Kulaktan Kulağa...

'Altı Kırk Dört Dalgası'nda bir toplum fotoğrafı çekiyor Behiç Ak; farklı kesimlerden insanların yer aldığı, iç içe yaşadığı, birbirine dokunduğu... Karşı çıkıyor ezberlerimize...

19 Kasım 2020 Perşembe, 18:02
Abone Ol google-news

AYNILAŞTIKÇA YOKSULLAŞIYORUZ!

“Ben bu hikâyenin yazarıyım.”

Kapıyı bana “yazar” açınca gözlerimi kısıp bu yapıtta beni nasıl bir yolculuğun beklediğini düşlemeyi denedim. Aslında bunu, her kitabın ilk tümcesinde hep yaparım. İlk tümcenin, yalınlığına yaslanan, vaat ettiklerinin varsıllığı başka bir sevinç kaynağıdır.

Her şeyi baştan tasarlayan, kahramanlarının nerede ne zaman ne yapacağını en ince ayrıntısına değin önceden belirleyen yazarlardan değildi bu hikâyeci. Öyle ya “tesadüfler, beklenmedik olaylar, hesapta olmayan tipler, aniden kişilik değiştiren kahramanlar olmazsa...” ne tadı kalırdı öykünün.

İlk harfi kâğıda düşürmeden her şey bütünüyle tasarlanmışsa kahramanların hepsi yazarın birer kopyası olmaz mıydı? Hem Edebi Karakter Hakları Evrensel Sözleşmesi’ne aykırı düşmez miydi bu tutum? Yazarlığın nasıl mükemmel bir uğraş olduğundan da söz etmiyordu. Dahası konuyla ilgili ne biliyorsak çöpe atmamızı istiyordu. Kolay mıydı “üstüne konacak harfleri sessizce bekleyen kâğıtlar”a ulaşmak!

Sonra şu sokakta dolaşan kahramanlar; bir koşu tutturmuşlar, öyküde küçük büyük demeden bir rol kapmak için... Onu anlayabilmek ancak bir hikâyenin başına oturursak mümkün olabilirmiş...

Derken biraz sert çıktığını düşünmüş olmalı ki sözü “Sevgili okurlarım...” inceliğine bağlıyor. Meğer onun da şu gelip geçici dünyada sonsuza kadar yaşamak için bu öyküye bir yerinden girme isteği varmış!

Öykü başlamadı ama sımsıcak ve içtenlikli dili, kendinden mizahı, adına gizlenen merak öğesiyle kitap da yakamı bırakmıyor!

GÜN OLUR HAYAT TUTAR ELİNİZDEN

Gün olur bir satır bile yazmak gelmezken içinizden, hayat tutar elinizden. Sesler, renkler, kokular, tatlar... Muzaffer bir horoz öter çığlık çığlığa, gökkuşağı gülümser, el sallar ya da... Hayali bir köpek ansızın yiter gider, bir kedi dolanır ayağınızın dibinde. Bir koku alır her yanı ki nereye döneceğinizi bilemezsiniz! Bir de bakmışsınız, tam da orta yerindesiniz öykünün.

Kahramanların ağırdan ortaya çıkışında sokakların ne çok “kahraman”ı bağrında taşıdığını, inceden duyumsatıyor Behiç Ak. İşte yıllardır bir problemi çözmeye uğraşan Matematik Profesörü İzzettin Bey; “Nasılsınız?” sorunuzu, “Nereden baktığınıza bağlı!” kurnazlığıyla yanıtlayan Su Tesisatçısı Durmuş Bey!..

İkisi de yer almıyor öyküde ama onların karışımı, Mecnun Bey çıkageliyor. Eşi Nigar, oğlu, mahallenin haylazı Doğan, Doğan’ın kankası, hayali köpeği... Başkaları da boy gösterecek öykünün yol boylarında. Örneğin sınıfın en ilginç kızı, sabahları gazete dağıtan, ayaklı gazete, düz duvara değilse de ağaç balkon ayırmadan tırmanan Şehrazat!..

Bir de günlüğü var Şehrazat’ın ama yazmadığı, yaşadıklarının resmini yaptığı... belki de anı defteri. Nereden mi esinlenmiş? Amerika’nın yerli kabilelerinden biri olan “Siyular”dan. Bir belgeselde görmüş. Bizon derisine resmediyormuş Siyular her gün başlarından geçeni... Doğan’ın da var anı defteri ama yazacak bir anı yaşamadığını düşünüyor!

