Merkez Bankası eski Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara uyardı: Gazdan ayağımızı çekme vakti geldi

Merkez Bankası eski Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara: Dış açıkla oluşan kur baskısının enflasyonist süreçle birleşerek sarmala dönüşmemesi için para politikasında daha temkinli duruş ve kredilerde normalleşme gerekiyor.

20 Temmuz 2020 Pazartesi, 06:00
Merkez Bankası eski Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara uyardı: Gazdan ayağımızı çekme vakti geldi
Abone Ol google-news

Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi ve Merkez Bankası eski Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, yüksek enflasyon ve düşük istihdamın bir süre daha gündemde kalacağına dikkat çekti. Kara, hızlı kredi artışının döviz rezervleri ve enflasyon üzerindeki yan etkilerinin yakından takip edilmesi gereken bir döneme girildiğini vurguladı.

Kara, “Covid sonrasında hızlı kredi artışı ilk planda gerekli bir politikaydı ve bir ölçüde faydalı oldu; ancak bu noktadan sonra riskleri daha fazla artırmamak için kredi büyümesinde gazdan ayağımızı çekme zamanı geldi” dedi. Bu dönemde döviz kurunun şeffaf olmayan yöntemlerle kontrol edilmeye çalışıldığını, Merkez Bankası'nın rezervlerini hızlı bir şekilde kullanıldığını  anlatan Prof. Dr. Hakan Kara ile koronavirüsün ekonomi üzerindeki etkilerini, Merkez Bankası kararlarını ve son dönemdeki gelişmeleri konuştuk.

DÜNYADA ZİNCİRLEME İFLASLAR OLABİLİR

- Koronavirüs salgının ekonomik boyutu ne kadar derin olacak, birinci dalga bitmeden şimdi ikinci dalga konuşuluyor, ekonomik olarak nasıl bir bedel ödeyeceğiz?

Salgınla mücadelede önemli mesafe kat edilmesine rağmen halen tedavi, aşı süreci ve artçı dalgaların boyutuna dair belirsizlikler mevcut. Salgının ekonomik maliyetinin nereye varacağı henüz tam olarak bilinmiyor. Şu anda yapılan projeksiyonlar her şeyin büyük ölçüde yolunda gideceği ve ekonomilerin tekrar kapatılmayacağı varsayımına göre yapılmakta. Bu çerçevede uluslararası kuruluşlar küresel ekonominin yüzde 5 civarında küçülmesini bekliyor. Dolayısıyla ekonomide son yüzyılın en derin daralmalarından birini yaşadığımız kesin. Buna bağlı olarak da küresel ölçekte istihdam kayıpları ve yoksulluk artışı bu yıl önemli boyutlara ulaşacak gibi görünüyor. Önümüzdeki döneme dair en ciddi risklerden biri yüksek borçluluk. Yakın dönemde küresel ölçekte ikinci dünya savaşından bile daha yüksek borçluluk düzeylerine ulaşılmış durumda. Gelişmiş ülkeler kendi paraları cinsinden borçlanabildiği için iflas riskleri düşük ancak gelişen piyasalarda ve daha az gelişmiş ülkelerde birçok ülke dış borçlarını çevirmekte zorlanabilir. Eğer işler yolunda gitmez ve ikinci dalga ekonomileri tekrar kapatırsa bu durumda zincirleme iflaslar görülebilir. Bu tür bir senaryoda oluşacak ekonomik tahribat mevcut projeksiyonlarda dile getirilmek bile istenmiyor. Umarım piyasaların şu anda satın aldığı gibi olumlu senaryo gerçekleşir. Bu aşamada ılımlı-iyimser kalmak için sebepler var ancak yine de ekonomi politikalarını tasarlarken temkini elden bırakmamak lazım.

TEDBİRLERİN YAN ETKİLERİNİ YAKINDAN TAKİP EDECEĞİMİZ DÖNEM

- Türkiye'nin salgına karşı bu zaman kadar ekonomide aldığı tedbirleri nasıl buluyorsunuz yeterli mi sizce?

