Milliyetçilik Nereye-3: ‘Sol kesimle’ ilk karşılaşma ve Nâzım Hikmet

Ülkücüler için en büyük lider olarak anılan Alparslan Türkeş, Harbiye yıllarında da 1994 yılındaki MHP kongresinde de Nâzım Hikmet şiiri okumuştu.

18 Eylül 2020 Cuma, 05:00
Milliyetçilik Nereye-3: ‘Sol kesimle’ ilk karşılaşma ve Nâzım Hikmet
Abone Ol google-news

Selda Güneysu

Tarih 1929’u gösterdiğinde, yeni cumhuriyette “sol hareketler” de hız kazandı. “Hareketin öncüleri” kabul edilenler arasında Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel de vardı. Sertel’ler, o yıllarda “Resimli Ay” isimli bir dergi çıkarıyorlardı. Dergide, “Putları Yıkıyoruz: Abdülhak Hamit” ve “Putları Yıkıyoruz: Mehmet Emin Efendi” başlıklı yazılar çıktı. Yazıları kaleme alanların da dünyaca ünlü şair Nâzım Hikmet ile Sadri Ethem olduğu dile getirildi. Bu yazıların yayımlanması Türk Ocağı’nı sol kesimle karşı karşıya getirdi.

Karşılıklı yazılar yayımlandı. Bir yıl sonra, 15 Aralık 1930’da ise Hamdullah Suphi, “Ankara Türk Ocağı’nın tarihçesi ve iftiralara karşı cevaplarımız” konferansını verdi ve bu konuşma metni Türk Ocağı’nın dergisi Türk Yurdu’nda yayımlandı. Yazının yayımlanmasının üzerinden 9 gün geçtikten sonra da İstanbul Üniversitesi gençlerinden bir grup, İstanbul Türk Ocağı binasında, “Edebiyat mı Bolşeviklik mi?” adı altında toplantı yaptılar. Aynı toplantıda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Çarliston Pantolonlu Gençler” başlıklı makalesi de yayımlandı. Türk Ocağı’ndaki gençler ise toplantıda şu bildiriyi yayımladı:

“Son zamanlarda mahdut bir kısım matbuatta zahiren edebiyat münakaşası şeklinde ve ‘Putları Yıkıyoruz’ unvanı altında yapılan, hakikatta ise edebiyat münakaşası diye sakladıkları komünizm ruhunu asil Türk gençliğine mal etmek küstahlığından çekinmeyen neşriyatı protesto etmek için biz Darülfünun gençleri, bugün Türk Ocağı’nda toplandık. Efkârı umumiyeye karşı şunu tasrih etmek isteriz ki bu gibi neşriyatın asil Türk gençliği ile katiyen alakası yoktur. Şahsi menfaatleri ve ihtirasları için ecnebi fikirlerini utanmadan yazan bu vatansızlar bilsinler ki nazarımızda yalnız menfur şahsiyetlerdir. Bütün milletin hürmet ettiği ve muhterem tanıdığı simalara karşı çok çirkin bir tarzda yapılan bu neşriyat karşısında duyduğumuz derin teessürleri burada alenen izharı bir borç bildik.” (Hakkı Öznur, Ülkücü Hareket.)

ATATÜRK TÜRK OCAKLARI’NI KAPATIYOR

Atatürk, bir yanda genç cumhuriyetin temellerini şekillendirecek devrimleri yaşama geçirirken, diğer yandan da cumhuriyette demokrasinin temellerini atmayı hedefliyordu. Bu amaçla 9 Eylül 1923’te “Halk Fırkası”nı kurdu. Amacı ise “çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni biçimlendirmek, çok partili sisteme geçerek, demokrasinin öncülüğünü sağlamaktı.” O süreçte, Türk Ocakları da 1927 yılında, daha sonraları başına “Cumhuriyet” adı eklenen Cumhuriyet Halk Fırkası’nı destekledi. Ocağın üçüncü kurultayında, “Türk Ocağı, Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir” maddesi, ocağın yasasına eklendi. Ancak aynı yıl yapılan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurultayında ise “bütün derneklerin parti tarafından denetlenmesi” ilkesi benimsendi. Bu duruma ocağın başkanı Hamdullah Suphi karşı çıktı. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurultayında alınan bu kararın “yanlış olduğunu” savunarak itiraz etti. Bu itiraz “o dönem Cumhuriyet Halk Fırkası ile çok sorun olmadı ancak Atatürk’ün 1930 yılında, aynı amaçla, çok partili sisteme geçiş ve demokrasinin ön adımlarını atmak için” Serbest Cumhuriyet Halk Fırkası’nı kurdurması ise Türk Ocakları ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki kopuşu da beraberinde getirdi. O dönem Cumhuriyet Halk Fırkası’na karşı olanlarla birlikte Türk Ocağı’nın önde gelen isimleri Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimler, Serbest Cumhuriyet Fırkası kadrosuna girdi. 1931’de Türk Ocakları, Cumhuriyet Halk Fırkası ile birleştirildi. 10 Nisan 1931’de Türk Ocakları’nın 7. Kurultayı toplanarak, tüm ocaklar feshedildi. Türk Ocakları, bir daha Türk tarihine 18 yıl sonra , Atatürk’ün ölümünün ardından çıkacaktı. (Hakkı Öznur - Ülkücü Hareket)

