Paramparça atomlar ve hayatlar

Bilimin edebiyatla buluştuğu Ödül’de, 1944’te “Nükleer fisyonu keşfettiği için” Nobel Kimya Ödülü’ne değer görülen Otto Hahn ve çalışma arkadaşı Lise Meltner’in serüven dolu hayatlarını okuyoruz.

15 Ekim 2020 Perşembe, 00:45
Abone Ol google-news


İnsanlığın gelişimine katkı sağlayan bilim insanlarını genelde büyük keşif veya buluşlarıyla hatırlıyoruz. Sözgelimi Albert Einstein denildiğinde aklımıza ilk anda Genel Görelilik kuramı geliyor. Ancak bu başarıların ardında hiç bilmediğimiz ve bir döneme ışık tutan insan hikâyeleri saklı olabiliyor. Sözgelimi Einstein için kendi bilimsel kariyerinden vazgeçen, kimi bilim tarihçilerine göre Einstein’ı Einstein yapan ve buna rağmen yine de terk edilen Mileva Maric’in hazin hikâyesini kaçımız biliyoruz?

Benzer öyle güzel hikâyeler var ki bu isimleri bilim tarihinin tozlu raflarından alıp başlı başına edebi birer karaktere taşımak mümkün. Dahası, bilim tarihindeki gerçek hayat öyküleri, özü itibariyle sıkıcı olabilirken nitelikli edebiyatın yağıyla kavrulduğu zaman eşsiz ve cezbedici bir niteliğe bürünebiliyor.

1944’te “Nükleer fisyonu keşfettiği için” Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülen Otto Hahn’ı anlatan ama Maric gibi perde arkasında kalan çok özel bir ismi gün yüzüne çıkaran Ödül (Le Prix) de bunlardan biri.

‘GEÇMİŞİN BİZLER İÇİN NELER SAKLADIĞINI KİMSE BİLEMEZ’

1968 doğumlu yazar Cyril Gély, sahneyi Otto Hahn’ın İsveç Kralı V. Gustaf’ın elinden Nobel Ödülü’nü alacağı günün sabahında Stockholm’deki Grand Hotel’in 301 numaralı süitinde açıyor. Kendimizi ansızın, buz kesen bir İskandinav sabahında, otel odasından dışarıyı seyrederken buluyoruz; karla örtülü kaldırımlar boş, gri gökyüzünden sızan ışık ancak ödülü alacağı Stockholm Sarayı’nı görmeye yetecek kadar...

Otto’nun yapacağı konuşma ezberinde ama aklı, uyandığından beri başka yerde: “Geçmişin bizim için neler sakladığını kimse bilemez” sözü yankılanıyor kulaklarında. Çünkü onu bekleyen bir yüzleşme var. Açık pencereden sızan soğuktan daha ürpertici ve okuru da daha ilk bölümden esere bağlayan, gizemiyle sarıp sarmalayan bir hikâyenin tam ortasında hissettiren bir yüzleşme.

Otto Hahn’ın beklediği kişi, tam da yazının başında bahsettiğimiz gibi tarihin tozlu sayfalarında kalan gerçek bir isim; Lise Meltner. Otto’nun yıllardır beklediği yüzleşme o otel süitinde, ödül töreninin sabahında gerçekleşiyor. Kapı çalıyor ve Lise, gerçekleri sembolize eden güçlü bir figür olarak karşımıza çıkıyor.

Eserin kurgusu, tıpkı bir tek mekân filmi gibi bu odada geçen diyaloglar üzerinden geriye dönüşlerle, hesaplaşmalarla ilerliyor. Aynı zamanda bir oyun yazarı olan yazarın, hikâyenin amacına hizmet edecek şekilde yerli yerinde kurduğu diyaloglar, ikili arasındaki yaşanmışlıkları; ihtirası, öfkeyi, kederi ve pişmanlıkları ele alarak birer yapboz parçası gibi hikâyenin eksik parçalarını tamamlamamızı sağlıyor; dönemin atmosferini yaşatacak ve tarihini de gözler önüne serecek şekilde kafamızda sahneler canlandırıyor. Ustalıkla kurulan bu sahneler, yazarın sahne sanatlarından gelen görselleştirme kabiliyetini de açığa vuruyor.

İyi hoş da Otto Hahn’ın yüzleşmekten bu korktuğu bu kadın kim ve yüzleşmekten niçin bu kadar korkuyor? Kafamızda beliren soruların cevaplarını, diyaloglarda kendini açık eden yaşanmışlıklarda buluyoruz; daha genç yaşlarında tanışan Lise ile Otto, otuz yıl boyunca Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde birlikte çalışmış ve günlerinin büyük kısmını birlikte geçirmiştir sözgelişi.

