Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-2: Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor

Madımak trajedisi, otelde yakılanlarla sınırlı kalsaydı, kendisinde sorumluluk duyan herkes, payına düşen acıyı sırtlayıp paylaşacak ve topyekûn yaşanacaktı bu acı. Öyle de oldu zaten! Ne ki, işin aslı astarı, acıyı yaşamakla sınırlı bırakılmadı. Yüzlerce yıl yaşayacağımız ve derin izleriyle genlerimize işleyen bu acıya eklenecek daha büyük trajedi ise devletin kendisinden, yüksek (!) makamlarından gelecekti. İnsanların yakılmasını seyretti, dünyaya seyrettirdi.

03 Temmuz 2020 Cuma, 05:00
Sivas Katliamı’nın 27. Yılı Ali Ekber Ataş-2: Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor
Abone Ol google-news

“Bir Fotoğrafa Altyazı İki 7 Kasım”, “Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas”, “Kan ile Kardeş” ve “Hiç Ölmedim Ben...”

Muzaffer İlhan Erdost, Türkiye şartlarında olmayanı yaparak Kemalizmi sosyalizme evriltecek gelişmenin önünü açtı. Bu uğurda, Türk düşünce tarihinin yollarına, sosyalizmin taşlarını döşedi. Ülkenin 1950’lerde, ABD’nin yörüngesine girmesi, devriminin cumhuriyet eksen kaymasını başlatılmıştır, Menderes iktidarınca. Tüm yazı yaşamında bu sorunu ele almış, derinliğine incelemiştir.

Özellikle bu dört kitap, yüzyıl önce başlatılmış sömürgeci bir projenin, ardındaki karanlık odaklarına ve odalarına ışık tutar. Koşullar olgunlaşıp zamanı geldiğinde, bunların nasıl uygulamaya koyulacağına dikkat çeker. Yerli işbirlikçileriyle sürdürdükleri bu kirli oyunlarını, geçmiş ve yakın siyasal tarihin karanlıkta kalan yanlarını aydınlatan başyapıtlar.

YALNIZCA BU MU?

Ülkemizdeki her duyarlı yurttaşın, Alevilerin kanayan yarası olmuş “Kahramanmaraş faşist katliamı”, Çorum, “2 Temmuz Sivas kıyını”, bir kangrene döndürülen “Kürt sorunu” gibi konular üstüne yoğunlaşan yazılarıyla, “dünün, bugünün ve yarının” tarihsel gelişiminde, “kimler neleri, kimlerle, nasıl gerçekleştirdiler”in yanıtlarını bulduğumuz Türkiye’nin siyasal belgeselini çektiği çalışmalar. Yazıya konu yapıtlarıyla, bu ve benzeri sorunların gündemde tutulması, belleklerden silinmemesi için tarihsel bir görev üstlenmiş tek başına Erdost.

“Üç Sivas”ta dikkat çeken şu satırlar, geldiğimiz noktada nasıl bir parçalanmayla karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor: “(...) Yasadışı şiddet örgütlerine karşı oluşturulan özel savaş birimleri, politikleşmiş dinin (İslamın/tarikatın) ve ırkın (turanın) militanlaşmış temsilcileri olarak, Alevileri, toplu olarak kırsal alandan sökmeye çalışıyor, kentsel alanda dağıtarak ve politikasızlaştırarak seyreltmek istiyor. Üç Sivas’ın ardındaki ortak amaç, demokratik olmayan baskıcı ve o ölçüde de faşist bir yapılanmaya egemenlik ve süreklilik sağlamaktır.

Son iki Sivas olayının ardından ise bu iki ortak amacın yanı sıra, PKK’nin ve onunla kimi yönlerden birlikte hareket eden yasal-olmayan şiddet örgütlerinin bölgedeki etkinliğini önlemek gibi bir amaç da yer alıyor...” (Üç Sivas, s. 26, 27)

EMPERYALİZME KARŞIN

Olay ve olgulara evrensel bakış. Toplumsalcı dünya görüşünü benimsemiş, devrimci düşünceleri, ulusalcı, Marksist kimliğinden ödün vermeyen bir sesleniş. Bu coğrafyada, bir ilki, emperyalizme karşın, emperyalizme karşı, kazanılmış Kurtuluş Savaşı’nın ardından, “Asya’nın Rönesansı”nı gerçekleştiren, Kemalist devrimlerin bütün kazanımlarını sahiplendi.

