Koronavirüs en çok hangi kaygılara yol açtı?

Koronavirüs sürecinde karşılaşılan en önemli zorluklardan biri ruh sağlığını koruyabilmek. Peki, koronavirüs en çok hangi kaygılara yol açıyor, bu süreçten en çok kimler etkileniyor, ruh sağlığımızı korumak için neler yapmalıyız, bundan sonra neler olacak? Uzm. Klinik Psikolog Erdi Yeşilkaya Cumhuriyet’e yanıtladı.

11 Nisan 2020 Cumartesi, 14:27
Koronavirüs en çok hangi kaygılara yol açtı?
Abone Ol google-news

Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart 2020 tarihinde Kovid-19 salgınını pandemi ilan etmesinden beri insanlık psikolojik ve fizyolojik olarak olağan dışı günlerden geçiyor. Daha önce hiç alışık olunmayan bir durumla karşılaşan insanlar kendilerini tuhaf bir belirsizliğin içinde buldu. Bu dönemde karşılaşılan önemli zorluklardan biri ruh sağlığını koruyabilmek. 

 Uzm. Klinik Psikolog Erdi Yeşilkaya ile korona günlerinde psikolojimizi etkileyen durumları, en çok hangi kaygılara yol açtığını  ve bu süreçte ruh sağlığımızı nasıl koruyabileceğimizi konuştuk. Yeşilkaya, “Koronavirüsle psikolojik olarak etkin bir şekilde başa çıkabilmek için onu tüm hakikatiyle kabul etmeye ihtiyacımız var” vurgusunda bulundu.

Koronavirüs sürecinde insanların psikolojileri nasıl etkileniyor, neler yaşıyoruz?

Yakınlarımdan, danışanlarımdan ve dünya medyasından edindiğim gözlemlere dayanarak, insanlarda belirsizlik hissiyatının baskın hale geldiğini düşünüyorum. Belki de tarihte ilk defa yeryüzündeki bireylerin soru işareti aşağı yukarı aynı: Bundan sonra ne olacak? En başta kendimizin ve sevdiklerimizin sağlığı hakkında bir belirsizlik yaşıyoruz. Sonrasında aklımıza gelen ilk şey ekonomik belirsizlik oluyor. Zihnimizin bu belirsizliklerle boğuşması gayet anlaşılır. Belirsizlik, şimdi ve burada yaşanan fakat tamamen gelecekteki ihtimalleri bilememeye dayanan bir öngörememe hali. Belirsizliği sevmiyoruz çünkü zihnimiz herhangi bir bilgi boşluğunu kabul etmemeye meyilli. Açılan bir parantezi hemen kapamak, belirsizliği mağlup etmek istiyoruz. Belirsizliğin verdiği boşluk bizi önce korkutuyor. Arkasından da gelecek zamanın bizim için kötü şeyler getireceğini düşünüp tasarlamaya başlıyoruz. Bu da bizi ister istemez kaygıya sürüklüyor.

“SIK SIK BELİRTİ ARAMA TUZAĞINDAN DA KORUNMAMIZ GEREKİYOR”

Anksiyete, panik atak gibi sorunlar yaşayan insanların bu süreçte kaygıları daha da artabilir mi?

Artabilir, artması da son derece doğal. Anksiyete, panik atak ve obsesif kompulsif eğilimlerin, bahsettiğim belirsizlik algısıyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Belirsizliğe toleransımız ne kadar düşükse, bu üç psikolojik sorundan birini yaşama ihtimalimiz de o kadar artabiliyor. Günlük hayattaki belirsizlik durumlarında alarm veren bireylerin semptomlarının artması için elverişli bir zeminle karşı karşıyayız. Anksiyeteyi alt başlıklarıyla ele aldığımızda, özellikle yaygın anksiyete bozuklukları ve sağlık anksiyetesi bu dönemde üzerine eğilinmesi gereken konuların başında geliyor. ‘’Acaba koronavirüs taşıyor muyum?’’ endişesiyle, kendimizi bedenimizdeki koronavirüs semptomlarını ararken bulabiliyoruz. Bu gayet anlaşılır. Fakat vücudumuzda koronavirüs semptomunu ararken, bir sağlık anksiyetesi semptomu olan sık sık belirti arama tuzağından da korunmamız gerekiyor.

“BUGÜNLERDE ÇALIŞIP MASRAFLARINI ÇIKARMAK ZORUNDA OLAN İNSANLARIMIZ VAR”

Koronavirüs salgınından en çok kimler etkileniyor?