Türkiye’nin sağlık konusunda ilk aşamada başarılı bir sınav verdiğini ifade edebiliriz. Tabi bunda nüfusumuzun genç olması, yatak kapasitemizin yüksek olması ve 65 yaş üstü grubun hızlı bir şekilde korumaya alınabilmesi gibi faktörler önemli rol oynadı. Gelinen aşamada ise daha fazla kişiye test yapılıp virüs tespit edilenlerin hızlı bir şekilde izole edilmesi için ilave çaba gerekiyor. Ayrıca belirsizliği azaltmak ve bu konularda somut bilimsel çözüm önerileri üretebilmek için sağlıkla ilgili bütün verilerin kamuoyu ile paylaşılması önemli.

Sağlık konusunda nispeten başarılı bir sınav verilmesi ekonomiyi uzun süreli tam kapatmadan kısmi kayıplarla ilerleyebilmemizi sağladı. Bu da yıl genelinde iktisadi faaliyetteki daralmayı sınırlayan bir unsur olacak. Öte yandan alınan makroekonomik tedbirlerin yan etkilerini yakından takip etmemiz gereken bir döneme giriyoruz. Kredi genişlemesinde biraz hızlı gittik ve bazı riskler birikmeye başladı. Yılın ilk yarısında cari denge hızla bozulurken enflasyon tekrar yükseldi, uluslararası rezervler azaldı. Bu aşamada para ve kredi politikaları ile verilen destekleri biraz normalleştirmek daha sağlıklı olabilir. Bunun yerine kayıt dışında işini ve gelirini kaybetmiş kesime ulaşacak nokta atış gelir transferlerine ve şirketlerin mali bünyesini iyileştirecek mekanizmalara odaklanmak gerekiyor. Mevcut desteklerin kompozisyonunun bu şekilde gözden geçirilerek yeniden kalibre edilmesi, hem fiyat istikrarı ve finansal istikrar hem de toplumsal refah ve gelir dağılımı açısından daha sağlıklı sonuçlar verebilir.

İŞSİZLİĞE DEĞİL İSTİHDAMA BAKIN

- Ekonomi yönetimi ‘V' şeklinde bir büyüme senaryosu üzerinde duruyor. Bu ortamda Türkiye için nasıl bir büyüme öngörünüz var? İşsizlik sorunu nereye varır?

Açıklanan öncü veriler, bu yıl için ekonomimizdeki küçülmenin uluslararası kuruluşların tahminine kıyasla daha sınırlı olacağına işaret etmekte. Bu durum iç talebin beklenenden hızlı toparlanmasından kaynaklanıyor. Örneğin, Temmuz itibarıyla toplam kredi kartı harcamaları kriz öncesi seviyeleri aştı bile. Tabi, sektörler arasında büyük farklılaşmalar olduğunu belirtmek lazım. Toparlanma her kesime aynı oranda yansımıyor. Turizmle ilişkili sektörler ve sağlık sorununun getirdiği kısıtlamalardan etkilenen hizmet faaliyetleri zayıf bir görünüm sergilemekte. İhracat da kısmen toparlanıyor ancak gün etkilerinden arındırıldığında Haziran’da halen yıllık değişim oranı negatifte. Avrupa ekonomisinin yüzde 9-10 daralması beklenen bir yılda bizim ihracatımızın bundan etkilenmemesi sürpriz olur. Sonuç olarak, son dönemde ekonomide belirgin bir toparlanma hareketi gözlenmekle birlikte, dış talep, turizm ve diğer hizmet sektörlerinde iyileşmenin kademeli olması büyümedeki toparlanmayı sınırlayacak gibi görünüyor.

İşsizlik konusunda iyimser olmak kolay değil. Öncü veriler işgücü piyasasında yakın vadede bir iyileşmeye işaret etmiyor. Aslında mevcut konjonktürde işsizlik oranını değil istihdamı izlemek lazım çünkü işgücünden hızlı çıkışlar nedeniyle resmi işsizlik oranları bilgi değerini yitirdi, bu nedenle istihdam oranına bakmak daha doğru olur. Bu şekilde bakıldığında sadece son bir yılda istihdam oranının yüzde 46’lerden yüzde 41’e indiğini görüyoruz. Özellikle uzun süredir işsiz kalanların iş bulma ümidini kaybettikleri için giderek artan şekilde işgücünden çıkmaları kaygı verici. Ayrıca kadınların işgücüne katılım oranı son on beş yıldır ilk defa aşağı yönlü bir eğilim göstererek geçen yıldan bu yana 5 puan düştü. İşgücünden çıkışları standart yöntemlerle tahmin etmek mümkün değil, farklı bir açıklamaya ihtiyaç var.