Kitaptaki birçok bölüm gibi, buranın da altını çiziyorum. Yazarın “Kızılderililer” demeyişi hoşuma gidiyor. Çünkü edebiyat, ezberlerimize içeriden bir karşı duruştur; sözcük seçimlerinde de yapar bunu. Dolayısıyla ezberlerin, kulağımıza doldurulmak istenenlerin kolaycılığına kapılmaz.

Ben de tıpkı yazarın yaptığı gibi, ara ara metne sızıp duruyorum işte! Tamam bir daha yapmam!

‘TOPRAK DİYOR BEHİÇ AK’

Behiç Ak, hayatın içinden aldığı/ var ettiği kahramanlarla yolculuğunda hayata yeniden baktığı ışıklı pencerelere okurunu da çağırıyor hatta alıp götürüyor. Toprak, diyor; hafifleyelim, kıymetsize kıymet vermeyelim, kötü budanmış ağaçlara dönüşmeyelim... diyor.

Daha önce belki defalarca gelip geçtiğimiz yerlerden bu kez bambaşka tanıklıklarla yürüyoruz. Ve sorular çoğaltıyoruz hepimiz için...

Bugün yakındıklarımız yarın ilgi duyduklarımıza dönüşür mü? Hayal kurmazsak hayal kırıklığına uğramaktan da kurtulur muyuz? Büyüdükçe hayallerimiz terk eder mi bizi? Ya da artık bir hayalimizin olmadığı sanısına mı kapılırız?

Nigar Hanım da bir yerlerde unutmuş olmalı ki “gezici kütüphane” hayalini, Mecnun Bey’in seslenişiyle anımsar köy köy dolaştırmak için kütüphaneye dönüştüreceği otobüsü.

Çalışmalar hızla ilerler. O artık bir işe yaramaz denilen otobüs, bakımdan ışıl ışıl çıkar; koltuklarının yerini raflar, küçük okur masaları alır. Ve raflara yepyeni kitaplar sıralanır.

Bu “yepyeni kitaplar” sözü de başka bir gerçeğimize götürdü beni: Kitap bağışı istendiğinde amaca uygun kitaplar yerine kitaplığımızın eskilerini, kurtulmak istediklerimizi yollamalarımıza... Siz, öyle yapmıyorsunuz değil mi? Nigar Hanım’ın gözü üstünüzde, benden söylemesi!

VE YOLCULUK BAŞLAR!

Ve yolculuk başlar. İlk durağımız Şehrazat’ın annesinin köyü Elmalıca. Bildik köylerimizden biri. Koca çınar ağacının duldasına yerleşmiş kahvehanelerde pinekleyen yetişkin erkekler, ortada görünmeyen kadınlar ve çocuklar, hiç bitmeyen sınır sorunları... Ne ki “topraktan öğrenip kitapsız bilen”lerden Koca Mehmet’in bahçesini çevreleyen çitin benzersiz dokusu Mecnun Bey’i hayran bırakacaktır. Günümüzün, köyde, kasabada, kentte aynılaşmış yapıları, beton bağ bahçe duvarlarıyla ne yakınlığı ne de benzerliği vardır bu çitin.

Çocukluğumdan bildiğim, her evin cümle kapısının biricikliğinin böylesine kısa bir zaman diliminde yitip gidişinin hüznü gelip oturdu içime. Yapıların, kapıların, pencerelerin aynılaştığı yerde bireysel farlılıklarımızın hızla ortadan kaldırılmak istendiği açık değil mi?

Kitap üzerine diyeceklerim bitecek gibi değil ama “yerim dar!” Oysa siz belki de hâlâ “altı kırk dört dalgası”nı merak ediyorsunuz. Yok, onun ne olduğunu yazmayacağım. Tıpkı “utangaç irisler, filozof keçiler, gıcık makarnalar, tembel kuru fasulyeler” gibi.

“Rastlantılar olmazsa, yazdıklarımızı kimse okumaya değer bulmaz.” diyor Behiç Ak. Tıpkı hayat gibi... Durağan, dünden yarına aynı “minval üzre” akıp giden, ansızın bir köşe başından eski bir arkadaşın seslenmediği bir hayatı hangimiz yeğleriz?

Altı Kırk Dört Dalgası / Behiç Ak / Günışığı Kitaplığı / Ekim 2020 / 184 s. / 9+