Şevval Sam: Bir araya gelirsek güçleniriz

Şevval Sam, "Geçen senenin yoğunluğundan sonra durmak aslında iyi gelmişti. Yine de ben pek boş durabilen biri değilim. Bir beste, çocuklar için bir öykü, dijital konserler, röportajlar... Dört ay nasıl geçti anlamadım. O dönemi izolasyon gibi yaşamadığım için yeni normali de tam algılayamıyorum. Maske ve dezenfeksiyon meselesine alıştık hepimiz; galiba normal ama yeni bu benim için" diyor.

04 Ağustos 2020 Salı, 14:14
Şevval Sam: Bir araya gelirsek güçleniriz
Abone Ol google-news

"Her şeye rağmen bu şiddeti kendine yakıştırmayan erkekler var, kesinlikle. Ben onların da bu mücadelede yer almalarını istiyorum. İronik biçimde, “Biz sizin bildiğiniz erkeklerden değiliz” demelerini bekliyorum. "

Şevval Sam, kadın hakları mücadelesinde en ön safta. İsyan eden, sokağa çıkan kadınlarla yan yana olması, hele ki iktidarın söylemlerinden güç alan tarikatların İstanbul Sözleşmesi'ni hedef aldığı bu dönemde, o kadar kıymetli ki… En son, Beşiktaş'taki eylemde Kadın Meclisleri'yle birlikte Cemal Metin Avcı'nın öldürdüğü üniversiteli Pınar için haykırdı. Biz de bu vesileyle söyleştik. Maalesef müzikten, sanattan çok "şiddeti nasıl durduracağız" sorusuna yanıt aradık... "Kendimi geliştirmek, gücümü anlamak için elimden ne geliyorsa yaptım. Bedellerini de ödedim tabii ki ama bedel ödemeden hiçbir mücadele kazanılmıyor bu hayatta. Bizim toplumumuzda bu bedeller biraz daha ağır olabiliyor kadınlar için" diyor. 

Beşiktaş'taki Pınar Gültekin eylemine hangi duygularla katıldınız?

Umudumu kaybetmeyeyim diye katıldım çünkü kaybetmek üzereyim. Yaşananlara kayıtsız kalamıyorum. Üzülüp tweet atmaktan, birilerinin bu vahşete kayıtsız kalmasından bıktım, bir araya gelirsek güçleniriz dedim ve kendimi bir anda Beşiktaş’ta buldum.

Orada yaptığınız konuşmada "Hak verilmez alınır. Eğer baştakilerin cümlelerini değiştirmezsek hakkı alamayız" dediniz. Biraz açar mısınız bu sözünüzü...

Zaten erkeklerin üstün görüldüğü bir yetiştirme tarzının hakim olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bir de üstüne siyasetçiler, bu şiddetin abartıldığını düşünürse, kadınla erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiğini kabul etmezse, kadına şiddeti sanki inanç sisteminin, geleneklerimizin bir parçasıymış gibi empoze etmeye çalışırsa, kadına, çocuğa, ağaca, hayvana şiddetin önü alınamaz; ve bu toplum gitgide daha sevgisiz, daha travmalı çocukların var olduğu, daha mutsuz bir toplum haline gelir. O halde biz hiç durmadan ve vazgeçmeden bunu tekrar edeceğiz: Şiddete hayır! Bu, bir yaşam hakkıdır… Ve bu hak verilmiyorsa, biz bu zihniyeti değiştirmek üzere mücadele vermek ve bu hakkı almak zorundayız.

 "Ben de güçlü bir varlık olduğunun farkında olan bir kadınım. Cesaretliyim. Kendinden vazgeçeceğine konforundan vazgeçmiş, kendi kaynağına güvenen bir kadınım. Bağımsızlığıma düşkünüm."

CANIMI EN ÇOK ACITAN

İstanbul Sözleşmesi hedefte. Açıkça "kadını dövmek istiyoruz" diyorlar. Ülkenin cumhurbaşkanı ya da kadından sorumlu bakanı ya da herhangi bir yetkilisi çıkıp, sözleşmeyi tartışmaya açan dinci tarikatları susturmuyor...

Az önce söylediğim erkek egemen anlayışta, “erkek” olmanın tanımları içinde “şiddet” var. Bu bilgiyle böbürlenmiş, her istediği verilmiş, sevmek değil sahip olmak öğretilmiş erkek, neden bu imtiyazı kaybetmek istesin ki? Siyasi bazda bu zihniyetteki bir grup erkek, kadınlar adına toplanıp kadın komisyonu kuruyorlar. Tek bir kadının olmadığı bir kadın komisyonu… Şiddeti hak gören zihniyet, şiddeti uygulayanı “anlayışla” karşılıyor ve ceza vermiyor ya da göstermelik bir ceza verip hemen de affediyor. Bu da bu zihniyetin güçlenmesine sebep oluyor. Ama benim canımı en çok acıtan, bu zihniyeti bazı kadınların da destekliyor oluşu…

Sizce kadınların önündeki en büyük tuzak ne? Her şey nasıl başlıyor ve kötüleşiyor? 

