Miyase İlknur: ‘İlhan Selçuk bir yazardan çok ötesiydi’

Solun, yazılı basının ve ülkenin aydın insanlarının yaşamında sarsılmaz bir yeri olan İlhan Selçuk’un yol hikâyesi ülkenin yakın tarihinin de bir özeti. Onun için ne yazsak ne söylesek, onu ne kadar anlatsak az kalır dediğimiz bir noktada, manevi kızı, gazeteci ve yazar Miyase İlknur’un kaleme aldığı ‘İlhan Abi’ adlı kitabı imdada yetişir! Miyase İlknur ile İlhan abimizi konuştuk.

17 Ocak 2021 Pazar, 12:07
Abone Ol google-news

Onun için ne yazsak ne söylesek, onu ne kadar anlatsak az kalır dediğimiz bir noktada, manevi kızı, gazeteci ve yazar Miyase İlknur’un kaleme aldığı ‘İlhan Abi’ adlı kitabı imdada yetişir!

Solun, yazılı basının ve ülkenin aydın insanlarının yaşamında sarsılmaz bir yeri olan İlhan abinin yol hikâyesi ülkenin yakın tarihinin de bir özeti gibi kuşkusuz.

Kitabında, İlhan abinin yaşamının her bir evresini geniş parantezler açarak titizlikle yazıyor Miyase İlknur. Biz de baskı üstüne baskı yapan bu kitabı, 21 Haziran 2010’da yitirdiğimiz İlhan Selçuk abimizin ölüm yıldönümü öncesinde Miyase İlknur ile tekrar konuşmak istedik.

Önce İlhan abimizi sonra da gazetemde çalıştığım uzun yıllar boyunca gıptayla bizzat tanık olduğum o sarsılmaz muhabbetlerini, o sarsılmaz bağlarını konuştuk.

- Bu kitabı alan, İlhan abiyi tanıyan veya tanımayan herhangi birini nasıl bir yol hikâyesi bekliyor?

Bu kitapta tabii İlhan abinin otobiyografisinin yanında Türk Sol’unun ve Türk basın tarihinin özellikle de Cumhuriyet Gazetesi’nin tüm evreleriyle tarihi var.

Cumhuriyet kuşağı aydınlarının birbirleriyle nasıl yakın ilişkide oldukları, birbirlerini düşünsel olarak nasıl besledikleri, birbirlerini nasıl bir adeta network ağı içinde destekledikleri, onun ötesinde atlattıkları badireler, hele ki bugünkü gibi geçmişte de yaşanan, yaşatılan o kes, kopyala, yapıştır davaları, hiçbir dönemde ilkelerinden taviz vermemeleri, hiçbir yönetimin karşısında eğilip bükülmemeleri...

O dönemde solcu olmak çok zor, komünist olmak çok zor, hepsinden öte muhalif olmak çok zor bir şey. Tüm o kitapta da yer verdiğim seri davalar, tutuklanmalar, işkencelere rağmen hiçbir zaman eğilmediler. İlhan abinin yaşantısına baktığımızda daha 20’li yaşlarındayken basın dünyasına atılmış - ki bu arada sanılanın aksine Turhan Selçuk’tan önce karikatüre başlamış sonra yazıya dönmüş -.

Daha üniversiteyi yeni bitirdikleri 20’li yaşlarında çok iddialı 41 Buçuk mizah dergisini çıkarıyorlar DP istibdatının en koyu günleri ve tabii hapis cezalarıyla yargılanıyorlar. Öyle ki 140-1412 ile yargılandın mı hayatın kaydı demek.

Babası subay olduğu için onun terfisine engel olunacağı tehditleri var. Ne olursa olsun geri adım atmıyorlar. İlerleyen yaşlarında da görülür ki iki kardeş ömürleri boyunca hiçbir dönemde rüzgâr gülü olmamış, hiçbir dönemde hiçbir yönetime eğilmemiştir.

