Michael Jordan ve Chicago Bulls efsanesini anlatan tartışılan belgesel: 'The Last Dance'

Netflix’te yayınlanan “The Last Dance” adlı spor belgeseli 90’lı yıllara damgasını vuran ve 8 yılda 6 şampiyonluk kazanan Michael Jordan ile Chicago Bull basketbol takımının öyküsünü anlatıyor.

24 Mayıs 2020 Pazar, 16:56
Abone Ol google-news

Gözlerinizin önüne bir sahne getirmeye çalışayım… 1998 yılının mayıs ayında Indiana’da Indiana Pacers ile Chicago Bulls arasında oynanan Doğu Konferansı finalinin dördüncü maçındayız ve Bulls 94-93 önde. Maçın bitimine sadece 2.9 saniye var ve top Pacers’da. Pacers’ın eski bir oyuncu ve NBA efsanesi olan koçu Larry Bird aldıkları kısa molada topun takımın yıldızı ve skoreri Reggie Miller’a verilmesi talimatını veriyor ve takım topu yandan oyuna sokuyor. Michael Jordan’ın savunmasından hafif bir itme sonucu kurtulup kendine alan açan Miller son şutu kullanıyor ve takımını öne geçiren basketi atıyor: 95-94. Tüm salon o anda yıkılıyor, herkes havalar sıçrıyor, bağrış kıyamet bir bayram yerine dönüyor ortalık. Tüm bu cümbüşün ortasında hiç kılını bile kıpırdatmadan duran tek kişiyse Larry Bird. Çünkü, yıllarca o sahalarda top sektirmiş ve başta Magic Johnson olmak üzere dönemin bütün büyükleriyle göğüs göğüse mücadele etmiş Bird’ün çok iyi bildiği bir şey var: Maç saatinde hâlâ 0.7 saniye var ve karşı takımda topu Michael Jordan kullanacak.

İşte efsane olmak, bırakın şimdi sıfatları, Michael Jordan olmak böyle bir şey. Yukarıda anlatmaya çalıştığım sahnenin hakkını sözcüklerle vermek pek mümkün değil; o yüzden şu sıralar tüm bölümler Netflix’te yayında olan 10 bölümlük ESPN belgeseli “The Last Dance”de tüm ayrıntılarıyla ve heyecanıyla izleyebilirsiniz; özellikle sonrasında neler olduğunu merak ediyorsanız. 


1997-1998 sezonunda, Chicago Bulls ve Michael Jordan son 7 yılda 5 NBA şampiyonluğu kazanıp da tuhaf bir şekilde takımın yeniden yapılandırılacağı konuşulmaya başladığında bir film ekibi takımı ve oyuncuları adım adım takip etmek için izin alır ve yıllar sonra o görüntülerin de yardımıyla ortaya “The Last Dance” çıkar. Belgesele adını veren “son dans” işte o takımın o sezon yapacağı son danstır. Bir yanda altıncı şampiyonluk için diş bileyen Jordan ve takım arkadaşları, bir yandaysa dağıtılacağı söylenen bir hanedan ve o hanedana gönül vermiş Chicago Bulls taraftarları… Muhtemelen son yıllarda izlediğimiz en dramatik spor belgesellerinden birinin geri planında bunlar var işte.


BAŞROL JORDAN’IN

Elbette “The Last Dance” her şeyden ve herkesten önce Michael Jordan’ın hikâyesi. Yani bu filmin esas oğlanı, başrolü Michael Jordan. Üstelik başrolü oynuyor diye her sadece olumlu bir açıdan ele alınmamış ve zaman zaman hırsının onun nasıl karanlık yanını da ortaya çıkardığını görüyorsunuz. Yeri geldiğinde saha içinde nasıl pisleştiğini, takım arkadaşları tarafından bile nefret edilen bir karaktere dönüştüğünü görmek onu neredeyse putlaştıran bazı basketbol tutkunları için sürpriz olabilir ama açıkçası Jordan’ı sadece olumlu tarafalarıyla gösteren ama bu yüzden de onu tek boyutlu sıkıcı bir karaktere indirgeyen bir anlatı yerine bunu tercih ederim. Zaten belgeselin yayını sırasında ve sonrasında ortaya dökülen eski husumetler, karşılıklı suçlamalar ve yalanlamalar da meselenin ne kadar çetrefilli olduğunu ve gerçeğin nasıl farklı görünümleri ve algıları olabileceğini gösterdi. 

Dizinin 5. bölümünün başında Kobe Bryant da anılıyor.