Kadınların önündeki en büyük tuzak aynen o, erkeklerin imtiyazlı olarak yetiştirildikleri ortamda yetiştiriliyor olmaları. Annesi, babası, abisi, halası, komşusu derken, bakkalı çakkalı, müdürü, yöneticisi, siyasetçisine kadar bunun böyle olması gerektiğini söyleyen bir sistemde büyüyoruz. Buradan sıyrılabilenlerin aileleri nispeten daha sevgi dolu, daha aydınlık, adalet duygusu güçlü insanların çocukları. Çünkü her şeye rağmen bu şiddeti kendine yakıştırmayan erkekler var, kesinlikle. Ben onların da bu mücadelede yer almalarını istiyorum. İronik biçimde, “Biz sizin bildiğiniz erkeklerden değiliz” demelerini bekliyorum. Hak mücadelemiz erkekleri dışlayan bir mücadele olmamalı. Cinsiyet ötesi ve yaşam hakkı bazlı bir mücadele olmalı bu. 

Aşk bu işin neresinde?

Aşkı yaşama biçimlerimizde de sorun var. Erkekte de kadında da... Sevmek değil, sahip olmak; şefkat değil, saygı değil, kıskançlık, mülkiyet duygusu ve şiddet... Bunun da aşk, sevgi zannedilmesi. Sevgi dilimizde sorun var.

Deniz Bulutsuz- Ozan Güven soruşturmasına dair sanat dünyasının sessizliği konusunda neler söylersiniz?

Kitleler önündeki insanların, toplumsal sorunlarla ilgili mücadelede yer almalarını çok kıymetli buluyorum. Zira biz de örnek teşkil ediyoruz. Aynı sebeple, sorumsuzca davranılmasına da büyük üzüntü duyuyorum. Az önce dediğim gibi toplumun her kesiminde, her işkolunda, her sınıfında var bu şiddet.

DEVLET KORUMUYORSA...

Aile kavramına dair ne düşünüyorsunuz?

Eğitim ailede başlıyor. 0-6 yaş çok önemli. Ailelerin, bu toplumsal sorunun farkında olmaları, buna kafa yormaları, okuyup araştırmaları, belki de öncelikle kendi sorunlarını çözmeleri gerekiyor. Tabii siyasi destek olmadan bu toplumsal bilinçlenme sürecinin ilerleyebileceğini düşünmüyorum. O noktada da maalesef biraz umudumu kaybeder gibi oluyorum ve diyorum ki: Kızlarınızı dövüş veya savunma sporlarına yollayın. Bunu demek bana acı veriyor zira biraz orman kanunu gibi fakat, aklıma, kanunen korunmayan kadınlara ve kız çocuklarına önerebileceğim başka birşey gelmiyor. Devlet onları korumuyorsa, onlar kendilerini korumayı öğrenmek zorundalar.

Bizim gibi toplumlarda sanatçının sorumlulukları var mı size göre? 

Bu sorunları görmeden sanatını yapamaz hiçbir sanatçı. Sanatçı açık yara gibidir. Kimsenin görmediği, hissetmediği acıyı görür, hisseder. İnsan, kendini ifade etme ihtiyacında bir varlık. Hayatın en saf ifade kanalı da sanattır. Nefsini, egosunu korumak ya da pohpohlamak için gerçek bir soruna kayıtsız kalan bir sanatçının sanatı gerçek, samimi ve temiz olamaz.

ESKİDEN UTANMA VARDI

Neden toplum olarak bu kadar şiddet doluyuz?

Gerçekten sevmeyi bilen bir toplum olmaktan çıktık. Eskiden öfkesine hakim olamayan insanlar bunun utancını yaşardı. Bugün artık bunu bir güç gösterisi halinde gündelik hayat diline yansıtmaya başladık. Kim daha çok asar keser, onun yarışındalar. Bu; bana, sanki toplumsal özgüvenimizi, gücümüzü kaybetmeye başladığımız için böyleymiş gibi geliyor. Kimse okuduğu mesleği icra edemiyor, hayatta yapmak istediğini gerçekleştiremiyor, işsizlik, mutsuzluk bence birçok insanın kendisini değersiz hissetmesine yol açıyor. Hırsını kadından, ağaçtan, hayvandan, çocuktan alıyor. Güç gösterisiyle değer ve saygı duyulacağını zanneden insanlar da hayatlarında ilk defa başrole oturuyor. Görünmez olmaktan çıkıyorlar. Bu, çok ciddi patolojik bir durum ve sosyolojik bir problem.