Devrimin bu kazanımlarına, evrensel anlamda ilerleme ve gelişmenin; yerelden ulusala, ulusaldan evrensele doğru; ulusal bağlamda ise kuldan-köleden bireye, tebadan halka, ümmetten ulusa bir evrilme süreci olarak baktı ve savundu. Jeostratejik ve jeopolitik olarak ülke geleceği açısından Sivas’ın önemi ve örgütler bağlamında sorunu irdelemek... 1978 Sivas - Kahramanmaraş - Çorum olayları ile 1993 Sivas olaylarının ortak özelliği, egemen gericiliğin, emekçi halkın ilerici kesimi ile gerici kesimini birbiriyle çatıştırmış olmasıdır. 1978 olayları ile 1993 olayları arasında farklar da var:

1) 1978’de, devrimci demokratikleşmeye yönelik faşist saldırı, geleneksel AleviSünni ayrımından yararlanmıştı, öldürülenler çoğunlukla Aleviydi.

2) 1993’te, demokratlar ve devrimci aydınlara saldırı, İslam’ın onurunu savunma biçimine bürünmüş olmakla birlikte, burada da, kıyına (katliama) Sünni topluluğun destek vermiş olmasının nedeni, Alevi-Sünni ayrımında aramak gerekir. İkisi de “dinsel” görünümlü olmakla birlikte, ikisinin de ardındaki amaç din değildi.” (Sivas 1978, 1993, 1996 Olaylarına Karşılaştırmalı Bir Bakış, adlı yazı. S. 15) “2 Temmuz Sivas kıyınından bir yıl sonra yayımlanan bir dergide, ‘Sivas katliamı ardından Sivas halkının yükselttiği bir slogan var: ‘Gerilla Sivas’a!’ diye yazılıyor ve ekleniyordu: “Bu slogan bir çağrıdır ve aynı zamanda Sivas halkının önüne gerillalaşma görevini koyduğunun açık bir ifadesidir.’” (Sosyalist Alternatif, Aralık 1994-Ocak 1995, sayı: 4-5) Aynı yazıdan şu pasajları da aktarmak gerekecek: “Sivas şimdi Kürdistan devriminden Anadolu’ya açılan bir kapı. (...) Eğer halklar burada, bu temelde buluşmayı gerçekleştirebilirlerse, T.C’nin işi kesinlikle bitik demektir. (...) Alevilik, Türkmenlik, Ermenilik, Kürtlük bu gerçeğin ifadesidir. T.C (Türkiye Cumhuriyeti) ise şimdi burada bitişini görüyor. Dün Ermeniliğin, Türkmenliğin, Kürtlüğün bitirilmiş noktası olan Sivas’ın, bugün TC’nin mezarı olacağını görmenin korkusunu yaşıyor.” (Aynı yerde, s. 16-22)

AYNI AMAÇ BİRLİKTELİKLERİ

İlginçtir; son tümcede dile getirilen ayrılıkçı düşünce ile 2 Temmuz 1993 Sivas kıyıyını gerçekleştirenler, aynı elden çıkan planın belirlediği sokakta buluşuyorlardı:

‘Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak...’ Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma amaçlarını gerçekleştirmek isteyen iki düşman kardeş, bu amaçta sırtlarını Batı’ya ve ABD’ye dayamışlardı.

Aynı amaç birliktelikleri, emperyalizmin ‘düşmanımın düşmanı benim dostumdur’ çıkarcı anlayışının ulusal sınırlar içinde, ihanetlerine dönüştürdüklerinin belgesi olarak tarihteki yerini aldı.

 ‘Aynı yazıda amaç, daha net ve açık seçik anlatılıyor:’ (...) Çağımızın Bizansı TC’yi (Türkiye Cumhuriyeti’ni) Anadolu’dan sökmek”, ‘Kemalizmi parçalamak ve bu coğrafyadan süpürmek’, ‘Türk ordusunun merkezi yapısını’, dolayısıyla “Türk Devleti’nin merkezini dağıtmak.”” (Aynı yerde, s. 33-43) Son olarak şu tümceleri aktarmak yararlı olacak: ‘“Bu coğrafya (yani Sivas) düğümdür. Çözüldükçe Kürdistan halkı bağımsızlaşacak, Anadolu halkları demokrasi ve özgürlüğe kavuşacaktır.’” (Aynı yerde, s. 39) Erdost, dergiden devamla sürdürüyor yazısını:

“Sivas’ın stratejik seçimi açısından şunları da aktarmak gerekecek: Kürdistan’a karadan geçiş Sivas-Amanos hattındandır. Özel savaş ordusunun can damarları da Kürdistan’a bu hattan geçmektedir. Gerilla bu damarları kestikçe, özel savaş ordusunun Kürdistan’da yaşama şansı kalmayacaktır.” (Aynı yerde, s. 39)

“Bu görüşler şöyle de özetlenebilir: Sivas, coğrafya olarak “düğümdür”, halkların buluştuğu “kavşak”tır. Aynı zamanda, batıdan doğuya geçiş yollarının kavşağı ve düğüm noktasıdır.

