Yönetmen Zeynep Dilan Süren: 'O kitabı tekrar tekrar okuyorum'

Genç sinemacı Zeynep Dilan Süren Ağustos ayında Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Öğrenci Filmi dalında ödül kazandı. “Büyük İstanbul Depresyonu” adlı filmiyle büyük kentte ayakta kalmaya çalışan iki genç kadının hikayesini anlatan Süren ile sinemayı ve kadın olmayı konuştuk.

14 Eylül 2020 Pazartesi, 15:32
Yönetmen Zeynep Dilan Süren: 'O kitabı tekrar tekrar okuyorum'
Abone Ol google-news

Henüz 26 yaşında Zeynep Dilan Süren. Onu 31. İstanbul Film Festivali’nin kapanış gecesinde tanıdım ve bir kaç gün önce çevrimiçi izleme fırsatı bulup pek sevdiğim filmi “Büyük istanbul Depresyonu” için hararetle tebrik ettim. Ardından Saraybosna Film Festivali’nden aldığı ödül haberi geldi Dilan’ın. Artık onunla bir söyleşi yapmak şart olmuştu. neyse ki beni kırmadı ve sosyal mesafe kuralları gereği yazılı bir soru-cevap yaptık. Dilan’ın hem filmi hem de sinemaya bakışı Türkiye’nin geleceğine dair umutlarımı yeşertti dersem yalan söylemiş olmam kesinlikle. Okuyunca hak vereceğinizi umuyorum…

Sondan başlayalım, Saraybosna’da çok güzel bir ödül aldınız. Filminiz yurt dışında katıldığı ilk festivalden alabileceği en önemli ödülü aldı. Neler hissettiniz ödül haberi gelince? 

Saraybosna’da yarışacağımız haberi gelince bile o kadar sevinmiştim ki ödül alır mıyız almaz mıyız hiç düşünmemiştim. Bu yüzden ödül haberi çok çok mutlu etti. 

Şimdi bu ödülden sonra yurt dışından başka davetler de oldu mu? 

Evet oldu. Benim çok bilmediğim bir süreçti. Ben de öğreniyorum böylece festival süreci nasıl işliyor. İstanbul Film Festivalinde dünya prömiyerimizi Saraybosna Film Festivalinde ise uluslararası prömiyerimizi yaptık. 

‘UYGULAMALI DERSLER YETERLİ GELMİYOR’

Okulunuzun devam ettiğini biliyorum, yanlışım varsa düzeltin… Şunu merak ediyorum; teknolojinin alıp başını gittiği bir çağda yaşıyoruz, önemli yönetmenler bile cep telefonlarıyla film çekmeye başladı. Yani bir anlamda sinemacılar çağa ayak uydurmaya çalışıyor. Bu anlamda size göre sinema eğitimi de çağa ayak uydurabildi mi? 

Evet, Dramatik Yazarlık alanında yüksek lisansım devam ediyor. Lisansım Sinema ve Televizyon. Sinema eğitimi çağa ayak uydurabildi mi bilemiyorum. Herkesin sinema eğitiminden beklediği farklı sanırım. Örneğin ben uygulamalı derslerdense teorik derslerden çok daha fazla şey öğreniyorum. Hem lisansta hem yüksek lisansta teorik ya da uygulamalı ama senaryo alanındaki dersler benim için çok faydalı oldu. Çok iyi hocalardan dersler aldım. Benden kaynaklı mı bilmiyorum ama sinema alanındaki uygulamalı dersler hiçbir zaman yeterli gelmedi bana. Sanki daha iyisi olabilirmiş gibi. Şimdi siz böyle sorunca belki teknolojiden daha fazla yararlanmak iyi olabilirdi gerçekten. 

Nazlı Bulum, Zeynep Dilan Süren ve Kübra Balcan, "Büyük İstanbul Depresyonu"nun çekimleri sırasında.

“Büyük İstanbul Depresyonu” nasıl filizlendi? Bir fikir mi vardı kafanızda, gördüğünüz yaşadığınız bir olaydan mı hareket ettiniz, yoksa tamamen sistematik bir senaryo çalışmasıyla mı gelişti her şey? 

Öncelikle bir fikir vardı. Mezun olduğumda iş bulamazsam ne yaparım sorusundan yola çıktım. Yaşadıklarım ve yaşama olasılığım olan şeyler. Ve tabii sistematik bir senaryo çalışması yaptım. Daha sezgisel yazdığım ilk taslağın üstünde çok değişiklikler yaptım. Senaryo yazım süreci uzun, zorlu ama öğretici bir süreç oldu. Filmin proje ve senaryo danışmanı Ceren Ercan’la çalışıyor olmak büyük bir artıydı. 

Filmde hemen hemen hiç erkek oyuncu kullanmamak bilinçli bir tercih şüphesiz. Bunu biraz açabilir misiniz? 