Öte yandan Michael Jordan’ı Michael Jordan yapan şey de sadece atletik yetenekleri değil elbette; ona kazanma motivasyonu sağlayan ve her sezon başka bir şekilde ortaya çıkan inanılmaz hırsı ve azmi. Bu üç özellik nadiren aynı kişide bulunur, bulunduğunda da tarih yazılır. İşte Michael Jordan’ı sadece 90’ların değil tüm zamanların en büyük basketbol oyuncusu yapan (ki dizinin bir yerinde gazetecilerden biri onu Muhammed Ali ve Babe Ruth ile birlikte çok küçük bir listeye dahil ederek tüm sporlar için bir çerçeve çiziyor) özelliği de bu üç unsuru bünyesinde toplaması ve en zor anlarda bile takımına liderlik etme becerisini gösterebilmesidir. “The Last Dance” tüm bunları ayrıntılarıyla ve farklı ağızlardan, farklı bakış açılarıyla anlatıyor.

Bulls'un genel müdürü (general manager) Jerry Krause belgeselde Jordan'ın hedefi oluyor

KÖTÜ ADAMLAR

Her iyi filmde bir ya da birkaç kötü adam olması gerekir. Kahramanın yolculuğu tek başına yetmez, ona bir de çatışma(lar) lazımdır. Kötü adamlar da burada devreye girer. “The Last Dance”in ilk sahnelerinden itibaren takımın menajeri Jerry Krause baş kötü adam olarak çıkıyor karşımıza ve “Şampiyonluğu oyuncular değil kurumlar kazanır” diyerek başta MJ’in, sonra da hemen herkesin nefretini kazanıyor (her ne kadar sonradan “Hayır öyle demedim, sadece oyuncular ve teknik adam kazanmaz, bir bütün olarak kurumlar kazanır dedim” dese de). 

Jordan'ın en dişli rakiplerinden biri de Indiana Pacers'dan Reggie Miller

Krause’un dışında dönem dönem başka kötü adamlar da çıkıyor MJ’in ve Bulls’un karşısına. Mesela finalde kaybettikleri maçtan sonra rakiplerinin ellerini bile sıkmadan soyunma odasına giden Detroit Pistons’ın sahadaki lideri Isiah Thomas ile bugün bile dargın olduğunu öğreniyoruz Jordan’ın. Ya da takımın ikinci şampiyonluk serisinde Doğu Konferansında sık sık kafa kafaya geldikleri Indiana Pacers’ın yıldızı Reggie Miller… Ya da “1995’te MJ geri döndükten sonra New York Madison Square Garden’da sahaya çıktığı ilk maçta çok iyi oynamıştım, ama bugün kimse hatırlamıyor, çünkü Jordan 55 sayı atmıştı” diyen Patrick Ewing… Ya da Utah Jazz’da onu savunmakla görevli olup şampiyonluğun son sayısını attığında önünde ayakta bile duramayan Russell… Liste irili ufaklı isimlerle uzayıp gidiyor. Mesele şu ki, Jordan sahaya çıkıp da kazanmak için kendine böyle meydan okumalar arıyor zaten ve gözüne birini ya da bir takımı kestirip hırslanıyor, oyununu büyütüyor.


KAHRAMANIN TAKIMI

“The Last Dance” sadece Jordan’a odaklanmıyor neyse ki. Gerçekten de bu bir takım oyunu ve Jordan’ın yanında örneğin tüm zamanların en iyi 2 numaralarından biri olan Scottie Pippen olmasaydı (ki belgeselde onun ligde en az ücret alan süper yıldız olduğu gerçeğini de öğreniyoruz) onca şampiyonluk kolay kolay kazanılamazdı. Ya da ribaunt almak ve adam savunmak konusunda inanılmaz bir yeteneğe ve enerjiye sahip Dennis Rodman (en önemli zamanlarda ortadan kaybolan orijinal “Bad Boy” her şeye rağmen takımın vaz geçilmezi) ve yine Jordan’ın son saniye atışları için güvenip de topu onlara pasladığı John Paxon ve Steve Kerr gibi oyuncular… Ve tabii tüm karakterleri bir arada tutan, değeri hiçbir zaman tam anlaşılamamış (en önemli görevi Jordan’a maç saatini hatırlatmasıydı denirdi hatta) koç Phil Jackson. Hepsi de belgeselde kendi hikâyeleriyle, kendi parladıkları anlarla çıkıyorlar karşımıza.

Hadi Steve Kerr’ün sözleriyle tamamlayalım. Son sezondan önce bir televizyon muhabiri ona mikrofon uzatıp şunu soruyor: “Bu takımı benzersiz kılan şey ne?” Kerr “Bu takımı benzersiz kılan şey bence…” diyor ve bir iki saniye düşünüyor, belli ki aklına başka bir şey gelmiyor, pes ediyor: “Michael’ın bizde olması”.