KENDİ KAYNAĞINA GÜVENEN BİR KADINIM

Biraz da sizden bahsedelim. Sözünü özgürce söyleyebilen biri olmayı nasıl başardınız?

Bence bunda annemin payı büyük. Önümdeki rol model, kaderine razı gelmemiş, çalışkan ve mücadeleci bir anne. Varolmak yolunda erdemlerinden vazgeçmemiş, dik durabilmiş, dayanıklı bir kadın. Benim tabiatım da öyle. Ben de güçlü bir varlık olduğunun farkında olan bir kadınım. Cesaretliyim. Kendinden vazgeçeceğine konforundan vazgeçmiş, kendi kaynağına güvenen bir kadınım. Bağımsızlığıma düşkünüm. 

Anneniz Leman Sam'ın sanatçı olmanızda payı ne kadar var? 

İnsan sanatın bazı dallarını kullanarak, para kazanabilir, çok çalışarak yeteneklerini geliştirebilir ancak gerçekten sanatsal hassasiyetle doğmak genetikle alakalı diye düşünüyorum. Benim genlerini taşıdığım ailede geniş çaplı bir sanat hassasiyeti var. Biz hayatı sanat kanalıyla ifade eden bir aileyiz. Bu, ben beş yaşındayken de böyleydi. Ama bunu meslek olarak seçme sebebimi soruyorsanız, “hayat öyle aktı” diyebilirim. Annem benim resim kabiliyetime hayranlık duyardı. Bu yüzden beni Güzel Sanatlar’a yönlendirdi. Oyunculuk ve müzik, planlarımda yoktu. O yüzden, hayat öyle aktı diyorum.

Yasak Elma ile sete döndünüz. Yeni normalde çalışmaya alıştınız mı? 

 Yasak Elma setini çok seviyorum. Çok tatlı bir set. Huzursuzluk yok ve böyle bir çalışma ortamında olduğum için şanslı hissediyorum kendimi. Öte yanda risk hala devam ediyor. Birçok insan için ekonomik olarak çalışma hayatına dönmek elzem. Bu yüzden bizim de çalışmama gibi bir lüksümüz yok zira bu, ortak bir kader hepimiz için. Dikkatli temkinli ama işimizin başındayız.

SEN KÖTÜ OLAMAZSIN!

Ender karakterinin bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz? 

Biz, duygusal bir toplumuz. Dizilerde sevdiğimiz karakterlerin gerçek olduğuna inanmak istiyoruz. İlk başta çok tepki aldım, insanlar beni yolda çevirip: “Hayır sen kötü olamazsın, sen bizim Gülbeyazımızsın!” diyorlardı. Oysa ben oynadığım karakteri çok sevdim ve ona öyle bir tutundum ve onu öyle bir süsledim ki, sonunda insanlar sevdi. Oyunculuğun bir performans olduğunu bence izleyiciye Ender karakteri anlattı ve kabul ettirdi.

Oyunculuğunuzun farklı bir tonunu da görmüş olduk böylece...

Bazen oyuncular risk almaktan korkar, kitlesini kaybedeceğini düşünüp ters köşe rolleri kabul etmekten imtina edebilir. Yönetmenler ve yapımcılar da hayal kurmaktansa ezberden gitmeyi seçiyor çoğunlukla. Ben tam tersini düşünürüm. Aynı yerde dönüp durmaktan sıkılırım. Yeni dünyalar keşfetmek isterim. Müzikte de bu böyledir benim için. İçimdeki yaşam coşkusuna tek bir hayat hikayesi sığmıyor sanırım.

Karadeniz albümünüzü merakla bekleyenlerdenim… Karadeniz ezgilerini ilk ne zaman söylemeye başlamıştınız? 

Karadeniz’in naifliğini kaybetmek niyetinde değilim. O çocuksu halini seviyorum. Fakat ağır geçen bir pandemi sürecinden sonra neşesi ve coşkusu daha yüksek bir albüm olmasını arzu ediyorum. İki şarkıyı önceden paylaşmak niyetindeyim. Bu müzik, hayatıma Gülbeyaz ve Kazım’la girdi. Karadeniz beni o kadar sahiplendi ki, bi yanım Karadenizli oldu bu süreçte. Ben de Karadeniz’e bir şarkı yapıp, teşekkür etmek istedim; yeni albümde benim de bir bestem olacak.