Tam olarak bilinçli bir tercih diyemem. Bu birlikte yaşayan 2 kadın ve karşı dairelerine taşınan bir kadın hakkında bir kısa film. Bu kadar. Neden erkek olsun ki. Ama bir yandan haklı olabilirsiniz. Babayla Skype görüşmesi yaparken babanın sadece sesini duyuyoruz. Görmüyoruz. Ve elbette bir tercihti bu. Erkek olduğu için değil ama görülmesine gerek bile olmadan kızların üstündeki etkisini gayet iyi anlayabileceğimiz içindi. 

’14 SENEDİR YÖNETMEN OLACAĞIM DİYORUM’

Kadınların son yıllarda sinemadaki görünürlüğü artmaya başladı. Çok da uzun sayılmayacak bir süre önce yönetmen koltuğunda bir kadının oturduğu görmek son derece nadir bir durumdu. Ne değişti? 

Değişimin sebeplerini gözlemleyebilecek bir tecrübem oluşmadı henüz sanırım. 26 yaşındayım. Yaklaşık 14 senedir yönetmen olacağım diyorum ama insan o yaşlarda tam durumu fark edemiyor. Ben ilk yönetmen olmak istiyorum dediğimde babam bana iki kitap getirmişti. Biri Nilgün Abisel’in “Sesiz Sinema” isimli kitabı, biri Semire Ruken Öztürk'ün “Türkiye’de Kadın Yönetmenler”i. “Sessiz Sinema”yı bir 10 sene sonra okuyabildim ama “Türkiye’de Kadın Yönetmenler” bir röportaj kitabıydı ve çok eğlenceli gelmişti. Tekrar tekrar okuyordum. Yani kadın yönetmenlerin az olduğunu karşılaştıkları sorunları teoride öğrenmiş oldum. Şimdi o günlerden bu günlere bir şey değişmişse bu kadınların mücadele etmeye devam etmesiyle olmuştur diye tahmin ediyorum. 13 yaşında o kitabı okuduğumda o röportajları yapan akademisyen ve konuşan yönetmenler güç vermiş bana demek. Daha sorunlarla karşılaşmadan o sorunları ve bunu aşan kadınlar olduğunu bilmek bile büyük bir destek değil mi? Ve şöyle sinema yalnız yapılabilecek bir şey değil. Sadece ekip işi olmasından bahsetmiyorum. Manevi olarak da insanların yanınızda olduğunu bilmek, o insanlarla bir yola çıkmak gerek bence. Ve kadınlar bireysel olarak güçlendikçe birbirine olan destekleri de artıyor. E birbirlerine destek oldukça da bireysel olarak güçleniyorlar. 

Oyuncularınızdan Nazlı Bulum aynı zamanda filmin yapımcılarından. Bu iş bölümünü nasıl yaptınız? 

Senaryoyu okuyup yapımcım olmadığını öğrendikten sonra filmin yapımcısı olmak istedi Nazlı. Yapımcı olmak istediği bir yerden değil filmin en iyi şekilde gerçekleşmesini istediği bir yerden yaptı bu teklifi. Daha önce bir filmin yapımcılığını tek başına üstlenmiş değildi. Böyle bir planı da yoktu aslında en azından o an icin. Sinemaya olan tutkusuydu yapmak isteme sebebi. Filmin başına gelen en güzel şey oldu. Nazlı yapımcılığın yaratıcı kısmıyla ilgilendiği için bize özellikle işin finansal boyutunda yol gösterebileceğini düşündüğümüz profesyonel isimlere yürütücü yapımcılık teklifiyle gittik ama bir şekilde olmadı. Benim bölümden arkadaşlarım Rana Ekin yürütücü yapımcılığı ve Lidya Erköse yapım koordinatörlüğünü üstlendi. İyi ki böyle olmuş diyorum. Hepimiz için mükemmel bir deneyim oldu. Çoğu şeyi beraber yolda öğrendik. 

Kısa film çeken tüm genç yönetmenlere sorulan bir sorudur: Uzun metraj projeniz olacak mı? 

Olmasını umuyorum. Şu an üzerine çalıştığım bir uzun metraj senaryom var. Ne zamana gerçekleşir hiç bilemiyorum. 

Sinema dünyasından (yerli/yabancı, yaşayan/yaşamayan) kimleri ilham verici buluyorsunuz, kimleri özellikle baştacı edersiniz? 

Beni en çok heyecanlandıran, ilham veren filmler, yönetmenler Türkiye Sinemasından. Nuri Bilge Ceylan ve Reha Erdem filmlerini izlemekten ve üzerine düşünmekten çok keyif aldığım 2 yönetmen. Hayat Var’ı defalarca izlemişimdir. Geçenlerde liseden arkadaşım “Aklım takıldı” yı atmış. Senin yüzünden hep dinlerdik diye. Bir Zamanlar Anadolu’da izlediğim en iyi film olabilir. Senem Tüzen’in Ana Yurdu ise en özeli. Kendisinin 2.filmini heyecanla bekliyorum. Onun dışında özellikle son 10-20 senedir ülkede yapılan özgün işleri izlemek ilham oluyor diyebilirim bana. 