ASIL SORUN ÇÖZÜLMELİ

- Türkiye'nin ekonomide ana sorunu dolar kuruymuş gibi yansıtılıyor, sizce Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik sorun yumağının temelinde neler var?

Dışarıdan bakıldığında mevcut durumda kurun istikrarlı olması ve faizin düşük tutulmasına odaklı bir strateji uygulanıyor gibi görünmekte. Bu da asıl sorunu çözmek yerine semptomları gidermeye çalışmak anlamına geliyor. Bu iki hedefe aynı anda kalıcı olarak ulaşmanın tek yolu fiyat istikrarını sağlamaktan geçiyor. Son on yılda yaşanan süreç enflasyonla mücadele konusunda daha samimi ve kararlı olmanın gereğine ve önemine işaret etmekte. Bu konuda bir başarı hikayemizin olmaması bugün yaşadığımız bazı açmazlarının temelini oluşturuyor. Fiyat istikrarını tek tek ilgili aktörlerin davranışlarını kontrol ederek kalıcı olarak sağlamamız mümkün görünmüyor. Enflasyonla mücadele makro bakış gerektiren oldukça teknik bir konudur. İşin teknik kısmını ehil kurumlara delege edip bu göreve ulaşması için gereken inisiyatifi vermek; bunu yaparken de inisiyatif sahiplerinin toplum nezdinde hesap verme yükümlülüğünü tesis etmek daha sağlıklı bir çözüm olur. Yani kurumsal yapının güçlendirilmesi kritik önem taşımakta. Yaşanan zorlukların birçoğu dönüp dolaşıp bu noktada düğümleniyor.

DENENMEMİŞ İLAÇLARI FAZLA DOZDA KULLANDIK

- Bu kriz süresince Merkez Bankası ve BDDK'nın attığı adımlar var. Bunlar ne kadar etkili, nasıl bakmak lazım?

Krizle birlikte oluşabilecek tahribatın önlenmesi için bütün dünyada olduğu gibi bizde de ekonomiye her türlü para ve kredi desteğinin verildiği, bir nevi ilk yardım müdahalesi gerekiyordu. Bu reçete hızlı bir şekilde uygulandı ve ekonomideki çöküş bir ölçüde bertaraf edildi. Ancak bünyemiz yeterince güçlü olmadığı için bu tedavinin yan etkilerine fazlasıyla maruz kaldık—burada bünye ile kastettiğim enflasyon, tasarruflar ve verimlilik gibi temel iktisadi konulardaki göreli konumumuz. Bu yan etkilerle mücadele etmek için de uzun vadede ciddi maliyetleri olabilecek denenmemiş ilaçları fazla dozda kullandık. Mesela döviz kurunu şeffaf olmayan yöntemlerle kontrol etmeye çalıştık. Merkez Bankasının rezervlerini hızlı bir şekilde kullandık. İç ve dış yatırımcıyı tedirgin eden kısıtlamalar ve işlem maliyetleri uyguladık. Bu uygulamalar ekonomimize dair risk algısını artırdığı için önemli miktarda sermaye çıkışı oldu, dış borçlanma maliyetlerimizi epey arttı. Bir yandan kredileri pompalayıp diğer yandan döviz kurunun dengeleyici olarak çalışmasına izin vermeyince cari denge hızla bozulmaya başladı, bunu engellemek için de ithalatı vergilerle pahalandırmaya çalıştık. Tabi bütün bunlar kısa vadede fayda getireceğine inanıldığı için yapılmış olabilir, ancak toplumun bütününü ilgilendiren bu tür politikaları uygularken uzun vadedeki olası bedeli de hesaba katarak ortak akıl ve istişare ile içeren bir tasarımla hareket etmek daha verimli olur. Diğer türlü bugünün çözümleri yarının sorununa dönüşebilir.

SORUNLU KREDİLERİ ARTIRABİLİR

- Başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sektöründe ciddi oranda kredi sıçraması yaşanıyor. Krediler ve büyüme arasındaki ilişki düşünüldüğünde, mevcut süreçte avantaj ve dezavantajları ne olur?