TÜRKEŞ DEVRİ BAŞLIYOR

Bugün Türk siyasetinde kendisini “ülkücü” diye adlandıran çoğu kesim “ilk Başbuğ’unu Mustafa Kemal Atatürk” olarak tanımlar. Ancak “ülkücülerin en büyük lideri ise şüphesiz Alparslan Türkeş.” Alparslan Türkeş’in ailesi 19’uncu yüzyılın sonlarında Kayseri’den Kıbrıs’a göç etti. 25 Kasım 1917’de Kıbrıs’ta dünyaya geldiğinde Kıbrıs, İngiliz işgali altındaydı. Birinci Dünya Savaşı da tüm hızıyla sürüyordu. 4 yaşındayken iptidaiye başladı. 15 yaşına geldiğinde de “Türkiye’ye göç etmeye aklına koydu.” 1924 yılında, baba ayrı iki ağabeyi ile birlikte Türkiye’ye geldi. (Alparslan Türkeş- 9 Işık)

Çocukluğunda savaşlar görmesi, Türkeş’in de ilerideki “siyasi kariyerinde” etkili oldu. Türkeş, “neden milliyetçilik ruhuna sahip olduğunu ve neden böyle bir yol seçtiğini” Hulusi Turgut’un “Şahinlerin Dansı” adlı kitabında şu sözlerle anlatıyor:

“Hocalarımız Kıbrıslı Türklerdi. Uyanık insanlardı. Faiz Kaynak Bey (rüştiyedeyken hocası), Hüsnü Bey, ilkokulda Mehmet Asım Bey ve Ragıp Tüzün Bey, hepsi milliyetçi kişilerdi. Bunlardan o duyguları alıyordum. Özellikle Turgut Bey Hocamızdan, yeryüzünde yaşayan Türkler hakkında bilgi aldık. Türkistan, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Balkan Türkleri konusunda çok şeyler öğrendik. Bu soydaşlarımızın esaret altında olduklarını işitince milliyetçilik duygularımız kabardı. Dünyayı tanımayı henüz öğrenmiştik. 14-15 yaşındaydım.”

Türkeş, Kıbrıs’tayken İngiliz işgalinde yaşadıklarını da bu olaylar sırasında oluşan fikri temellerini de gazeteci Hulusi Turgut’a şu sözlerle anlatmıştı:

“Rum nüfusu her geçen gün Türkleri aşıyordu. Türkler göçüyor, Rumlar çoğalıyordu. Ama Türkler diriydiler. Rumlarla aralarında zaman zaman gerginlik ve çatışma oluyordu. Bize Rum mahallelerine gitmememiz tembih ediliyordu. Zaten çocuk olarak da birbirimizle karşılaştığımız zaman, hemen saldırıya geçerdik. Kimsenin kimseye bir şey söylemesine gerek yoktu. Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkışı, büyük üzüntüye sebep oldu. Kıbrıs’ta daha sonra Türk ordusu İzmir’e girince, üç gün güç gece şenlik yapılmış...”

‘NÂZIM HİKMET’İN ‘SALKIM SÖĞÜT’ ŞİİRİNİ OKURDUK’

Türkeş, 1936 yılında, Kuleli Askeri Lisesi’ni “pekiyi” derece ile bitirdi. O yıl İstanbul Harbiye’deki Harp Okulu, Ankara Dikmen’e giden yol üzerine taşındı. İki yıllık Harp Okulu döneminde dikkate değer olay ise “1938 Harp Okulu Olayı” oldu. Bu olayda “dünyaca ünlü şair Nâzım Hikmet’in etkisi altında olduğu savunulan bazı öğrencilerin Komünizm faaliyetine girdikleri” ileri sürüldü. Öğrenciler, “Nâzım Hikmet okumakla ve onunla ilişkiye geçmek ve ‘yabancı devlet ajanı olmakla’” suçlandılar. Sonrasında tutuklandılar. Nâzım Hikmet de aynı nedenle tutuklanarak, hüküm giymişti. Bu olayı Alparslan Türkeş gazeteci Hulusi Turgut’a şöyle anlattı:

“Biz Harp Okulu’nda okurken, önemli bir olayla karşılaştık. O sırada Nâzım Hikmet şiirleri ile komünizm ideolojiye sahip bir insan olarak tanınıyordu, duyuluyordu. Biz de öğrenci olarak bunu biliyorduk ve onun şiiri öğrenciler arasında okunuyordu. Pek kimse başlangıçta ona tepki göstermiyordu. Mesela Nâzım Hikmet’in ‘Salkım Söğüt’ diye başlayan bir şiiri vardı. O, bizim aramızda da okunurdu. Milli Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir şiir olarak okunurdu.”