GÜÇLÜ, DONANIMLI BİR CUMHURİYET KUŞAĞI

- Çizgi dışı bir muhalefet anlayışları var, saldırmıyorlar!

Tabii, düşünsel altyapıları o kadar güçlü çünkü. Aciz insanlar saldırır, hakaret eder, altyapısı boş olan insanlar saldırarak muhalefet yapar. O kuşağın ortak özelliği de o; baktığınızda bir Doğan Avcıoğlu, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Niyazi Berkes, Cemal Madanoğlu, Abidin Dino, Pertev Naili Boratav... Böyle bir Cumhuriyet kuşağı… Hepsi de fikirle mücadele edecek donanıma kat be kat sahip insanlar.

- Çok iyi bir eğitim aldıkları da bir gerçek.

Tabii, İlhan Abi, özellikle lise yıllarındaki kitaplarını ölünceye kadar sakladı. Bir ara bu kitapları alıp inceledim. Lisede okutulan mantık ve felsefe kitapları, Hasan Âli Yücel döneminde çevrilen dünya klasikleri ile yetişen bir kuşağın içinden İlhan ve Turhan Selçuk’ların Yaşar Kemal’lerin çıkmasına şaşmamak gerek. Dünya klasikleri ile daha ilkokulda tanışır İlhan Abi. İlk okuduğu klasik Victor Hugo’nun Sefiller’i. Sonra Antalya’dayken edebiyat öğretmeni Cahit Külebi, düşün. Bir gün sınavda İlhan Selçuk’a beş üzerinden beş puan verir Külebi. Hatta babası Mehmet Kasım Bey’i okula çağırtır ve “Beyefendi, oğlunuzun edebiyata büyük istidadı olduğunu gördüm. Bu çocuk gelecekte iyi bir edebiyatçı olabilir. Lütfen bu konuda onu teşvik ediniz.” der. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Prof. Andreas Bertolt Schwarz ve sonradan Cumhuriyet gazetesinde birlikte çalışacağı Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’ndan da çok etkilenir İlhan abi. Bugün böylesi bir eğitim hayal bile edemiyoruz.

‘EN ÇOK KENDİSİYLE DALGA GEÇERDİ’

- İlhan abinin düşünsel altyapısının yanı sıra ruhsal altyapısından da bahsedelim isterim. Kitabında da onun Alevi Bektaşı kültürüne olan sevgisini, Enel Hak düşüncesine verdiği değeri, yürekten bağlılığı da vurguluyorsun.

Yaşamı boyunca bir derviş gibi yaşadı. Gönlü de derviş gibiydi. Tevazu, sadelik, sakinlik ve hoşgörü genlerinde vardı. Affedici, öfkelenmeyen, yanında çalışanlar başta kimseye emir kipi kullanmayan bir insandı. Fikri planda ödünsüz ve kaya gibi sağlam bir duruşa sahipti ama insan ilişkilerinde bunun tersiydi. Kimseyi kırmak istemeyen, ayıbını yüzüne vurmayan, en olumsuz, en münasebetsiz insanlara bile tahammül eden bir kişiliğe sahipti. Kendisine fenalık yapanlara bile... Dostlarına karşı çok vefalıydı. Nüktedan, şakacıydı. En çok da kendisiyle dalga geçerdi.

‘YAZARLIKTA DEĞİL AMA DEVRİMCİ MÜCADELEDE HIRSLIYDI’

- Kitabın önemli vurgularından biri de, İlhan abinin yazarlıkta değil ama devrimci mücadelede hırslı olduğunu ifade etmesi.

Evet, hem de nasıl! 27 Mayıs’tan sonra başlayan ve 1960’ların ikinci yarısından itibaren Yön ve Devrim dergilerinin öncülüğünü yaptığı basın yoluyla devrimci mücadele, İlhan Abi’nin sadece bu dergilerdeki yazılarına değil Cumhuriyet’teki yazılarına da yansımıştır. Devrimci mücadelede rolünün yazarlıktan daha öncelikli olduğuna yürekten inanmıştır.

