Prof. Dr. Onur Başer: Vitrini değiştirerek yüksek kaliteli bir büyüme üretemeyiz

Prof. Dr. Onur Başer: Faiz artırımının etkili olabilmesi için Merkez Bankası Başkanı’nın yarın da işinin başında olup olamayacağının bilinmesi gerekli.

25 Kasım 2020 Çarşamba, 06:00
Prof. Dr. Onur Başer: Vitrini değiştirerek yüksek kaliteli bir büyüme üretemeyiz
Abone Ol google-news

Kolumbia ve Michigan üniversitelerinde misafir öğretim üyesi ve MEF Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Onur Başer, düşük ve ortalama gelirli ülkelere 2021 sonuna kadar aşının gelmesi düşük olasılık olduğunu vurgulayarak, aşının Türkiye’ye maliyetinin 3-4 milyar doları bulacağını söyledi. 

Türkiye’de güven sorunu olduğunu bunun da belirsizlik yarattığını anlatan Başer, “Krizin köklerine inmeden, vitrini değiştirerek alınan önlemlerin yüksek kaliteli bir ekonomik büyüme üretmesi mümkün değil. Belirsizlik yabancı sermaye için kötü haberden daha ürkütücüdür” dedi. Sağlık ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Onur Başer ile Türkiye’de pandemiyi ve ekonomiyi konuştuk.

* Türkiye’de açıklanan test ve vaka ve ölüm sayılarına baktığımızda çok şüpheli veriler söz konusu. Niye böyle. Sizce gerçek rakamlar bunlar mı?

Sadece Türkiye’ye mahsus bir salgın olmadığı için dünyada paylaşılan verilerle Türkiye’de paylaşılan veriler arasında çok büyük farklar oluşmaya başladı. Türkiye’nin genç bir nüfusu var ama Covid-19 ölüm oranlarını artıran diyabet, obezite, astım gibi hastalıklarda OECD içinde en üst sıralardayız. Diyabette Meksika’dan sonra ikinciyiz, Her 3 kişiden birisi obez, birisi aşırı kilolu; önlenebilir astım ve KOAH yatışlarında Macaristan’dan sonra ikinciyiz. Covid-19’da ölme oranları diyabet hastalarında 3 kat, aşırı kilolu ve obezlerde 1.7 ile 4 kat arası, astımlarda 1.25 kat daha fazla. Bütün bu dezavantajlara rağmen bu fark Türkiye’nin başarısı olarak lanse edilirken, Türk Tabipler Birliği, Türk Toraks Derneği gibi kuruluşlar kendi verilerini kamuoyuyla paylaşmaya başladılar. Bu farklılığı aynı zamanda Lancet gibi dünyaca ünlü  medikal dergilerde de yayınladılar. Benim de Nisan sonlarında Türkiye’de sıkışıklığa göre yayılım hızını gösteren ve Health Policy Dergisi’nde yayınlanan makalemde, geçen yıllara göre oluşan ‘fazla ölümler’ ile açıklanan sayılar arasındaki farklar göze çarpıyordu. Türkiye’deki 8 ildeki ‘fazla ölümler’in toplamı 81 ilindeki Covid-19 ölümleri toplamında yüzde 50 daha fazlaydı. 

KONTROLSÜZ NORMALLEŞME AŞAMASINA GEÇTİK

* İkinci dalgaya hazır olmadığımız ortada. Nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalacağız?

Mart ayından itibaren Ekim-Nisan aylarının grip sezonuyla beraber çok kötü geçeceği tartışılırken, biz yaz aylarında virüsün yayılım etkisini geçici süreli azaltmasına kanarak kontrolsüz normalleşme aşamasına geçtik. Bu süreçte, eylül ayı öncesine bakarak, virüsün nasıl yayıldığına, hangi faktörler ve politikaların yayılma hızını azalttığına dair araştırmalar yapamadık. Örneğin 65 yaş ve üstünün evde kalmasının yayılma üzerindeki etkisi ne kadar? Dünyada başka hiçbir yerde uygulanmadığı için bunu bilemiyoruz. Oysa birinci dalgada böyle bir yöntem uygulandığına göre veriler Sağlık Bakanlığı’nda var, böyle bir çalışma yapılsa ve kamuoyu ile paylaşılsa daha ikna edici olabilir. Türkiye’de 9 milyon civarı 65 yaş üstü nüfusun sadece 1 milyonu yalnız yaşıyor. Geri kalanlar çocukları, torunları ile aynı evde yaşıyorlar. Yaşlı insanları eve kapatarak virüs kapma risklerini azaltıp azaltmadığımızı sorgulamamız gerekiyor. 