Türkeş, uzun yıllar sonra, 1994’teki MHP kongresinde Nâzım Hikmet’in yine şiirini okuyacaktı ve bu durum onu destekleyenleri de şaşırtacaktı. (Alparslan Türkeş - 9 Işık)                               

YAZAR TANIL BORA:

‘FİKRİ İKTİDARDA’ TELKİNİ TABANDA BENİMSENMİYOR

Ülkücü hareket üzerine yazdığı “Devlet, Ocak, Dergâh” ve “Devlet ve Kuzgun” kitaplarıyla akademi dünyasına ışık tutan yazar Tanıl Bora’ya göre milliyetçi hareketin tarihi “travmalar, hayal kırıklıkları ve gelgitlerle dolu”. Bora, Cumhuriyet’e geçmişten günümüze ülkücü harekete yönelik tahlillerini anlattı.

Leyla Kılıç

- Milliyetçi-ülkücü hareketin geçmişten bugüne evrelerini siz nasıl tanımlarsınız?

1960’ların ortalarından 70’lerin ortalarına inşa evresi diyelim. 1970’lerin ikinci yarısı, iç savaş ortamı ve paramiliter yapının belirleyici olduğu evredir. 1980’ler, bir iç hesaplaşma ve ayrışma evresi. 1990’lar, “düşük yoğunluklu savaş” boyutlarına ulaşan Kürt meselesi etrafında bir yeni seferberliğin merkezinde olduğu güçlenme ve popülerleşmeyle sağlanan restorasyon evresi; biliyorsunuz DSP ve ANAP’la koalisyon iktidarı ortaklığıyla “taçlanıyor” bu evre. 2000’lerde, AKP iktidarına muhalefetle geçen uzun bir kriz evresi var. 2015’ten itibaren girdiğimiz evrede ise hem bölünme var, yani İYİ Parti’nin ayrışması, hem de MHP’nin fiili iktidar ortaklığı. Bu evrede de kriz sürüyor aslında; iki kanadın da geleceğine ilişkin belirsizlikler, kendileri açısından endişeler var.

- Kitaplarınızda bu hareketin devletle olan ilişkisini irdelediğinizi görüyoruz. Ülkücü hareketin devletle ilişkisi ne ölçüde?  

Taze bir kaynaktan örnek vereyim. 12 Eylül yargılamalarında öne çıkan, militan MHP avukatlarından Şevket Can Özbay’ın, bir iki ay önce çıkan anılarından. Orada diyor ki, “Biz TSK’nın yapacağı ‘ihtilal’de bölücüler, komünistler cezalandırılırken ülkücülerin TSK’ye yardımcı olacağını bekliyorduk, ama büyük şok ve hayal kırıklığına uğradık.” 1980’lerde de  “Öpmeye davrandığımız el bize tokat attı,” gibi sözler söylenmişti. Agâh Oktay Güner’in “Biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda” sözü zaten meşhur ve simgeseldir. Ülkücü hareket, kuruluşundan itibaren, kendisini, tehdit altında gördüğü devlete destek olma misyonuyla özdeşleştirdi. Mücadelelerini, tehditlere karşı devletin temsil etmesi gereken “milli refleksin” ikamesi olarak meşrulaştırdılar. “Milli refleks” de 12 Eylül mahkemelerinde Nevzat Kösoğlu’nun kullandığı terimdir. Devletin gayri nizami harp aygıtı içinde de ülkücü hareketi “komünizm tehlikesine” karşı paramiliter güç ve kadro kaynağı olarak görerek destekleyen, donatan bir nüve oldu. 12 Eylül darbesi, devletin kendi zaafını giderdiğinin bir nişanesi olarak, ülkücü paramiliter gücü de tasfiye etti, ona deyim yerindeyse “haddini bildirdi”. Bunun yarattığı hayal kırıklığı, ülkücülerin bazılarında bir sorgulamaya yol açtı. Devletle mesafeli, özerk ve “sivil” bir tavır ihtiyacı etrafında epey tartışıldı. Devlete ve yine o dönem sık kullanılan tanımıyla “resmi ideolojiye” mesafelenme, o dönem güçlenen İslamcılaşma eğiliminden de destek aldı. BBP’nin kuruluşu, kısmi hesaplaşmanın bir neticesiydi. 

