Kim bu Abulkasem?

İsveçli yazar Jonas Hassen Khemiri’nin yazdığı “İstila” adlı oyun şu sıralar Fişekhane’de izleyiciyle buluşuyor. Öteki olmak, kültürel kimlik ve göç gibi temalar etrafında dönenen “İstila” oyuncuların güçlü performanslarıyla izleyiciyi etkileyen sarsıcı bir deneyim sunuyor.

27 Eylül 2020 Pazar, 18:47
Kim bu Abulkasem?
Abone Ol google-news

Aslında 2017’den bu yana sergilenen bir oyun “İstila” ama ben, utanarak söylüyorum, daha yeni izleyebildim. Geçen yıl ilanlarını sürekli görüyor ve gitmek için fırsat kolluyorken bir anda sinsi bir virüs dünyayı istila etmeye kalkışınca malum her şey rafa kalkmış ve bırakın tiyatroya gitmeyi, bir süreliğine evden çıkmak bile hayal olmuştu. Pandeminin özel tiyatrolar üzerindeki yıkıcı etkilerinden uzun uzun bahsedecek değilim, biraz konuyla ilgisi olanlar her şeyin farkındalar nasıl olsa; ama şehrin yeni sanat mekânlarından Fişekhane’de sergilenmeye başlayan “İstila”yı hala görmeyenler varsa (ki olduğunu düşünüyorum, tek şaşkın ben olamam) hiç vakit kaybetmeden maskelerini kapıp evden çıksınlar derim.

Efe Tunçer, Barış Gönenen, Seda Türkmen, Hakan Kurtaş (soldan sağa).

İsveçli yazar Jonas Hassen Khemiri’nin yazdığı ilk tiyatro oyunu olan “İstila” 2006 yılından bu yana birçok ülkede sahnelenmiş bir piyes. Khemiri daha çok romanlarıyla tanınıyor ve aldığı çeşitli ödüllerle biliniyor. Dilimize çevrilmiş şimdilik sadece bir kitabı var yanılmıyorsam: “Kardeşlerimi Arıyorum”. Babası Tunuslu bir göçmen, annesi İsveçli olan Khemiri mizahı sivri uçlu bir alet gibi kullandığı oyunuyla son 20 yıldır tüm dünyanın en yakıcı meselelerinden göçmenlik, mültecilik, kimlik, yabancı kalma, ötekileştirilme gibi başlıklara temas ediyor ve bunu didaktik olmayan bir üslupla yaptığı için de çok daha etkili bir sonuç elde ediyor. Tabii bunda oyunda rol alan dört oyuncu ile sahnelemede oyunun izleyiciye aktarılması konusunda mahir bir yol izlemiş olan Sami Berat Marçalı’nın payları bir hayli büyük.

Oyunun konusunu uzun uzun anlatmanın pek bir manası yok ama her şeyden önce çizgisel bir metin olmadığını ve dramatik yapı kurmaya yönelik bir tarzdan ziyade farklı karakterler ve tiplemeler üzerinden sıçramalı bir kurguyla meselesini bazen kısa bazen daha uzun bölümleler halinde izleyiciye aktardığı söylemekte fayda var belki. Yani klasik başı, ortası, sonu olan bir hikaye yapısından ziyade bağlama uygun epizotlar halinde yazılmış ve bir isimle (Abulkesam) soyutlaştırılarak simgeleştirilmiş bir konu bütünlüğü var sahnede. Mizah yer yer çok ön planda evet, ama yer yer de dramatik anların izleyiciyi ters köşeye yatırdığı sert bölümler var ki, kolay kolay zihninizden atamıyorsunuz. 

ABULKASEM’İN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

“Kim bu Abulkasem” sorusu aslında oyun boyunca sorulan ve birçok yanıt verilse de yine de bir şekilde esrarını koruyan bir soru. Evet bu bir isim, ama kimi zaman argo bir niteliğe bürünen ‘anlamsız’ bir sözcük, kimi zaman Woody Allen’ın “Zelig” filmindeki karakteri andıran bukalemunvari bir kişilik, kimi zaman da doğu-batı karşıtlığında tüm bir coğrafyayı temsil eden lanetli bir ad/sıfat/fiil… Khemiri’nin oyunu İsveç’te geçiyor şüphesiz ama işlediği temalar o kadar evrensel ki, Abulkasem bugün İstanbul’da sokakta rastlayabileceğimiz Suriyeli bir sığınmacı; sıradan nefretin hiç zorlanmadan hedef alacağı herhangi bir ‘yabancı’ da olabilir rahatlıkla. Bu anlamda bizi de yakından ilgilendiren meseleler işleniyor oyunda ve yaşadığımız günlere, yaşadığımız kentlere, yaşadığımız hayata dönüp bakmamızı talep ediyor bizden oyun, yazar ve yönetmen. Parmak izleri ve geçmişi silinsin, yeni bir gelecek kurmak isterken eski hayatı engel olmasın diye elini kızgın tavaya bastıran mültecinin ne acılar çektiğini bilelim istiyor Khemiri; mecburen geldiği yabancı ülkede bir türlü kendini doğru dürüst ifade edemeyen İranlı mülteci derdini anlatmak için bir çevirmen tuttuğunda yine de tosladığı önyargılar yüzünden her sözü çarpıtıldığında kendini nasıl çaresiz hissediyor bilelim istiyor… 

USTA İŞİ PERFORMANSLAR

Tam da burada artık oyunculara özel bir parantez açmak gerekiyor sanki. Oyundaki rolleri dört oyuncu paylaşıyor ve her oyuncu birden fazla rolü canlandırıyor. Oyunun katı bir dramatik iskeleti olmadığından hiç sırıtmayan bu durum ister istemez bazı oyuncuların biraz daha öne çıkmasına da olanak tanıyor elbette. Tüm oyuncuların birinci sınıf performansla sergilediğini teslim etmekle birlikte Efe Tunçer’in özellikle farsi konuştuğu bölümde (o denli mükemmel bir ezber ki neredeyse anadilinde konuşuyormuşcasına inandırıcıydı) müthiş bir oyunculuk çıkardığını; çok kısa bir süre önce Adana Altın Koza Film Festivali’nde En iyi yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü (“Mavzer”) alan Seda Türkmen’in ise oyunun ortalarında ‘kapıda kalan kadın’ monoloğuyla başlayan ve “İstila”nın en akılda kalan bölümlerinden birine dönüşen kısımda amiyane tabirle devleştiğini belirtmem gerek. Barış Gönenen ve Hakan Kurtaş’ın da canlandırdıkları tüm karakterlerde (bazıları tiplemeydi elbette, her rol karakter düzeyinde çıkmıyor oyunda) detaylarla zenginleştirdikleri performansları neredeyse tek tek akılda kalacak denli usta işiydi. Oyuncuların 30’lu yaşlarına yeni girdiğini düşünecek olursak kendilerini uzun yıllar hayranlıkla seyredeceğimize şüphe yok.

Sezon boyunca Fişekhane’de (ve muhtemelen başka sahnelerde) izleyebileceğiniz “İstila”, tabii eğer pandemi izin verirse, kolaqy kolay hafızalarınızdan silinmeyecek bir oyun olarak sizinle kalacak. Güzel bir sanat eserinden de başka ne beklenir ki?