Restoranlardaki kapasiteyi yüzde 25’e indirmek, bulaşma oranını yüzde 80 azaltıyor ve restoranlar cirolarının sadece yüzde 40’ını kaybediyorlar. Yani ya hep ya hiç olmasına gerek yok. Biz verilere dayalı öngörüler ile hazırlık yapmazsak bu dağılımı kontrol edemeyiz. Genelde yayılımı kontrol etmekten çok hastaların tedavisi üzerine yoğunlaşarak ilerliyoruz, bu nedenle kamuoyunda epidemiyolog ve istatistikçilerden çok tıp doktorlarını görüyoruz. Covid-19 yayılma hızının matematiğini hasta tedavi ederek çözemeyiz. Bu sorunu hastane dışında çözmemiz lazım. Bu da test sayılarını artırılmasıyla ve bölgesel kontrollerle mümkün olabilir.   

BÖLGESEL BAKMAK ZORUNDAYIZ

* Yeni gelen yasaklar var, bunlarla virüs ne kadar kontrol altına alınabilir? Bu noktada alınması gereken asıl önlemler neler olmalı?

Bir yanda durdurmak istemediğimiz ekonomi var, bir yanda toplumun hassasiyetleri var bir yanda da virüsün yayılması ve beraberinde getirdiği ölümler var. EBOLA virüsünde gördük ki en fazla ölüm olan ülkeler Afrika’da geleneksel cenaze törenlerinden vazgeçmeyen ülkelerde oldu. Şeffaf veriler üzerinden analiz edilerek çıkarılan bilgiler toplumla paylaşılırsa, herkesin bu mücadeleye katılası istenebilir. Bir mahalle muhtarının mahallesinde kaç vaka olduğunu bilmeden bizim bu salgınla başa çıkmamız çok zor... Posta kodları kapsamında vaka sayısı açıklanırsa, herkes ona göre önlemini alabilir. Posta kodu kapsamında test pozitiflik oranı belli bir oranın üstüne çıkarsa (örneğin son 7 gün ortalaması yüzde yüzde  5) o bölgelerde yaşayan halk uyarılmış olur ve gerekli önlemleri alınabilir. Bu noktada, o bölgedeki mağazaları kapatır, sokağa çıkma yasağı getirir ve bütün bunları paylaşarak toplum desteğini arkamıza alabiliriz. Salgına bölgesel yaklaşmamız gerekir. Salgın başında epi merkezi olan New York, bölgesel önlemlerle bu sorunu çözdü. Şu anda New York’ta test pozitiflik oranı yüzde 2.4 civarında ve yüzde 3’ün üzerine çıkınca hemen kapanmaya gidiyorlar. 

Örneğin, tüm okulları aynı anda online yapmak gerekli mi? İstanbul’da yayılmanın tavan yaptığı semtlerde yüz yüze eğitim olmaması normalken, yayılmanın az olduğu Tunceli’de çocuklar da aynı kısıtlamaya maruz kalmalı mı ve online eğitime bağlantı için sinyal aramak yerine yüz yüze eğitime geçemezler mi? Sağlıksız insanlarla sağlıklı bir ekonomi kurmamız mümkün değil, dolayısıyla bu kamu sağlığı problemini çözmemiz gerekiyor. Bilim Akademisi’nden Prof. Dr. Erol Taymaz Hocamızın yaptığı çalışma Türkiye’deki mikrosimülasyon modelleri,3-4 hafta tam kapanma olduğu takdirde ölüm ve vaka sayılarının yüzde 40-50 civarında düşebileceğini ve ekonominin de eskisinden daha kötü olmayacağını gösteriyor.  Öte yandan Covid-19 ölümlerini ‘önlenebilir ölüm’ diye tarif etmek daha doğru. 