1969’da Mustafa Kemal’in Saati adlı kitabının önsözünde de açıklıkla ifade eder: “(...) Zaten ben yazarken şöyle düşünürüm: Yazı sanatının dünyasında yıldız olacağıma devrimci mücadelede bir küçücük ışık olmak yeğdir benim için... Hiçbir gün, zamanların ötesine adını kazımak isteyen bir ünlü yazar olmak hırsına kapılmadım. Ama devrimci mücadele yolunda hırslıyım soluk soluğa... Yazılarım salt bu amaç içindir.”

O duygusu hep vardı hiç değişmedi ve özellikle yaş aldıkça yapılmış devrimleri korumak içgüdüsüyle de hareket etti. Bu devrimleri koruma refleksi de kimileri tarafından statükoculukla eşdeğer görüldü maalesef. Dünya değişiyor sen hâlâ aynı kafada mısın diye; “Yine mi Sevr, yine mi küreselleşme, yine mi neo-liberalizm eleştirisi” diye yazılarıyla dalga geçenler oldu. Stalinci dediler, muhafazakâr solcu dediler. Dinozor, ultra Kemalist, ultra milliyetçi diye isimler taktılar. Tabii, bu süreçte niye İlhan abiye bunları söylüyorlardı; bu yeni küresel dünyaya, yeni dünya düzeni ya da neo kapitalizm dediğimiz dünyaya itiraz ettiği için.

‘İNANILMAZ ÖNGÖRÜLÜYDÜ. NE DEDİYSE ÇIKTI’

- Bir diğer İlhan abi geleneği de yaşamı boyu değişen dünyayı, iç ve dış politikaları ne kadar doğru öngördüğü… Ne dediyse çıktı!

İnanılmaz bir şekilde hem de. Aralarında benim itiraz ettiklerim de vardı. Meselâ Kıbrıs! Kıbrıs konusundaki politikalara itiraz etti bugün bak Doğu Akdeniz’de yaşananlar ortada. Annan Planı’nın başka hesaplar içerdiğini söylemişti: “Kıbrıs’ı kendi haline bırakırlar mı sanıyorsunuz. Doğu Akdeniz’i küresel güçler kendi egemenlik alanlarına almak için Kıbrıs’a ihtiyaçları var”.

Ne faşistliği kaldı ne ultra milliyetçiliği kaldı. Bugün neyi tartışıyoruz? Türkiye, Doğu Akdeniz’de geç kaldı diyoruz. E günaydın! Annan Planı bunun içindi işte.

- AKP’nin geldiği andan itibaren söyledikleri konusunda da haklıydı İlhan abi. Yaşayarak gördük! Kitabı ilk kez okuyacaklara bir kez daha anımsatalım; AKP tehdidine ilişkin başlıca neler diyordu?

Meselâ “Sosyal Demokrat ve Milliyetçi laik kesim bu İslamcı partiye karşı ittifak yapmalıdır” dedi, ben de dahil hepimiz itiraz ettik. O zaman İyi Parti falan yok MHP var. Biz MHP’nin geçmişini yok mu sayacağız falan diye itiraz ediyorduk. Bugün Millet Cephesi’nin dağılmamasını umut ediyoruz.

AKP için “İslamlaştıracaklar, ABD’nin uydusu yapacaklar” diyordu. “Çocuklar bunları yabana atmayın ve Erbakan ile de karıştırmayın. Erbakan sonuçta ümmetçiydi ama bir taraftan da süper güçlere karşı bir antiemperyalist duruşu vardı. Batı ve ABD karşıtı olduğu için o kadar tehlike arz etmez” diyordu. Yani iktidara tek başına hiçbir zaman gelemez arkasında bu destekler olmadan.