‘KADINLAR GÜÇLENDİKÇE FEMİNİST SİNEMA DA GÜÇLENECEK’

Türkiye günde iki kadının erkekler tarafından öldürüldüğü bir ülke ve hala İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıp çıkmamayı tartışabiliyor bazıları. Böylesi bir iklimde feminist sinemanın nasıl bir ağırlığı olduğunu düşünüyorsunuz ve daha da önemlisi etkili bir feminist sinema var mı Türkiye’de? 

Bilmiyorum gerçekten. Benimle iletişime geçen, beni güçlendiren, değiştiren, yalnız değilsin diyen benim feminist diyeceğim çok harika filmler var. Kadınlar güçlendikçe feminist sinema da güçlenecektir. 

TV dizilerinde kadın temsilinin ülkedeki kadına bakışla ilgili çok sorunlu bir perspektifi olduğunu düşünüyorum. Buna katılır mısınız, nedir genel anlamda yanlış yapılan? 

Katılırım. Türkiye televizyon tarihine baktığımızda sinemaya göre dizilerin daha iyi durumda olduğunu düşünüyorum yine de. Başlarına gelen şeylere tepki veren, hataları, zaafları olan kadınlar izliyoruz dizilerde. Aldatan, yalan söyleyen, büyük suçlar işlemiş kadınların başrolde olduğu diziler var. Belki aynı durumdaki erkeklere göre daha çok yargılanıyorlar sonunda cezaları daha büyük oluyor ancak varlar. Bölümlerce bu kadınları izleyebiliyoruz ve bu iyi bir şey. Bazen de bütün olayı, aslında sorgulamamız gereken kadın erkek ilişkisinin hastalıklı taraflarını romantize etmek olan diziler görüyorum. Daha ilişki başlamadan taciz başlıyor. Belli ki iki taraf birbirinden hoşlanıyor. Kadın ve erkek karşılıklı günlük bir konuşma içindeler. Erkeğin öyle garip bir duruşu pozisyonu var ki kızın üstüne üstüne çullanıyor, yanından bir şey alacak elini kolunu sürtüyor. Böyle bir adam görsek “ne yapıyorsun ya” deriz herHalde. Bu artık “toplumu yansıtmayı” falan geçmiş bir şey. Şiddet sahnelerinin çok eleştirildiğini biliyorum ama bu sahnelerle ilgili fikirlerim net değil. Bir kadının şiddet gördüğü sahnedense onun o şiddetten kurtulmasında ona yardım etmiş adamla kurduğu güya romantik aslında baya psikolojik şiddet içeren ilişkiyi bölümlerce izlemek daha çok rahatsız ediyor beni. Açık bir şekilde bir fantezinin sündürülmesi söz konusu. Fantezide yanlış bir şey yok ama bunun adını koyarsak. Neden bunlardan zevk aldığımızı sorgulayan işler de görebiliriz belki ve bu işler de bu bahsettiğim romantik komediler kadar ilgi çekici olabilir. TV dizileriyle yabancı bir mini diziyi kıyaslamıyorum elbette ama “Normal People" temayı işleyiş biçimi açısından harika bir iş bence. 

“Büyük İstanbul Depresyonu”nda da örneğin taşradan okumak için İstanbul’a gelmiş ve iş arayan, ayakta kalmaya çabalayan iki kadının öyküsünü izliyoruz. Bugünkü Türkiye’de yalnız başına ayakta durmaya çalışan genç kadınların en acil meselesi nedir sizce? 

Buna ne cevap versem içim rahat etmeyecek ama deneyeyim. İş yani para olabilir mi? Öncelikle bu gerekli sanırım. Kimseye muhtaç olmamak. Kimsenin kararlarında söz sahibi olmasına izin vermemek. Peki bunu elde etmek o kadar kolay mı? Hayır maddi gerçeklikten, iş bulamamaktan bahsetmiyorum. Bir kadının ben kendi paramı kazanıyorum ve kendi hayatımı kuracağım demesi de çok zor bir şey olabiliyor duruma göre. O gücü kendinde bulması, harekete geçmesi... O gücü kendine bulamayan bir kadına kızabilir miyiz? Tek bir kadın olmadığı için buna verilecek tek bir cevap da yok sanırım. 

Şu sıralar yeni bir proje var mı kafanızda? Varsa yine aynı ekiple mi kotaracaksınız? 

Var. Yazıyorum. Aynı ekiple olsun çok isterim onlar da isterlerse. Çalıştığım herkes tekrar tekrar çalışmak isteyeceğim isimler oldu. Çok büyük bir şans. Tabii sadece şans dersem haksızlık etmiş olurum. İşlerini çok beğendimiz insanların kapısını çaldık zaten Nazlı’yla.