Kredi genişlemesinin elbette faydaları ve riskleri var. Öncelikle fayda kısmından başlayalım. Mevcut dönemde talebin toparlanması ve nakit akışlarının desteklenmesi açısından kredi artışının genel olarak yararlı ve gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülke kredi talebini canlandırmayı başaramazken bizim bunu yapabilmemiz göreli bir avantajımızı yansıtmakta. Toplum olarak fırsatlara çok hızlı reaksiyon verebilen bir yapıya sahibiz. Bu da krizlerden çıkış sürecinde işimize yarıyor. Nitekim son dönemde kredi faizleri reel olarak negatife çekilince, imkânı olan birçok vatandaşımız ev ve araba almak için hızla kredi kullandı. Bu da haliyle ekonominin canlanmasına destek verdi.

Öte yandan bu süreç bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Kredi kaynaklarını sonsuz gibi değerlendirmemek lazım. Bankalar ne kadar çok kredi verirse o kadar iyidir, bunun kamuya bir maliyeti yok gibi bir algı oluşabiliyor. Oysa fazla kredi yaratmanın da ekonomiye ve kamu bütçesine dolaylı bir maliyeti ve bununla beraber gelen riskler var. Bu maliyetleri makro ve mikro olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hızlı kredi genişlemesinin makro maliyeti enflasyon ve cari denge gibi göstergelerde bozulma şeklinde kendini göstermekte. Buna bağlı olarak artan ülke riskliliği ve yükselen dış borçlanma faizi topluma belli bir maliyet yüklüyor. Ayrıca kamu bankalarının kredi verme kapasitesini artırmak için sermaye enjeksiyonu yapılıyor, bu da iç borcu artırarak doğrudan bir maliyet oluşturmakta. Mikro maliyetler ise finansal istikrar ve büyüme potansiyeli ile ilişkili. Bu tür belirsizlik dönemlerinde bankalar çok hızlı kredi dağıtmak durumunda kaldığında yeterince seçici olamayabiliyor. Bu da ilerde geri dönmeyen sorunlu kredileri artırarak finansal istikrarı olumsuz etkileyebiliyor. Son olarak, çok hızlı kredi genişleme dönemlerinde fonların bir kısmı ihtiyacı olmayanlara bir kısmı da iş modeli sürdürülebilir olmayan verimsiz firmalara giderek orta-uzun vadede büyüme potansiyelini ve refahı düşürebilir.

Bütün bu faktörlerin artısını ve eksisini birlikte değerlendirdiğimizde şu sonuca varabiliriz: Covid sonrasında hızlı kredi artışı ilk planda gerekli bir politikaydı ve bir ölçüde faydalı oldu; ancak bu noktadan sonra riskleri daha fazla artırmamak için kredi büyümesinde gazdan ayağımızı çekme zamanı geldi gibi görünüyor.

MERKEZ BANKASI'NDAKİ ATAMALAR

- Geçen hafta Merkez Bankası esas sözleşmesinde yapılan değişiklikler yürürlüğe girdi. Yedek akçe artık doğrudan Hazine’ye gidecek. Düzenlemeyle, herhangi bir üniversite mezunu, mesleki yeterlilik olmadan da Merkez Bankası başkan yardımcısı olabilecek. Bu düzenlemeyi nasıl okumak gerekiyor, sakıncaları nelerdir?

Bu değişiklikler TCMB Kanunu’nda zaten daha önceki yıllarda yapılmıştı. Kanun değişiklikleri Genel Kurul Kararı ile Merkez Bankasının esas sözleşmesine yansıtılıyor. Geçen hafta gördüğümüz düzenleme bu değişikliklerin yürürlüğe girmesinden ibaret. Yedek akçe ile ilgili düzenleme geçtiğimiz yıllarda biriken fonların Hazineye aktarılmasını ve sonraki dönemde daha az oranda ihtiyaç akçesi ayrılmasını sağlıyor. Dolayısıyla Merkez Bankası karından Hazine’ye daha yüksek oranda aktarım yapılabiliyor. Başkan yardımcısı ile ilgili düzenlemenin nedenini ise tam bilemiyorum. Atamalarda daha fazla esnekliğe ihtiyaç duyulmuş olabilir.