“Ama AKP’yi ciddiye alın çünkü bunların arkasında ABD var. Çünkü bunlar sözler verdiler ve o sözlerin bedelini de Türkiye’ye ödetecekler. O yüzden size çok ters gelebilir ama milliyetçi de olsa laik kesimle ittifak yapılmasından başka çare yok” diyordu.

Ben dahil pek çok kişi çok şiddetli bir şekilde itiraz etmiştik. Bugün aman İyi Parti öbür tarafa gitmesin diye uğraşılıyor. Onda da haklı çıktı.

“Küresel düzen yoksulların, emekçilerin aleyhinedir, bu düzen yıkılacaktır, sürdürülebilirliği yoktur” dedi. Oldu mu bu, oldu! İlhan Selçuk mesleğindeki pek çok yazarın yaptığı gibi günü yorumlayan değil geleceği de görüp uyaran biriydi. Yani bir yazardan çok ötesiydi.

‘BÜYÜK RESMİ HEPİMİZDEN ÖNCE GÖRMÜŞTÜ’

- Kumpas davalarını da tüm açıklığıyla yazıyorsun. İlhan abinin en ‘can alıcı’ öngörüleri burada da kendini gösteriyor.

Sadece FETÖ’nün orduyu ve yargıyı tasfiye ederek Amerikancı bir darbeye girişeceği, Kıbrıs’ın

ABD, AB ve küresel şirketlerin yeni sahası olacağını değil; siyasal İslam’la iş tutan ve tarikatlara sivil toplum muamelesi yapan sol aydınların bu grubun devleti ele geçirdikten sonraki hedefi olacağını da öngördü. Hepimizi uyarmıştı.

Ergenekon ve Balyoz’un kumpas olduğunu tamam bizler de görüyorduk ama biz işin rengini tam anlamıyla biraz zaman geçtikten sonra anlamıştık.

Harp psikolojiyle hareket eden FETÖ ve iktidar o dönem toplumun desteğini almak için operasyonlarına önce toplumun en nefret ettiği, kirli olduğuna inandığı, şunlar bir yargılansa dediği isimlerle başladı. Onlarla başlayıp kamuoyu desteğine arkalarına aldıktan sonra asıl hedeflerini bam bam bam vurmaya başladılar. Kimi mafya babalarını, kimi mafyöz tipleri, İbrahim Şahin’den, Veli Küçük’e, Sedat Peker’e, Kemal Kerinçsiz’e kadar herkesin bir ölçüde nefretini kazanmış, toplumda saygınlığı olmayan kişileri alarak başladılar işe.

Hiçbirimiz aymadık önce! Sonra onların göstermelik olduğu anlaşıldı, asıl hesap, büyük kumpas planı ortaya çıktı tabii.

‘NE BİÇİM LİDERSİNİZ SİZ YAHU!’

İlhan abi Ergenekon operasyonu kapsamında, örgütün fikri lideri olma ithamıyla dört gün gözaltına alınıp serbest kalınca kendisine “Abi hem örgütün liderisiniz hem de örgüt üyelerini tanımıyorsunuz. Ne biçim lidersiniz siz yahu!” diye takıldım. O da; “Kızım ben ser veririm sır vermem. Örgütümün üyelerini size ne diye açıklayacakmışım ki?..” diyerek dalgasını geçti.

Sonra, “Abi, ne anladın bu işten, sence, seni neden aldılar?” diye sordum. Dedi ki; “Ben ufak bir hedefim. Bizler, büyük hedefi kamuoyuna göstermemek için alındık.” “Nedir büyük hedef?” diye sorunca da; “Türk ordusunu tasfiye etmek” dedi.

