Pandemide bir yurt dışı kaçamağı: Londra

Fatih Türkmenoğlu pandemi döneminde bir yurt dışı kaçamağı yaparak Londra'ya gitti. Türkmenoğlu, Londra'da yaşadıklarını Cumhuriyet Cumartesi'ye anlattı.

11 Ekim 2020 Pazar, 02:00
Pandemide bir yurt dışı kaçamağı: Londra
Abone Ol google-news

Sanırsınız ilk kez yurtdışına çıkacak bir üniversite öğrencisiyim. Acaba tedbirler nasıl, gereken formları eksiksiz doldurdum mu, kuyruklar uzun mu olur düşünceleriyle üç saat evvel havaalanındaydım. Bir heyecan, bir panik. Londra uçağı anonsu, hayatın tekrar normale döneceği, hatta döndüğü haberiydi bana. Uçaktaki koltuğuma oturup İstanbul’u geride bırakmaya başlayınca da neşem iyice yerine geldi.

Hayatımın son 25 yılında gazeteci, televizyoncuydum. Daha çok gezi programları yaptım. Her hafta, bazen iki, hatta üç ayrı yere gidip geldim. Hiçbir dönemde, bir ayım bile yurt dışına çıkmadan geçmedi. Bu sefer altı aydır ülkeden dışarı çıkmadım. Hatta yedi ay!

Neyse, gördük ki insan bir yerlere gitmeden de yaşayabiliyormuş. Anladık ki komşuluk ne çok önemliymiş. Kendi içimizde yaptığımız seyahatler, pek eğlenceli olabiliyormuş. Ayrıca varılacak en uzak nokta, dünya üzerinde falan değilmiş. Birbirini anlamayan iki kafa arasındaki mesafeler aşılamazmış gerçekten de. Keşfedilen bir sıcak kalp, onlarca uzak ülkede safari yapmaktan çok daha heyecanlı olabiliyormuş...

İNGİLİZLER GERÇEKTEN DE SOĞUKKANLILAR

Yine de gezmek çok güzel. Hayat gerçekten de gezince daha güzel...

Gümrükten “hoşgeldiniz” diyerek karşıladı kapıdaki memur. Gayet rahat bir şekilde metroyla şehir merkezindeki otelime ulaştım. Tekrar bir başka ülkede olma hissinin o ateşleyen heyecanı her yanımı sardı. Bir enerji, bir pozitiflik; Covid-19’u falan tamamıyla unuttum.

Hemen küçük çantamı odaya atıp sokaklara fırladım. Gördüm ki İngilizler’in büyük kısmı da benim gibiler. Sokaktaki insanların yarısında maske yok. Lokantalar ve kafelerin girişlerine konan bir QR kod sayesinde kişisel bilgiler havuzda toplanıyor. Onun dışında okullar açık, ofisler açık. Hayat normal akışında devam ediyor. Çocuklar öğretmenleriyle parklarda sonbahar yapraklarını inceleyip resimler çiziyorlar, spor derslerinde kan ter içinde kalana kadar koşuyorlar. Hoşuma gitti. Zaten baştan beri hep böyle olması gerektiğini düşünüyorum. 9 milyara yaklaşan dünya nüfusunda, Covid-19’dan hayatını kaybedenlerin sayısı 1 milyon olmuş. İstatistik tablolarında kayda değer bir rakam değil. Üstelik aşıya bu kadar niye vakit harcıyorlar, tedaviye odaklansalar. Hayattan çalınan bu bir yıl yerine nasıl konacak? Bomboş geçen bir yıl... Ayrıca insan dediğiniz bir biyo-psiko-sosyal varlık. Üç ayağın ikisini birden kırıyoruz işte. İnsan dokunmadan, sarılmadan, konuşmadan, oynamadan, keşfetmeden, yürümeden, başkalarıyla ilişki kurmadan nasıl yaşar? Kurur, hastalanır, ölür... Off ya, uzman değilim ki ben. Herkesin çok fikri var nasılsa. Sustum. Limonlarını tek tek çamaşır suyuyla yıkayan obsesif teyzelere selam gönderip Londra gezime devam edeyim.