Türkiye’nin en önemli sorunu sağlık personelinin yetersizliği. Şu anda alınmaya çalışılan 12 bin personel doğru ama geç atılmış bir adım. Hemşirelik ve tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinin de bir an önce sağlık personeline katılmasının bu sıkıntılı dönemde yardımcı olacaktır. Büyük şehirlerimizdeki konferans merkezleri sahra hastanelerine dönüştürülerek Covid-19 olmayan hastalara hizmet verilebilir. Bu yıl kalp, kanser gibi hastalıklar sebebiyle  ‘fazla ölümlerin sayısı artacak, çünkü bu hastalar hastanede kendilerine Covid-19 bulaşır diye tedavilerini erteleme yoluna gittiler ya da yeterince ambulans ve yoğun yatak bulunmaması sebebiyle biz bu hastaları kaybettik. 

AŞI DÜŞÜK VE ORTA GELİRLİ ÜLKELERE 2021 SONUNA KADAR GELMEZ 

* Son aşamaya gelen Pfizer ve BioNTech aşıları var. Türkiye altyapı olarak bu aşılara ne kadar hazır, saklama koşulları ne derece müsait?

Pfizer&Biontech aşısı için -70 derecede özel soğutucular gerekli. Bu tür dolaplar çok pahalı olmamakla birlikte aşırı talep olacağından siparişlerin bir an önceden verilmesi gerekiyor. Teslim tarihleri aşırı talep yüzünden her gün erteleniyor. Moderna’nın aşısı normal dolaplarda korunacağı için eczane, muayenehanelerde, kliniklerde yapılabilecek. Buradaki en büyük sorun talep ve aşıya ulaşmanın nasıl çözüleceği… İlaç sektöründeki üretimlerin yüzde 90’ı dünya nüfusunun sadece yüzde 10’una hizmet ederler. Bu aşı da bu problemin parçası olacak. 

Duke Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre; Pfizer&BionTech ve Moderna aşılarının 6.4 milyar dozu şimdiden satın alındı ve 3.2 milyar dozu için de anlaşmalar yapılıyor ve aynı araştırma bu ön alımların yapıldığı ülkelerin yüksek gelirli ülkeler olduğu görülüyor. İngiltere örneğin her bir kişi için 5 doz, Avrupa Birliği ortalama 3 doz, ABD 4.5 doz, Japonya 2 doz ön alımını yapmış durumda. Düşük ve ortalama gelirli ülkelere 2021 yıl sonuna kadar aşının gelmesi düşük olasılık olarak görünüyor. Yeni bulunacak ve üretilecek aşılarla bu sürenin kısaltılması üzerine çalışılıyor. 

3-4 MİLYAR DOLAR GEREKİYOR

* En son grip aşılarında gördük ki Türkiye’ye gelen aşı adetleri çok yetersizdi, Türkiye korona aşısı için gerekli bütçeye sahip mi, sizce 83 milyonluk nüfus için ne kadarlık kaynak gerekecek?

Influenza aşısının yeterince sipariş edilmemesi aslında en çok Sağlık Bakanlığı’nı zora sokuyor. Önümüzdeki günlerde hastane yığılmalarının, gereksiz Covid testi yaptırmanın en önemli sebeplerinden biri grip olarak kendini Covid-19 sanan hastalar sebebiyle olacak, bu da tedavi maliyetlerini artıracak. Bu maliyet grip aşısıyla yüzde 50 azaltılabilirdi. 

Saglik calisanlari için oncelikli gerekli İki milyon doz aşıyı özel koruma koşulları gerektiren Pfizer&Biontech’den alırsak 39 milyon dolar, daha esnek koruma koşulları olan Moderna’dan alırsak 70 milyon dolar gibi bir kaynağa ihtiyaç var. Vaka sayıları burada da önem arzediyor. Covid-19 atlatan insanlarda uzun süre bağışıklık sistemi geliştirildiğine dair araştırmalar yayınlanıyor.  Bu kişilere ilk aşamada aşı yapmamıza gerek olmayabilir ve ilk aşamadaki zaten sınırlı aşıyı daha optimum kullanabiliriz. Sağlık Bakanlığı kamuoyu ile paylaşmasa da vaka sayısını, ölümleri, vakaların yaşlarını, yan hastalıklarını biliyor; kendi verilerinden risk skoru çıkarıp ona göre aşıyı dağıtabilir. Zaruri meslekler, enerji, gıda, ulaşım gibi sektörler de bu denklemin içine dahil edilmeli. Türkiye aşı için gerekli olacak 3-4 milyar doları bulacaktır. Çünkü aşının hem kazanılan hayatlar olarak hem de ekonomimizi açık tutması açısından bir geri dönüşü var. Bu nedenle en kazançlı yatırımdır. 