Şimdi o dönemde baktığınızda içeri alınmış bir subay bile yok. “Çok iddialı bir laf bu abi” dedim. “Öyle değil, göreceksin. Emniyet’te onlar akıllarınca beni sorguluyorlar ama o sırada ben de onları sorguluyordum. Oyun çok büyük. Bunlar ABD’nin bölgedeki hedeflerine taşeronluk yapacaklar. Bunun için Türk ordusunun tasfiye

edilmesi gerekiyor ve bunları temizlerken üniversitenin de tasfiye edilmesi gerekiyor, bizim gibi milleti uyandıracak kişilerin tasfiye edilmesi gerekiyor. Çok büyük bir plan var” dedi.

İlhan abi, Ergenekon tertibinde gözaltına alındıktan sonra gazetemizde manşetten verilen söyleşisinde de vurguladı:

“Gözaltında sorgulanırken bende, laik orduyu ve bağımsız yargıyı tasfiye edecek bir operasyon mu, kuşkusu doğdu. ABD egemenliğindeki Türkiye’de Amerikan yörüngesinde bir darbe olursa bu bizim için felaket demektir. Laik ordu tasfiye edilirse Amerikan planlaması da uygulanmış olur.” Dedikleri yine bir bir çıktı. Orduda ve yargıda büyük bir temizlik yapıldı.

‘SANIK OLARAK ÖLMESİNİ İSTEDİLER’

Savunmalarla ilgili de şöyle uyardı hepimizi: “Çocuklar, bunlar bize bu savunmayı yaptırmayacaklar. Ben yaşta olanlar bu davanın sonucunu göremeyeceğiz. Sanık olarak ölmemizi istiyorlar. Balbay gibi genç yaşta olanlar ise yıllarını içeride geçirecek. Ne zaman çıkacaklarını Allah bilir. Sorguda da anladım ki, bunlar sürekli yeni dalgalarla dosyayı şişirdikçe şişirecek, davanın ucunu açık bırakacaklar. Bu dediklerim aynen çıkacak. Ben büyük bir ihtimalle göremeyeceğim ama siz göreceksiniz.”

O anki duygusallığına verdim çünkü savunmasını çok büyük bir itinayla hazırlamıştı. Onda da haklı çıktı.

Erdoğan’ın tarikatların baskısı altında olduğuna da 7 Haziran 2005 günkü yazısında şöyle işaret ediyordu:

“Erdoğan’ın neden yüzünden düşen bin parça?.. Perde arkasında Erdoğan’ı şartlayan tarikatlar kesiminde neler dönüyor? Yoksa Erdoğan’a bir şeyler dayatıyor olmasınlar?.. Başbakan bu yüzden mi sinirli?”

İLHAN ABİYE GÖRE TAYYİP ERDOĞAN!

Erdoğan’ın asıl amacının Çankaya’ya çıkmak ve rejimi değiştirmek olduğunu da Aralık 2006’da dile getirmişti:

“Tayyip artık günlerini Cumhurbaşkanlığı makamına yönelik yaşıyor... Bu Cumhurbaşkanlığı seçiminin bir Cumhurbaşkanlığı seçimi olmadığını görüp anlamak için ne olmalı? Çok mu akıllı olmalı? Yok canım.. Saf olmamalı yeter... Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimi bir Cumhurbaşkanlığı seçimi değildir.

Nedir? Hükümetten sonra devletin de 1923 Cumhuriyeti’nin elinden alınması demektir.. Hem de antidemokratik dokusu ağır basan bir haksız seçim zorlamasıyla... Hem de herkese ‘asker darbe yapacak’ korkusuyla yaşatılan bir sivil darbeyle... Çok değil beş ay kaldı!..”

İlhan Selçuk, geleceği önceden öngören, sadece kendini değil toplumu da aydınlatan, devrin moda akımlarına ve sesi gür çıkan korolara aldırış etmeksizin bildiğini söyleyen aydın tipinin adıdır.

Müthiş öngörü gücü sadece deneyimle açıklanamaz tabii. Keskin bir zekâ, çok iyi okuma yapmak, dünyayı algılama, çok güçlü bir entelektüel kapasite ve mükemmel bir eğitim. Çok mükemmel bir eğitimden geçti o nesil. Ama o eğitimden geçen herkes neden bir İlhan Selçuk olamadı kimisi konformistti kimisini de zekâsı yetmedi olanı biteni yorumlamaya.

