mi isteniyor; yoksa karar mekanizmalarında söz sahibi olunan, hukuktan demokrasiye kadar kuralların birlikte yazıldığı bir ortaklık için mi?

İki tarafın da samimiyet testi, tam da bu soruların yanıtında yatıyor