YOĞUN BAKIMLARIN YÜZDE 70'İ DOLU

* Virüsle mücadele her akşam açıklanan rakamlar üzerinde yapılıyor. Ama gelen haberler yoğun bakımların dolduğunu gösteriyor. Bu durum ekonomiyi de yoğun bakıma, komaya sokacak bir duruma neden olabilir mi?

Dünyada Bakanlık sitelerinde çok detaylı bilgiler günlük olarak paylasılıyor. Böylece bilim insanları o verileri alıp politika üretilmesini sağlayabiliyorlar. Türkiye’de yoğun bakım doluluk oranı yüzde 70 olarak açıklanıyor, yani ülke  genelinde 10 yatağın üçü boş. Ancak İstanbul’daki yatak ihtiyacı olan bir hastaya Burdur’daki Gümüşhane’deki boş yatağın bir anlamı yok. Özellikle bölgesel oranlarla kamuoyu bilgilendirilirse daha anlamlı olur. Ekonominin komaya gireceğini düşünmüyorum. Türkiye’nin ekonomiden virüsten daha fazla korkmasına gerek yok. Ekonomideki her problemin işsizlik, enflasyon, faiz, döviz çözümü var, ama kaybettiğimiz insanları geri getiremeyiz. 

GÜVENSİZLİK BÜYÜK SORUN

* Sizce şu anda Türkiye'nin en can yakıcı sorunları nelerdir?

Türkiye’de güven sorunu var ve bu güvensizlik belirsizlik yaratıyor. Sağlık Bakanlığı’nda verileri dünya ülkelerindeki verilerle çelişiyor, TÜİK’in enflasyon işsizlik sayıları, piyasadaki sayılarla çelişiyor, Türkiye ekonomisinin Covid krizini çok iyi atlattığına dair açıklanan sayılar, uluslararası derecelendirme kuruluşlarının notlarıyla çelişiyor. Bu güveni kazanıp belirsizliği ortadan kaldıracak politikaların geliştirilmesi gerekiyor ki bunun en kolay yolu şeffaf iletişim kanallarını açık tutmak.   

BELİRSİZLİK YABANCI SERMAYE İÇİN ÜRKÜTÜCÜDÜR

* Şu anda içinde bulunduğumuz ekonomik krizi kabullenmeyip, ‘dönüşüm' olarak nitelendiren bir söyleme söz konusu. Sizce Türkiye ekonomisi rasyonel bir politika ile yönetiliyor mu?

Krizin köklerine inmeden, vitrini değiştirerek alınan önlemlerin yüksek kaliteli bir ekonomik büyüme üretmesi mümkün değil. O nedenle yüzeysel yapılan değişiklikler, spekülatörler için anlık bir durum olarak görülüyor fırsata dönüştürülüyor. Biz 2002 krizinden çıkınca 2006’ya kadar gördük ki ekonomik ve politik kurumları güçlendirerek büyümeyi sağlayabiliyoruz. Merkez Bankası faiz artırımının etkili olabilmesi için, Merkez Bankası Başkanı’nın yarın da işinin başında olup olamayacağının da bilinmesi gerekli. Yabancı sermaye akışı kısa vadede bu krizden çıkmak ve yapısal reformlarımızı yapmak için fırsat tanıdığı için, güven ortamının tekrar sağlanması gerekiyor. Belirsizlik yabancı sermaye için kötü haberden daha ürkütücüdür. Ekonomik kurumlarımızın bağımsız olması ve demokratik kurumlar tarafından güvence altına alınması, medya ve yargının bağımsızlığı, ihale kanunlarında şeffaflık esas dönüşümü başlatacaktır.