‘ÖMRÜ MÜCADELEYLE GEÇTİ. BENDE BORÇ SENETLERİ HÂLÂ DURUR’

- İlhan abinin arkasında hiçbir zaman bir sermaye gücü olmadı.

Hiç. Ömrü her konuda mücadeleyle geçiyor. Kurduğu dergiler çok yüksek tirajlara ulaşıyor ama matbaadan toplatılıyor. Yasaklanmalar, kapatılmalar, davalara can mı dayanır! Sonuçta borç senetleriyle işte babalarından aldıkları üç beş kuruş sermayeyle, vadeli şeylerle işler yapıyorlar. Bende borç senetleri hâlâ durur. Borç senetlerinin üzerinde Aziz Nesin, Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk isimleri vardır. Devasa borç senetleri, 41 Buçuk dergisi döneminden borçlar var ama asıl sonra çıkardıkları Taş Karikatür diye bir dergiye ait. Kefil de Özdemir Asaf.

- Bunları İlhan abi mi anlattı, bu bilgilere nasıl ulaştın?

Hayır. Ben arşivden çıkanların izini sürdüm. Bir de tabii İlhan abi o dönem kendisine gelen mektupların hepsini saklamış. Oradan ve Turhan abinin mektuplarından izini sürerek buldum. İlhan abi askere giderken Turhan abi diyor ki; “Dağ gibi borç yükü kaldı üstüme, Aziz Nesin’e de ulaşamıyorum, Aziz Nesin de ödemek istemiyor” diyor. Bu mektuptan kısa süre sonra yazdığı bir diğer mektubunda da diyor ki; “İlhan, biraz rahatladım çünkü Aziz’in bir piyesi konuyor sahneye ben de maliye memurlarını gişeye yolladım.” Böyle...

‘ŞEKER ABİLER HİÇ KAYBETMEDİ!’

- Mücadeleler derken Cumhuriyet Gazetemiz içindeki bölünmeler ve ayrılmalar konusunu

konuşmamak konuyu eksik bırakmak olur kuşkusuz… Onları nasıl yazdın?

Olan biteni aynen yazdım. Nadir Bey’in anılarında yazılmış olanlar, İlhan abinin bizzat anlattıkları, mektupları, bu konuda yazılmış pek çok kitap var ayrıca. Sonra 1992’deki o ‘vazo kırılması’ olayına ilişkin bizzat arkadaşlarımızla konuşmalarımız. Ben o dönem Nokta dergisindeydim ve elbette ayrılan ekibi destekliyorduk. Düşünsel olarak onları kendimize yakın görüyoruz ve onların haklı olduğunu düşünüyoruz.

İnsanlar farklı düşünebilir, yargılamam kendi görüşleridir. Sen git yeni bir gazete çıkar istediğini yap işte bir süpermarket gazetesi yapmak istiyorsundur yaparsın. Ama köklü, tarihi bir geçmişi olan, misyonu olan, o misyonla kurulmuş ve okurları da o misyonla özdeşleşmiş olan bir gazeteyi dönüştüremezsin. Bu olmaz, olmadı da zaten. Bu Cumhuriyet’in tarihinde tam dört kez denendi ve dört kez de olmadı. Her seferinde ‘şeker abiler’ kazandı!

- Bilmeyenler olur bir açalım bu ‘şeker abiler’in anlamını...

Nadir Bey’in yayın kurulunda yer alan, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Oktay Akbal, Ali Sirmen gibi yazarlarımıza Hasan Cemal ve Okay Gönensin’in takılmak için yakıştırdıkları bir niteleme. Ama şeker abiler sadece o dönem için değil aslında o bir geleneğin adı gibi. Baktığında 60’larda da şeker abilerin çizgisi kazandı sonrasında da... Şeker abilerin karşısındaki düşünce yani Cumhuriyet’in çizgisini şöyle biraz kaydıralım diyen düşünce hep duvara toslamışsa demek ki şeker abiler haklıdır!