KISA VADELİ BAKIŞ RİSK BİRİKTİREBİLİR

- Merkez bankası rezervleri eriyor, mayıs ayında 90.9 milyar dolar olan TCMB rezervinin yüzde 61'i swap'la sağlandı, bu durum ve rezervlerin düşmesi ne tür riskler getiriyor?

Uluslararası standartlara göre swaplar merkez bankalarının rezervlerine dahil edilir. Türkiye özeline baktığımızda merkez bankası rezervlerinin önemli bir bölümünün bankalarla yapılan swaplardan oluştuğunu görüyoruz. Swaplar geçici süreli kontrata dayansa da bankaların dış borcunu çevirememesi durumunda bu rezervler merkez bankasından çekilip dış finansman ihtiyacını karşılamakta kullanılabilir. Bu nedenle normal şartlar altında rezerv yeterliliği hesaplarında swap dahil ülke rezervlerine bakmak makuldür. Ancak son dönemlerde brüt rezervin de azalması ve bankalar artı TCMB toplam net döviz pozisyonunun hızlı bir şekilde negatife geçmesi ülkemizin dış finansman ve kur şoklarını karşılama kapasitesine dair kaygıları beslemeye başladı. Bu da risk algısını artırarak devletin ve şirketlerimizin yurt dışı borçlanma maliyetini yükseltiyor. Bu süreçte hem sermaye çıkışı yaşanıyor hem de piyasalarımız dış şoklara karşı daha hassas hale geliyor. Bütün bunların bir maliyeti var. Kısa vadede semptomları gidermek için uzun vadeli riskler biriktiriyor olabiliriz.

FİNANSMAN KALİTESİNİ ARTIRMALIYIZ

- Türkiye'nin ciddi bir dış borcu söz konusu, bu soruna nasıl çözüm bulunabilir?

Türkiye’nin yabancı para cinsinden yüksek dış borcunun beraberinde getirdiği politika kısıtlarının hafifletilmesi iki şekilde olabilir. Birincisi cari işlemler dengesinde fazla sağlayarak dış borçları azaltmak. İkincisi de finansman kalitesini artırarak bu borcun büyüme potansiyelimizi olumsuz etkilemesini engellemek. Cari dengeyi kalıcı olarak fazlaya çevirmek gelirimizden daha az harcamakla mümkün olabilir. Yani ya harcamaları kısacağız ya da yurt içi geliri artıracağız. Eğer harcamamızı kısmak istemiyorsak o zaman gelirimizi kalıcı olarak yükseltmemiz gerekiyor. Bu da ancak verimlilik artışıyla, katma değeri yüksek ürünler tasarlayarak yurt dışına satmakla mümkün olabilir. Tabi söylemesi kolay ama bütün bunlar bugünden yarına çözülebilecek konular değil. Cumhuriyet tarihimizde yaklaşık yüz yıldır dönem dönem bu konular ön plana çıktığını görüyoruz; fakat henüz tam anlamıyla çözebilmiş değiliz, bugün başlasak dahi epey zamana ihtiyaç var. Bu nedenle vakit kazanmak için kısa ve orta vadede bu borçların finansman kalitesini artırarak işe başlayabiliriz. Öngörülebilir ve kendi içinde tutarlı bir politika çerçevesi oluşturup enflasyonla mücadelede daha kararlı bir perspektif ortaya koyabilirsek dış borçların vadesini ve kalitesini artırabiliriz. Böylelikle dış finansman kısıtlarını rahatlatarak bahsettiğim yapısal düzenlemeleri hayata geçirmek için zaman kazanmış oluruz.

KREDİLERDE NORMALLEŞME GEREKİYOR

- Cari açık geçen yıl fazlaya geçmişti, bu yıl ekonomi küçülürken neden hızla arttı? Açık nasıl finanse edilmiş? Bu durum kalıcı olur mu? Rezervlerdeki azalış devam eder mi?