- İlk kitabınızda Türkeş’ten “süper subay” olarak bahsediliyor. Laik kesimlere sıcak yaklaşan ve geleneksel bir isim. MHP’de Türkeş döneminde taban ve üst yönetim arasında İslamiyet konusunda bir farklılık var mıydı? 

70’lerin ikinci yarısında MHP kitleselleşirken, taşralı muhafazakâr taban dinamiğinin taşıdığı bir dindarlaşma etkisini yaşadı. 1980’lerde, 12 Eylül’ün travmatik etkisiyle hem maneviyat hem sosyal olarak baş etme gayretinde, İslamcılığın etkisi arttı. İslamcılığın canlı, heyecanlı olduğu o dönemde, kimi ülkücüler arasında, Türkeş ve çevresindekilerin “muhafazakâr Anadolu çocuğu” profilinden ziyade “Kemalist seçkin” tipine yakın profilde olduğuna dair yorumlar ve hoşnutsuzluklar kendini duyuruyordu. Fakat bu seyir de 1990’ların başından itibaren kendi reaksiyonunu doğurdu. Zaten güçlenen bir İslamcı hareket vardı ve onunla farkını koymak gerekiyordu. Ayrıca gerek Sovyetler’in çöküşüyle ortaya çıkan “Türk dünyası” konjonktürü, hem de Kürt kimliğinin tanınma talebine karşı reaksiyon, Türkçü mayayı canlandırdı. Buna bağlı olarak, 1970’lerin ikinci yarısında hacca giden, daha dindar bir portre çizen Türkeş de daha seküler tavra yöneldi. Sanırım kendini daha rahat hissettiği profil  buydu. 

‘İSLAMCILIĞA SOĞUK’

- Ülkücü hareket ve temsilcisi olan siyasi partiler Siyasal İslam’a nasıl bakıyorlar?

MHP’nin de İYİ Parti’nin de ‘İslamcılığa’ genellikle soğukça baktıklarını düşünüyorum. MHP’de bu soğukluk hem koalisyon hem de oy coğrafyası itibarıyla, destek bulduğu tabanın “hassasiyetleri” icabı o kadar bariz görünmeyebilir. O taban tümüyle İslamcılığa yatkın olduğundan değil ama İslamcılığa karşı görünmekten rahatsız olacağından, zira İslamcı söylem böyle bir tavrı “İslama karşı” diye sunabiliyor. İYİ Parti’nin ise özellikle tabanında, İslamcılık karşıtı tutumun güçlü olduğunu sanıyorum.

‘KADROLAŞMA SINIRLI TATMİN’

- Şimdi ülkücü hareketi temsil eden MHP, AKP ile ittifak halinde...

Malum, 2015’te “çözüm sürecinin” bitmesi ve haziran seçimleri sonrasındaki büyük dönüm anı... MHP bu ittifakı yine malum, devletin bekasının yüksek gerekleriyle açıklıyor. Bazen, beka davası icabı AKP’nin bazı münasebetsizliklerine de katlanıyor havası içinde, kendi siyasi ikbalini hiç düşünmeyen dervişane, fedakarane bir edayla birleştiriyor bunu. Fakat parti üst yönetimi esasen, Erdoğan’ın neticede kendi dediklerine geldiğini, yani “fikri iktidarda” bir vaziyette olduklarını telkin ediyor. Tabanda bu telkinin canı gönülden benimsendiğinden şüpheliyim. Fakat özellikle kadrolaşma cinsinden iktidar imkânları, sanıyorum belirli bir tatmin sağlıyor.

- Bugün milliyetçilik olarak “Türk dünyası” ne durumda? 

“Turan”, ülkücü-milliyetçiler için “ülkü” kıymetini koruyor. Bu, genellikle Türkiye-merkezli bir “ülküdür”, yani Türkiye’yi Türk dünyasının “abisi” olarak görür. Ancak 1990’larda bağımsızlığını kazanan Türk dilli devletlerle ve halklarla ilişkide bu “abi” tavrını fazlaca kibirli ve görgüsüz bir şekilde göstermiş olmakla ilgili bir muhasebeye girişenler de var. Özellikle modern, şehirli, seküler ve genç çevrelerde, Türk dünyasına, edebiyatlarına, kültürlerine artan bir ilgi ve mesai gözleniyor. 

- İYİ Parti’nin ülkücü hareket için öneminden bahseder misiniz?  

Önemi, her şeyden önce kopmayı ve kendi binasını dikmeyi başarmış olmasından geliyor. En azından şimdilik! Aslında İYİ Parti’nin kuruluş projesi, tıpkı AKP’nin Milli Görüş geleneğinde yaptığı dönüşümü MHP bazlı olarak gerçekleştirmekti. İYİ Parti, görebildiğim kadarıyla Türkçülüğün bir “modernizasyonu” eğiliminin zemini.