YENİ POPÜLER OLAN BİR SEMT : SHOREDİTCH

Tüm Londra’yı yürüdüm. Katılacağım iki toplantı dışında, yaptığım en önemli aktivite yürümek oldu. Şehrin açılmış, canlanmış olmasını çok sevdim. O muhteşem parklarda, tarihi binaların gölgesindeki caddelerde günlerim geçti. Sterlin’in kaç lira olduğunu hesaplamamaya yemin ettim. Şunun şurasında aylar sonra üç beş gün kendime bir lüks tanımıştım. Her sokakta, caddede Simit Sarayı görmekten çok mutlu oldum. Ah, bir de Oxford Caddesi’nde Kahve Dünyası açılmış, göğsüm kabardı.

Bir de, daha evvel hiç görmediğim bir Londra semtini keşfettim: Shoreditch. 20 yıl önce adım bile atılmayan, neredeyse terk edilmiş, oldukça tehlikeli, yıkık dökük bir uzak bölgeymiş. Zaten şehrin pek de makbul sayılmayan doğu yakasında. Nasıl olmuşsa, böyle eklektik, hip, bohem bir havaya bürünüvermiş. En güzel kafeler, lokantalar, şık bürolar birer birer açılmış. Sırf Shoreditch’te vakit geçiren bir grup gezgin türemiş. “Cool” Londralılar, burada sosyalleşir olmuşlar. Oxford Street, Notting Hill, Hyde Park, Piccadilly Circus’tan çok farklı yapısıyla, insanları cezbetmiş. Start-up’lar burada yer bulmuşlar kendilerine. Üçüncü kuşak kahveciler, lüks-salaş, şık-bohem havalarıyla Shoreditch’e çok yakışmış. Binaların tepelerinde barlar açılmaya başlamış. Gece hayatı kendiliğinden renklenivermiş. Genç işadamları, “.com” zenginleri, öğrenciler caddeleri doldurmuşlar. Atılmış konteynerler siyaha boyanmış, yan yana dizilip bir açık hava alışveriş merkezine dönüşmüş. Duvar resimleri birer sanat eseri olup sokakları süslemiş.

KARINDEŞEN JACK’İN SEMTİ

Londra’nın dünyaca meşhur seri katili “Jack the Ripper”, Karındeşen Jack, bu semtin “çocuğu”. 1880’lerin sonunda daha çok bölgede yaşayan fahişeleri hedef alan Jack, korkunç şekilde öldürmüş. Bazı kurbanlarının iç organlarını çıkartmış. Anatomi bilgisiyle de çok konuşulmuş o dönemde. Gazeteler yıllarca bu olaylardan bahsetmiş. Olayların üzerindeki sis perdesi aralanamamış, “Jack” hiçbir zaman yakalanamamış maalesef.

Bugün, Jack the Ripper turları düzenleniyor. İlgilenenler çok memnun kalıyorlar. Cinayetlerin tam olarak işlendiği Shoreditch, Whitechapel mahallesinde, yürüyerek yapılıyor. Her akşam saat 19.30’da başlıyor. İnsanın kanını donduran cinayetleri büyük bir soğukkanlılıkla işleyen Jack, gerçek mi değil mi tam olarak bilinemiyor aslında. O dönemde gazetelerin çok satılmasını sağlayan olaylar, tüm dünya kamuoyunun da dikkatini fazlasıyla çekmiş, hepimizin hafızalarında yer etmiş. Bu korkunç cinayetler ve katile takılan isim Jack, yüz otuz sene sonra, gayet başarılı bir şekilde, turistik bir cazibe olarak pazarlanıyor.

EN GÜZEL LOKANTALAR BURADA

Dishoom diye bir Hint lokantası var, ne diyeyim, yıkılıyor! Yemekler, mezeler, küçük porsiyonlarda; böylece birçok değişik lezzeti tatma imkânı var. Fiyatlar, Londra standartlarında makul. Bizim parayla, ah söylemesem olur mu? Shoreditch fiyatları genel olarak şehrin geri kalanından bir çıt daha aşağıda, bu bilgiyi de buraya bırakayım diye yazıyorum.

Shoreditch’te çok sayıda kafe açılmış, herbiri çok güzel. Zincirlerden farklı olarak, acayip rahat, kasmayan, ama kendi içinde bir havası olan yerler. İnsan oturunca saatlerce kalkmak istemiyor. Etraftakiler -ki çoğu çok gençler- sakin sakin oturup konuşuyorlar. Kimi çalışıyor, kimi okuyor. Göz göze gelindiğinde mutlaka bir gülümsemeyle selam veriliyor.