Bu soruyu kısa ve orta vade için ele almak mümkün, çünkü elimizdeki mevcut bilgi ve gözlemler bu kadarına müsaade ediyor. Türkiye’deki ilk resmi koronavirüs vakasının görülmesinin üzerinden bir ay geçti. Evden çalışma fırsatı olan vatandaşlarımız kısa süre içerisinde evden çalışma sistemine geçtiler. Kenardaki birikimlerine güvenenler ve sermaye sahipleri bu tatsız günlerin geçmesini ve üretimin devam etmesini sabırsızlıkla bekliyorlar haklı olarak. Fakat evden çalışanların evde yaşayabilmesi için, bugünlerde çalışıp masraflarını çıkarmak zorunda kalan insanlarımız var. Bu yaşadığımız süreçten psikolojik olarak en çok etkilenenler de onlar aslında. Öte yandan, ücretsiz izne zorlanan vatandaşlarımızın sayısı da gitgide artıyor. Evlerinde oturup bu günlerin geçmesini bekleyen kişilerin en öncelikli problemi sağlık iken, evlerinde oturanlarımıza bu süreçte destek sağlayan hizmet sektörü çalışanlarımız hem bir sağlık anksiyetesi yaşıyor hem de hastalanırlarsa evlerine ekmek götüremeyeceklerinden endişeleniyor. Kısa ve orta vadede etkilenme eğilimi en yüksek olan grubumuz bu. Maalesef, gelir ve sağlık kaygıları iç içe geçmiş durumda. Bu da toplumumuzun aldığı psikolojik hasarı artırıyor.

“BAZEN KARŞIMIZDAKİ GERÇEĞİ REDDEDEBİLİYORUZ”

Bu süreçte whatsapp mesajları, komplo teorileri insanları nasıl etkiliyor?

Komplo teorilerinin psikolojik yönü de olan bir fenomen olduğunu söyleyebilirim. Bir bilinmezlikle karşılaştığımızda zihnimiz bundan hoşlanmıyor. Çünkü bilmemek aynı zamanda sonunu kestirememek demek: Sonunu kestiremezsek nasıl hayatta kalacağız? Bu soru o kadar endişe verici ki, çabucak bir cevap bulmak adına bazen karşımızdaki gerçeği reddedebiliyoruz.

Whatsapp gruplarında dönen söylentileri, komplo teorilerini benzer bir açıdan ele almak mümkün. Bilinmezliğin ortadan kalkması için bu virüsü tanımak istiyoruz. Virüsle alakalı kısıtlı bir bilgiye sahip olduğumuzu hissettiğimizde ise parantezi kapatmak adına komplo teorilerine başvuruyoruz. ‘’Bu virüsü ABD ortaya çıkardı, amacı da Çin’in nüfus gücünü kırmak’’ iddiasını veya ‘’Sakatatlar virüse karşı bir defans sağlıyor’’ cümlesini okuduğumuzda kendimizi iyi hissediyoruz çünkü zihnimizde bir parantez daha kapanmış oluyor.

Salgınlar tarihinde de çok benzer vakalara rastlıyoruz. Mesela 2003’te yine Çin’de meydana gelen SARS virüsü salgını sırasında turp, sirke ve bol baharat tüketiminin SARS virüsüne karşı çok etkili olacağına dair söylentiler ayyuka çıkmıştı. Domuz Gribi salgınında da virüsün Meksikalı göçmenler aracılığıyla ülke içerisine sokulduğunu iddia eden Amerikalı sayısı epey fazlaydı. Yeryüzünün en akıllı varlığı olan insanın, böyle zamanlarda parantezi kapatmak için vardığı nokta bu olabiliyor.

“KORONAVİRÜSLE PSİKOLOJİK OLARAK ETKİN BİR ŞEKİLDE BAŞA ÇIKABİLMEK İÇİN ONU TÜM HAKİKATİYLE KABUL ETMEYE İHTİYACIMIZ VAR”

Ruh sağlığımızı korumak için neler yapmamız gerekiyor?

Böyle dönemlerde kendimizi haksızlığa uğramış gibi hissedebiliyoruz. Karşımızdaki tehdidin çok yersiz ve zamansız olduğunu düşünebiliyoruz. Gözümüzle göremediğimiz koronavirüse öfkelenebiliyoruz. Hatta bu öfkeyi, virüsün ilk ortaya çıktığı ülkenin vatandaşlarına yansıtabiliyoruz. Yeni ve istenmeyen herhangi bir durumla karşılaştığımızda hangi zorlukları yaşıyorsak, şu an da benzerini, belki daha da yoğununu yaşıyoruz. Fakat koronavirüsle psikolojik olarak etkin bir şekilde başa çıkabilmek için onu tüm hakikatiyle kabul etmeye ihtiyacımız var. Şanssız değiliz, ettiğimizi bulmadık, bu virüsün suçlusu bir ülkenin vatandaşları da değil. Gördüğümüz şehirler, ülkeler, aşklar ve dostluklar - dünyada olmanın çok sevdiğimiz tarafları bunlar. Öte yandan insanoğlu olarak, tarihin her döneminde savaşlarla, hastalıklarla, salgınlarla mücadele ettik.