‘NADİR NADİ İLE ET-TIRNAK, BABA-OĞUL GİBİLER’

- Nadir Nadi ile İlhan Selçuk arasındaki iletişimi, bağı hakkında neler söylersin? Kitabın bunu da netlikle ortaya koyuyor. Nadir Bey hep sahip çıkmış İlhan abiye.

Çok.

- Ailesine karşı bile durmuş.

Ailesine ve de tüm malvarlığına karşı durmuş. Yani Cumhuriyet, Nadir Nadi’nin hayatı. 1961’de de o yazarları korumuş. İlhan abi, o Şadi Alkılıç olayından bir yıl sonra 1962’de geliyor gazeteye ama Şadi Alkılıç davası yedi, sekiz yıl sürüyor.

“Sen bu komünistleri, Cevat Fehmi Başkurtları, Yaşar Kemalleri, İlhan Selçukları bunları aldın, bundan bunlar oluyor” diye söylenen, tepki gösteren aile içindeki tutucu kanata karşı o dönemde de taviz vermiyor Nadir Bey. İlhan Selçuk geldikten sonra Nadir Bey ile et ile tırnak, baba ile oğul gibi olmuşlar artık.

Nadir Bey, İlhan abiden dönem dönem etkileniyor ve bunu da saklamıyor zaten. 12 Mart’ta da; “İlhan’ın bu yazılarını gördün mü yayınlamadan önce” diye soruyorlar. Nadir Bey de “Elbette gördüm ve onaylıyorum” diyor. Sonra çok üstüne gelip “Bunları atmayı düşünmüyor musun” diye sorduklarında da, “Asla” diyor. İstifa edip ceketini alıp çıkıyor.

‘ŞEKER ABİLER HER SEFERİNDE ‘DE GAULLE’ GİBİ DÖNDÜ’

Özellikle iki kız kardeşiyle ve damatlarla asıl çok sorun yaşıyor Nadir Nadi. Damatlar sağcı. Nadir Bey istifa ediyor ama annesi kabul etmiyor, “Biraz git kafanı dinle sonra da geri gel” diyor. Anne çok dirayetli bir hanım. Kızlarına ültümatom veriyor; “Eğer derhal bırakmazsanız ve Nadir işbaşına gelmezse aile mirasını geri alırım” diyor. Hatta oturdukları evlerin kirasını istiyor geriye dönük. Davalar başlıyor.

Damatların ve kız kardeşlerin Cumhuriyet’i bu sağa çekme niyetlerine karşı Oktay Akbal, “Cumhuriyet hiçbir zaman mürekkepli bir kâğıt parçası olmayacaktır” diye çok güzel bir yazı yazıyor. Oktay Akbal’ı hemen işten atıyorlar.

Gazeteden neredeyse tüm yazarları atıyorlar ama Nadir Bey, De Gaulle gibi dönüyor, hem de her seferinde De Gaulle gibi dönüyor! Nadir Bey’in o geleneğinden gelen o şeker abiler de her seferinde De Gaulle gibi dönüyor. Çünkü okur kusuyor, istemiyor diğerlerini.

Sen kafandaki gazeteyi gider dışarıda sıfırdan yaparsan yaparsın ama artık kökleşmiş bir gazeteyi dönüştüremezsin. Kaldı ki bu arada yeni diye çıkardıkları gazeteler de tutmadı o da ayrı. Yok reklam kampanyaları, arkalarında banka, patron desteğine rağmen hem de tutmadı. Alıcısı yokmuş demek ki.

- İlhan abi hapiste bir yandan ve bu yaşananlar karşısında istifa etmek istiyor ama…

Bunu kabul eder mi Nadir Bey, etmiyor tabii. “Hayır, dur bakalım, daha neler olur neler” diyor.