Coğrafya olarak Sivas düğümün çözülmesiyle, “halklar”, Sivas kavşağında Türkiye Cumhuriyetinden koparak, ‘Kürdistan halkı bağımsızlığa’ ve ‘Anadolu halkları” “demokrasi ve özgürlüğe’ kavuşacaktır.

DÜĞÜM NOKTASI

İki sonuç: Biri Sivas’ın, Türkiye’nin doğusu ile batısı arasında bir düğüm noktası olarak jeostratejik önemi; ikincisi “halkların” buluştuğu bir kavşak olarak jeopolitik önemi.

3) “Bu politika, süregenleşmiş, acılı ve ıstıraplı bir sürece yargılanmış Kürt sorununun çözümünü, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ve devrimcileşmesinde arayan bir politika değildir. Türkiye’den ayrılmak ve ayrı devlet kurmak amacıyla da sınırlı değildir.

‘Anadolu halklarını demokrasiye ve özgürlüğe kavuşturma’ politikası, Türkiye Cumhuriyeti’ni bitirme, bu coğrafyadan söküp atma politikasıyla özdeşleştirilmiştir. ‘Egemen Türklük’ dışında, ‘Ermeni, Arap, Türkmen, Laz, Gürcü, Çerkez”, “Egemen Türklük’ün egemenliğinden kurtularak demokrasiye ve özgürlüğe kavuşacak Anadolu halklarıdır!

4) Sivas Anadolu’nun parçalanma, dağılma odağı olduğu kadar, Anadolu’nun da Özal’ın söylemindeki Adriyatik’ten Çin denizine uzanan derinlikte coğrafi alanın olmasa da, Ege denizinden Orta Asya’ya, Kafkaslardan Basra Körfezi’ne değin coğrafi alanın yeniden paylaşmanın odağıdır da. Dolayısıyla, Sivas da, Basra’dan Kafkaslara ve Ege’den Orta Asya’ya yeniden-paylaşım alanının düğümlenen odağını oluşturur.

Sorun da buradadır. Konumuz da, sorunu, bu genişliği/bütünlüğü içinde ele almaktır. Sivas olaylarını yinelemek değildir...” (Aynı kitapta: Sivas Odağında “Türkiye Cumhuriyetini Anadolu’dan Sökmek” yazısından, s. 28-29) Şunları diyebiliriz, bu saptamalara ek olarak: Jeostratejik ve jeopolitik olarak, hem ülke geleceği açısından, hem de sömürgeciler açısından Sivas’ın önemi de buradadır. Ki, Cumhuriyetin temellerinin Sivas’ta atılmış olmasının başka bir açıklaması da yoktur.

Ömrünün hemen hepsi savaşta ve cephelerde geçmiş Atatürk’ün bunu, Osmanlı’nın yıkılmasını hızlandıran ve bugün ülkemizde yaşatılan teslimiyetçi ve savaş çığırtkanlığı politikaların yaşanacağını ta o günlerden görmüş olması ancak, bir dehanın dışlaşması olarak görmeli.

AKILLARA ZİYAN AÇIKLAMALAR

Madımak için devlet ne dedi ve Erbakan’ın dik duruşunu (!) nasıl yorumlamalı?.. Madımak trajedisi, otelde yakılanlarla sınırlı kalsaydı, kendisinde sorumluluk duyan herkes, payına düşen acıyı sırtlayıp paylaşacak ve topyekûn yaşanacaktı bu acı.

Öyle de oldu zaten! Ne ki, işin aslı astarı, acıyı yaşamakla sınırlı bırakılmadı. Yüzlerce yıl yaşayacağımız ve derin izleriyle genlerimize işleyen bu acıya eklenecek daha büyük trajedi ise devletin kendisinden, yüksek (!) makamlarından gelecekti.

İnsanların yakılmasını seyretti, dünyaya seyrettirdi. Bu şu demekti, bizim açımızdan: Biz istemedikten sonra havada kuş uçmaz, yerde karınca dolaşamaz. Kuşun kanadına, karıncanın ayağına taş değmez!

Eğer istersek, bundan daha büyük felaketleri yaşattık, yaşatmaktan da geri durmayız!..

KOL KOLA, YAN YANA...

Devlet katında o günkü tablo ise şuydu: Cumhurbaşkanı yok! Başbakan ortalarda değil. Başbakan Yardımcısı var, ama yetkisiz eleman. İçişleri Bakanı var, evlere şenlik. Ordusu, jandarması kışlalardan seyrediyor.

Polisi karakollarda, ama olay yerinde yok! Ağzı var dili yok. Kolu var eli yok. Bacakları var ayakları yok.