Oteller açılmış, gece hayatı oldukça renklenmiş. NightJar diye bir bar var mesela, aslında ismi hiçbir yerde yazmıyor. Bir nevi gizli bar. Ancak oralı gençlere sorularak bulunuyor. O koskoca tahta kapı ve üzerindeki küçük siyah kuşla “hah, burası” diyorsunuz. Terk edilmiş gibi bir arka bahçeden geçiliyor, sonraki kapıda bir adam “Ne istiyorsun, niye geldin” diye soruyor. Doğru cevaplarla içeri giriliyor. Blues, caz, eski disko, lounge çalıyor. Kokteyller enfes, ortam şahane.

LONDRA’NIN TÜRKLER’İ

Malum Ankara Antlaşması’yla, özellikle son yıllarda binlerce Türk İngiltere’ye yerleşti. Kimi havadan, pahalılıktan yapamayıp geri döndü; kimi kıt kanaat yaşamanın ve çalışmanın bir yolunu buldu. Çok varlıklıların zaten hiç böyle problemleri olmadı. Zenginlerin dünyasında güneş hiçbir zaman solmadı...

Shoreditch sokaklarında yürürken, bir berber dükkânı gördüm. İsmi “Jack the Clipper”, malum, Jack the Ripper’dan türetilmiş. Berberlerden biri kapıdaydı, yol sordum. Harika bir İngilizce’yle tarif etti, ama çocuğun yüzü çok tanıdık geldi. “Nerelisin” diye sordum, Türk’müş. Sohbete başladık tabii.

Ayhan Parmak Bingöllü, 21 sene önce ailesiyle Londra’ya yerleşmiş. Berber dükkânında çalışıyor, ama dükkân sahibi de Kıbrıslı bir Türk’müş. Hayatından, işinden, kazancından, Shoreditch’in bohem havasından çok mutlu. “Gel abi, sana bir Türk kahvesi ikram edeyim” dedi. Ayhan’la çok güzel sohbet ettik, “ben yine de Türkiye’de yaşamak istiyorum. Zaten burası sadece iş. Yaşamaya Türkiye’ye gidiyoruz, orada geziyoruz, eğleniyoruz, harcıyoruz” dedi. 

İstanbul’dan arkadaşım Ediz Erdoğdu’yla buluştum. Ediz, konfeksiyon sektöründe çalışan bir işadamı. İki yıl evvel geldi Londra’ya. Pandemi döneminde çok iyi iş yapamadı, ama onun dışında İngiltere’de yaşamaktan son derece memnun. Hayatını bir de burada denemek istedi. “Oğlumun geleceğinin daha sağlam temellere dayanmasını istedim. Şimdilik herşey iyi. Umuyorum herşey yakın zamanda iyice normale döner, dükkânlarımda işler eskisi gibi olur” dedi.

Özellikle son yıllarda gelen Türkler’in içinde değişik işler yapanlar da var. Seda Erkman, yoga eğitmeni. Aslında psikoloji eğitimi aldı, master yaptı. Sonra Gestalt eğitimini tamamladı. Şifa konusuyla ilgilendi. İngiltere’de kristal çanaklarla yapılan şifa eğitimi aldı. Londra’da şifa konusunun ne kadar ciddiye alındığını gördükten sonra da kalmaya karar verdi. “Bu alanda ilerlemek istiyordum, Londra bu yüzden ilgimi çekti. Vegan ve glutensiz beslenen biri olarak da sosyal hayat çok daha rahat oldu benim için. Benim için doğru karar gibi gözüküyor. Şifacılık eğitimlerimi tamamlıyorum. Yoga eğitmenliğimi de yapıyorum, hayatımdan çok memnunum”

SON SÖZ

Londra şahaneydi, Shoreditch süper bir keşifti. Otel odasında sadece sekiz saat uyuyup bütün şehri yürümek harikaydı. 

Yine de İstanbul’a, eve dönünce, “oh be ne güzel bir hayatım varmış” dedim. Pazara gittim, Londra’da bir metroya biniş parasıyla torbalarımı doldurdum. “Abi n’apıyorsun, gel sana konservelik domates” vereyim dedi tanıdığım pazarcılar.

Güneş çok güzeldi, deniz durgundu. Yürüdüm, yüzdüm. 

Gezmek güzel, demiştim zaten. Gitmek şart. En çok dönüşünüzde hayatınızın ne kadar iyi,  ne kadar dolu ve iyi tasarlanmış olduğunu anlamanız için. Hayatınıza biraz daha sarılmak, sevgiyle kendinizi ve çevrenizi sarmalamanız için...