Tabii ilk bakışta buradan bir aşk hikâyesi çıkacak izlenimi verse de durum bir hayli karmaşık. Zira Otto, bir başka kadınla, Edith’le evli ve Lise’in yurt dışına “kaçışı”, bir başka deyişle 30 yıllık dostluklarının sonu, tarihin karanlık sayfalarına, Nazilerin iktidara gelişine rastlıyor.

ATOMUN PARAMPARÇA ETTİĞİ İLİŞKİLER

Anlaşılacağı üzere Lise’in Yahudi olmak gibi bir “kusuru” var; işinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın Yahudi olmak, Naziler için affedilemez. Einstein’ın “Bizim Marie Curie’miz” dediği Lise, bilimle uğraşan bir kadın aynı zamanda. Bu belki de o dönemde Yahudi olmaktan daha da beter.

Birlikte çalışmalarının meyvelerini toplamak üzerelerken Temmuz 1938’de, yani nükleer fisyonun keşfine “bir kala” Lise’in önüne engel koyuyor talih; Hitler’in faşist iktidarı ve Avusturya’nın işgali derken Hollanda üzerinden önce Kopenhag, ardından nihai durağı olan İsveç’e iltica etmek zorunda kalıyor. Evet, onun ülkeyi terk etmesini isteyen Otto’ydu. Lise’e göre bu isteğin altında bir art niyet, Otto’ya göre ise sevdiği bir arkadaşına yardım etmek vardı.

Sonuçta o karanlık gecenin ardından birbirlerini yıllarca göremiyorlar ve Otto bu süreçte nükleer fisyonun keşfini kendisi üstleniyor. İşte bizim okur olarak onları “dinlediğimiz” metindeki gerçek zaman, ayrılık gecesinden tam sekiz yıl sonrasına, Nobel töreninin sabahına rastlıyor. Grand Hotel’in 301 numaralı süitinde yaşanan diyaloglar, aralarında yaşanan gerginliğin nedenlerini enine boyuna ortaya koyuyor.

Otto, Lise ve Edith arasındaki atom çekirdeğine benzer ilişki de hikâyenin can alıcı noktalarından. Naziler onları ayırana kadar birbirlerinden ayrılmayan üç insandan bahsediyoruz. Burada ayrılığın yaşandığı 12 Temmuz 1938 gecesini, üç ana karakterin miladı olarak tanımlamak mümkün.

Otto ve Lise, 301 numaralı odada yüzleşirken yan odadaki Edith’in birliktelikleri boyunca yaşadığı yalnızlık ve çaresizlik hissi de kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Edith’in durumu, Lise’inki kadar düşündürüyor okuru. Otto’nun, kurtulmakta zorluk çektiği ağır yükün altında yıllardır ezildiğini ve Lise ile yüzleşmesi sırasında paramparça olduğunu da söyleyebiliriz.

Burada Lise Meitner’in gerçeğin temsilcisi, cesur bir karakter olarak karşımıza çıktığını da belirtelim; tarihe başarılı bir bilim insanı olarak geçmesinin yanında hem kadın hem de bir Yahudi olarak o günlerin ve İsveç’e yerleştikten sonra çektiği yalnızlığın ruhunda bıraktığı izler başarıyla işleniyor.

BİR EDEBİYAT ALANI OLARAK BİLİM TARİHİ ÖYKÜLERİ

İşte nitelikli bilim tarihi öyküleri bu yüzden okunmaya değer; bizi, başarı hikâyelerinin perde arkasına götürdüğü ve hakikati öğrenmemizi sağladığı için. Bu noktada bir otel odasına koca bir tarihi sıkıştıran Cyril Gély’nin sade ama merak uyandıran, derinlikli anlatımının da büyük payı var kuşkusuz.

Bilim tarihine mâl olmuş iki insanın anıları üzerinden pişmanlıkların, örtbasın, inkârın ve kederin izini sürerek okuru da peşinden sürüklüyor. Okura sadece bilim tarihi değil 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yaşananları, insan hikâyeleri aracılığıyla okuma fırsatı veriyor.

Esma Fethiye Güçlü’nün akıcı çevirisiyle okuduğumuz Ödül, 2. Dünya Savaşı ve sonrasında bilim insanlarına, özellikle de kadın bilim insanlarına nasıl bakıldığını görmemizi sağlayan, insanın riyakârlığına dair de anlatacak çok şeyi olan bir roman.

Almanya’nın Hitler’den miras kalan karanlık tarihinin ve kendilerini bir adama adayan iki yalnız kadının da hikâyesi aynı zamanda; döneme, bilim tarihine ve erkek egemen tarihin egemenliğindeki ilişkilere dair nitelikli bir okuma sunuyor.

Ödül / Cyril Gély / Çeviren: Esma Fethiye Güçlü / Timaş Yayınları / 204 s. / 2020