Yılın ilk beş ayında 1.7 milyar dolar cari açık vermişiz, nette de sermaye çıkışı var. Yani açığı finanse edecek sermaye girişi olmamış, bu nedenle de resmi döviz rezervleri 20 milyar doların üzerinde azalmış görünüyor. Bu rezerv kaybının Katar’la ve yurt içi bankalarla yapılan swap anlaşmasına rağmen gerçekleştiğini vurgulamak lazım. Peki cari denge neden bu kadar hızlı bozuldu? Üç temel sebebi var. Birincisi pandemi sonrasında mal ve hizmet ihracatındaki belirgin düşüş. İkincisi altın ithalatındaki artış ki bu kısmen yerli paraya olan güvenin azalmasından kaynaklanıyor. Üçüncüsü de hızlı kredi büyümesine bağlı olarak iç tüketimin ve ithalatın beklenenden güçlü seyretmesi. Dikkat ederseniz üç sebepten ikisi parasal genişleme ve kredi artışı ile ilgili. Bu nedenle kredilerin makul ve sürdürülebilir düzeylerde artması bizim gibi dış açığı olan ülkelerde ayrı bir önem taşıyor.

Tabi önümüzdeki dönemde cari dengedeki bozulmanın aynı hızla devam etmesini beklememek lazım. Mart-mayıs dönemi olağanüstü koşulları da yansıtıyordu. Bu dönemde cari dengeyi artıran faktörlerin bazıları kademeli olarak daha olumlu katkı verebilir. Mesela ihracatta belirgin bir geri dönüş var. Turizm gelirleri de önümüzdeki aylardan itibaren sınırlı da olsa destek vermeye başlayabilir. Ayrıca ithalatı kısmaya yönelik tedbirlerin ve enerji fiyatlarının ithalat faturasını azaltıcı etkileri de gecikmeli olarak ortaya çıkmakta. Bu gelişmeler sonucunda Temmuz ayından itibaren aylık açıkların ilk yarıya kıyasla belirgin şekilde azaldığını görebiliriz. Buna rağmen, turizm gelirlerinin geçen seneye kıyasla oldukça zayıf kalacak olması ve hızlı kredi büyümesi nedeniyle yıllık birikimli cari açık Ekim ayına kadar artmaya devam ederek 30 milyar dolara yaklaşabilir. Net sermaye girişinin olmadığı bir dönemde bu durumun hem kur hem de enflasyon açısından yansımaları var. Cari açık ile oluşan kur baskısının enflasyonist süreçle birleşerek olumsuz bir sarmala dönüşmemesi için yılın ikinci yarısında para politikasında daha temkinli duruş ve kredilerde normalleşme gerekiyor. Bunlara ek olarak makro politikaların iletişimi konusunda daha tutarlı bir çerçeve oluşturulmasında fayda var.

YÜKSEK ENFLASYONA DEVAM

- Merkez Bankası'nın son beklenti anketine göre enflasyon beklentisi yüzde 10.22’ye yükseldi, TCMB tahmini ise 7.4 düzeyinde. Genelde TCMB hedeflerine ve tahminlerine bakıldığında tutma ihtimali düşük oluyor, piyasa bu defa neden merkez bankasının tahminlerine inansın? Sizce bu yıl sonunda enflasyon kaç olur?

Son dönemde yaptığımız bir anket araştırmasında piyasanın beklentilerini oluştururken merkez bankası hedeflerini ve tahminlerini pek dikkate almadığı bulgusuna ulaşmıştık. Bu durum büyük ihtimalle yıllar içindeki performanstan kaynaklanıyor. Gerçekleşen enflasyon 2011-2018 arasında sürekli resmi tahminler ve hedeflerin üzerindeydi. Bu nedenle de piyasa beklentileri ile hedefler arasındaki fark açılmıştı. Geçen yıl bu durum biraz değişti ve enflasyon merkez bankasının tahminlerine daha yakın gerçekleşti. Bu performansın devam etmesi para politikasının inandırıcılığı açısından önemliydi. Ancak bu sene yıl sonu enflasyonu merkez bankasının son tahmininden ziyade piyasa beklentilerine daha yakın gerçekleşecek gibi görünüyor. Yılın ilk altı ayı itibarıyla birikimli enflasyon yüzde 5.75 düzeyinde. TCMB’nin yüzde 7.4’lük tahmininin tutması için yılın ikinci yarısındaki altı aylık birikimli enflasyonun yüzde 1.6 olması gerekiyor – ki bu imkansıza yakın. Para ve kredi artışının mevcut hızını da dikkate alırsak, enflasyonun yılı tek hanede bitirme olasılığının epey azaldığını söylemek mümkün.

Sonuç olarak, yüksek enflasyon ve düşük istihdam bir süre daha gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.