Bir insanla, gerek bir dost veya bir partner olarak, anlamlı bir ilişki kurabilmemiz için o kişiyi sevdiğimiz ve sevmediğimiz yanlarıyla kabul etmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çok sevdiğimiz yanlarının hatrına, sevmediğimiz özelliklerini de benimsiyoruz. Dünyayla kurduğumuz ilişki için de benzer bir durum söz konusu. Geçmişte keyifle yaşadığımız her anın hatrına, koronavirüsü ve ortaya çıkarabileceği riskleri kabul edip, geleceğin bizler için iyi şeyler de barındırdığını sık sık kendimize hatırlatmamız bize ihtiyacımız olan direnci verebilir.

Psikolojide yer alan temel öğretilerden biri de duyguların bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da olduğudur, hiçbir duygu sonsuza dek sürmez. Yaşadıklarımız da böyledir, hiçbir deneyim sonsuz değildir. Fakat, kimi deneyimlerin sonunu getirebilmek için önce o deneyimlere iliştirdiğimiz duyguları ne derecede hissettiğimizi kendimize ifade etmemiz gerekir. Bu sebepten, içinde bulunduğumuz süreçte yaşadığımız korkuyu önce kendimize dürüstçe itiraf edip onu yakından tanımaya istekli olmalıyız. Bunun için de benim deyimimle ‘’geçmişten bugüne kişisel korku tarihimizi’’ gözden geçirmekle ilk adımı atabiliriz. Hatırladığımız kadarıyla hangi büyük korkuları yaşadık, hangileri haklı çıktı, hangileriyse gerçeğe uzak düştü diye düşünüp bir kağıt üzerine, belki de bir deftere, kendi zaman çizelgemizi oluşturup bu korkuları üzerine yerleştirebiliriz.

Korkular esasen bizim iyiliğimize hizmet ederler, çünkü bizi hayatta tutmaya çalışırlar. Bazen bu hayatta tutma çabasını abartıp bizi yersiz endişelere sürüklerler. Kendi zaman çizelgemizde bugüne kadar haklı çıkmış korkulara teşekkür edip, gerçeğe uzak düşen korkularla da bir nevi helalleşip onlara veda edersek, bugün koronavirüse dair korkularımızı da sağlıklı bir şekilde ele alabiliriz.

Peki ya bundan sonrası?

Dünya dönmeye devam edecek. İnsan aklı, umalım ki tez zamanda, koronavirüsü de yenecek. Fakat bir konuda endişeliyim. Korkunun ve belirsizliğin arttığı dönemlerde, bireyler ve toplumlar güven bunalımı yaşamaya meyilli olabiliyorlar. Zorlayıcı durumlar güven algımızı zedeleyebiliyor, böylelikle kendimizi güçsüz ve etkisiz hissedebiliyoruz. Yani bizi yoğun bir edilgenlik hali sarabiliyor. Bu edilgenlik ve güçsüzlük hali zaman içerisinde öfkeye dönüşebiliyor. Özellikle ev içerisinde daha çok kaldığımız bu günlerde, başta eşlerimize olmak üzere, çocuklarımıza ve anne-babalarımıza sudan sebeplerle öfkelenebiliriz. Kendimizi böyle bir ruh halinde yakaladığımızda, etrafımıza yansıyan öfkemizin asıl sebebinin salgının yol açtığı güçsüzlük ve savunmasızlık hisleri olabileceğini de hesaba katmamız gerekiyor. Ayrıca, insan ilişki arayan bir varlık olmasıyla beraber, yalnızlığa da ihtiyaç duyar. Ev içi çatışmaları en aza indirmek adına, günün bazı zamanları çiftler farklı odalara çekilip kendi dünyalarıyla baş başa kalma ihtiyaçlarını biraz olsun tatmin edebilirler.

Toplumsal katmanda ise, öfkemiz dezavatanjlı veya azınlık olduğu düşünülen gruplara yansıyabilir. Türkiye gibi parçalı ve kutuplu bir coğrafyada yerleşik öfkelerin körüklenmesi söz konusu olabilir, bu konuda da uyanık olmamız gerekiyor. Her ne kadar merkez medyamız ve sivil toplum örgütlerimiz son dönemlerde güç kaybetmiş olsa da, köklü kurumlarımızın bu pandemi döneminin arkasından gelebilecek toplumsal bir öfke sarmalına karşı körükleyici değil, yumuşatıcı bir görev üstleneceğini umuyorum.

 Uzm. Klinik Psikolog Erdi Yeşilkaya