‘İLHAN ABİYİ GÖRDÜM VE DÜŞTÜM!’

- İlk ne zaman karşılaştın İlhan abiyle?

İlk lise yıllarımda bir imza gününde kitaplarını imzalatmak için gittiğimdedir. Tam kitaplarını imzalatacakken ayağım takılmış ve yere düşmüştüm. İlhan abi de yerinden kalkarak büyük bir incelikle bana yardım etmiş ve espriyi patlatmıştı: “Bütün genç kızlar beni görünce böyle heyecanlanıyor”.

Cumhuriyet’te 1990’da yayınlanan ve büyük ilgi gören “Alevilik” dizisinin hazırlanmasında sevgili arkadaşım Şenay Kalkan’a yardım ediyordum. O zaman Günaydın’da çalışıyordum. Dizi boyunca neredeyse tam gün Şenay’la mesai yapmaya başlamıştım. O günlerde İlhan Abi yazı işlerine inmiş ve Şenay’ın yanına da uğramıştı. O gün Şenay’ın aracılığı ile tanışmıştık İlhan Abi’yle.

İlk tam anlamıyla konuşmamız ise Cumhuriyet’e başladığım dönemde İpek Çalışlar ile yanıma gelip tokalaşmak için elini uzattığında oldu. Şöyle demişti: “Miyase İlknur’u çok iyi tanıyorum. Daha dün akşam ortak iki dostumuzla birlikte kulaklarını çınlattık. Ben onu tanıyorum da o beni tanımıyor. Geçen gün AKM’de tören öncesi kokteylde üç dört adım ötemde duruyordu ama bir selamı bize çok gördü. Galiba pek havalı bir gazeteci.” Ne bileyim yanına gidip, “Merhaba ben Miyase İlknur, sizin gazetede işe başladım” demeyi yersiz bulmuştum.

- Umutla o gerçekçi mesafesine yorumun nedir?

Zaman zaman karamsarlaştığı, biz bu savaşı kaybettik dediği günler de oldu. Ama en ufak bir kıpırdanışta tazelenir, direnci yerli yerine gelir, “Bu millet kolay kolay pes etmez, en umutsuz olduğun anda bir kıvılcım çakar, neler olur neler” derdi.

Sonra şunu hatırlıyorum mesela Balbay içeri alındığında işte inanılmaz bir saldırı var basında. Gazetenin avlusunda konuşuyoruz. “Abi durum çok kötü. Ergenekon’dan içeri alınanları mahvedecekler ve hatta müebbet verecekler” dedim. İlhan abi o meşhur, kendine özgü gülüşüyle “Hıhhııı, hiç öyle düşünme, neler olur neler. Bir bakarsın o içeridekiler kahraman gibi de çıkabilir” dedi.

Şimdi bugün Ergenekon’un bütün sanıkları dışarıda. Olan biten sırasında o kargaşa içinde biz göremiyoruz ama o hep gördü, söyledi, uyardı, yazdı.

‘İLHAN ABİNİN YAZMAMI İSTEDİĞİ BAŞKA BİR KİTAP VARDI’

- Son olarak bu kitabı yazacağını tahmin ediyordu İlhan abi değil mi?

Şöyle, aslında o başka bir kitap yazmamı istiyordu. Başka bir kitap için bana birtakım belgeler vermişti. Aslında elinden tutulsa çok büyük bir şair ve edebiyatçı olabilecek bir kadının İlhan abiye platonik aşkı ve düzenli gönderdiği mektuplardır bunlar. Gerçekten usta işi mektuplar. Sonra o kadın intihar ediyor. Onu yazmamı istemişti, kadının edebi metinleri yok olmasın istemişti. Onu da bir gün yazacağım.

İlhan Abi / Miyase İlknur / Cumhuriyet Kitapları / 676 s.