Bakıyor görmüyor, duyuyor söylemiyor, biliyor ses çıkarmıyor... Devlet, onu oluşturan bütün unsurlarıyla, Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydın ve sanatçı, iki otel çalışanı, iki de eylemcinin içinde olduğu 37 insanı, gaz dökerek yakan güruhla kol kola, yan yanaydı 2 Temmuz’da. Bütün belgeler, bilgiler, raporlar, tutanaklar, ifadeler devletin orda olduğunu, gerici güruhun işlediği insanlık suçunun ortağı olarak, bu otuz yedi insanın yakılmasını, istediğini doğruluyor...

Devletin başı, iktidarın sahipleri ve muhalefettekiler ile yerel yöneticinin yaptıkları açıklamalar ise akıllara zarar, ziyan.

Süleyman Demirel (Cumhurbaşkanı): “Fevkalade hassas bir konudur ve devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir” diyor, ertesi gün de 37 kişinin kıyınını (katliam) “münferit” bir olay, nedeninin de “ağır tahrik” olduğunu söylüyordu.” (Cumhuriyet, 4 Temmuz 1994, Yılmaz Gümüşbaş’ın dizi yazısı.)

Tansu Çiller (Başbakan): “...Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir. Onlardan ölen ve yaralanan da yoktur.” (2 Temmuz 1993. Çiller’in ilk açıklaması, Sivas Kitabı, s. 257)

Erdal İnönü (İktidar ortağı Başbakan Yardımcısı): “(...) Güvenlik güçlerimiz, vatandaşlarımızın zarar görmemesine dikkat ederek olayları kontrol etmeye çalışmışlardır. (...)” (3 Temmuz 1993, basından)

Mehmet Gazioğlu (İçişleri Bakanı): “(...) Yangın önceden planlanmış olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır. (...) Aziz Nesin hakkında da soruşturma açılabilir.” (3 Temmuz 1993, basından.)

Mesut Yılmaz (ANAP Gnl. Bşk.): “(...) Fikir özgürlüğünün, halkımızın mukaddes değerleri için kullanılmasına hiçbir şekilde kayıtsız kalınamaz.” (3 Temmuz 1993, basından)

Necmettin Erbakan (Refah Partisi Gnl. Bşk.): “Bunları yapanlar gene bulunmaz. Çünkü arkasında CIA çıkar. Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde olduğu gibi, katilleri bulamazlar.” (Muzaffer İlhan Erdost, Hiç Ölmedim Ben kitabı, s. 208. “Alıntı: Sivas Kitabı, s. 510”)

Muhsin Yazıcıoğlu (BBP Gnl. Bşk.): “(...) Aziz Nesin’i Sivas gibi hassas ilimize getirerek zehrini kusmasına sebep olanlar, olayın birinci derecede sorumlularıdır. Halkımız kışkırtılmıştır, tahrik edilmiştir.” (3 Temmuz 1993, basından)

Ziya Salih (Dönemin CHP M.V.): “(...) Gelişmelerden büyük endişe duyuyorum. Yetkililerden, bir an önce, daha etkili önlemler almalarını isteyeceğim.” (3 Temmuz 1993, basından)

Temel Karamollaoğlu (Refah Partisi Sivas Bld. Bşk.): “(...) Ben Vali Bey’in ve Emniyet Müdürü’nün isteği üzerine, topluluğu yatıştırmak amacıyla konuşma yaptım. (...) Belediye olarak üzerimize düşeni yaptığımız kanaatindeyim. Ben aslında teşekkür beklerken adeta suçlandım.” (3 Temmuz 1993, basından)

ÇORAP SÖKÜĞÜ GİBİ

Ancak, sayın Temel Karamaollaoğlu’nun konuşmasındaki, “Ben aslında teşekkür beklerken adeta suçlandım” sözleri de daha sonra söyleyecekleri de asıl maksadı gizlemeye yetmiyor. Hangi ucundan tutsan bu sözlerin, çorap söküğü gibi elinde kalıyor. Bize hiç de masum bir açıklama gibi gelmiyor her nedense bu! İçtenlikten yoksun edilen bu sözler, doğacak tepkilere karşı politik bir manevra.

Aşağıdaki açıklamalarını okuyunca, cumhurbaşkanından hükümet yetkililerine, kolluk kuvvetlerinden askerlere, Meclis Araştırma Komisyonu’ndan MİT görevlilerine, katliamla ilgili soruşturma yürütenlere değin, herkesin yaptığını yaparak, dikkatleri vali üzerine çekmek, kendi kışkırtıcı söylem ve olaylardaki sorumluluklarını gizlemek.

Dahası, dikkatler vali Ahmet Karabilgin ile Aziz Nesin’e yönlendirilip onlar üzerinden katliamın asıl sorumlularını gizlemek düşüncesinde olduklarını sağır sultan bile duydu, bir devlet duymadı! Bu bağlamda edilen sözler hiç de masum değil. Meydana geldikten hemen sonra, konuşmasının başındaki tüyler ürperten sözleri, gerçeğin, resmi ağızdan bir itirafı gibiydi.