Kendime başka bir dünya kurmalıydım

Mücadeleden kaçamayacağıma göre kendime yeni ve bambaşka bir dünya kurmam gerekiyordu. Tüm kötülüklerden arınmış steril bir dünya. Yazmak işte bunu sağladı. Bence iyi bir terapi.

17 Mayıs 2020 Pazar, 14:06
Abone Ol google-news

Özel televizyonların yayına başladığı 1990’lı yıllar... Televizyoncuyuz. Murat Ongun, Ankara’dan bildiriyor. Sonra İstanbul’a geliyor. Star ve ATV’de çalışıyor. Sonra Ufuk Güldemir, yayın yönetmenliğinden medya patronluğuna adım atıp, Habertürk’ü kuruyor. Yanında Murat da var... Yıllar geçiyor, yavaş yavaş televizyonculuk başka bir yöne evriliyor. 

Heyecanla haber peşinde koştuğumuz, iş kotarmak için birbirimizle delice yarıştığımız günler yerini ‘sınırlı’ haberciliği bırakıyor. Çoğumuz yavaş yavaş bırakıyoruz. Ben gazeteye geçtim örneğin. Murat, bir internet sitesi açtı, araya bir de  ABD’de eğitim sığdırmış. Sonra Beylikdüzü Belediyesi’nde basın danışmanlığı… 

Ama asıl yıldızının parladığı zaman 31 Mart seçimleri dönemi… Yıllar sonra karşıma Ekrem İmamoğlu’nun danışmanı olarak çıktı. Şimdilerde “İBB sözcüsü Murat Ongun” diye başlayan haberlerin öznesi… Konumuz ne İBB, ne basının hali, ne yaşadıklarımız… Murat Ongun, roman sürpriziyle çıktı karşıma… Hemen aradım… Kitabı okudum ve söyleştik. 

Kendinize bir kahve yapın ve sohbetimize siz katılın derim.


TÜRKİYE'DEKİ SORUN NEFRET İKLİMİ


Kırmızı Kedi Yayınevi, kitabının bültenini yolladığında epey şaşırdım. “Murat Ongun diye başka biri var mı” diye bile baktım. Gizli saklı roman yazmışsın… Hadi konuşalım, ne zamandır yazıyorsun?
Karanlık Hikâye romanı benim bu türde ilk denemem. Aslında buna mektup yazma sevdam neden olmuş olabilir. Eşime, ilkokul, lise hatta üniversite arkadaşlarıma çok sayıda mektup yazmışlığım var böyle. Anneme, ablama da yazdım. Kendini iyi ifade ettiğini düşünen biriyim ama yazarak ifade etmek bambaşka. O zaman cümleler, kelimeler bambaşka bir formda çıkıyor. Kime yazıyorsam, onu bu yazımı okurken hayal ediyorum, adeta onun içine yerleşiyorum. Böylece kendimden uzaklaşıp başkalarını hissetmeye çalışıyorum. Başkası olmaya çalışmak ruhuma iyi geliyor.


Sen de benim gibi, hatta birçok meslektaşımız gibi bildiğin, güvenli yoldan ayrılmamışsın. İlk romanında ana karakterini bir gazeteci olarak seçmişsin. Bunun üzerine düşündün mü hiç?
Sanırım biz gazetecilerde böyle bir içgüdü var. Kendiliğinden öyle gelişiyor, e gerçek hayatta da bizim kahramanlarımız gazeteciler değil mi zaten? Yola böyle çıkmak iyidir. Ama şunu da eklemek isterim, yazmak istediğim bir hikâye var ve onun kahramanı gazeteci değil.


Epey zamandır, özellikle belediye seçimlerinden bu yana hummalı bir çalışmanın içindesin. Yazmak, senin için bir bakıma kaçmak mı?
Tam da bu İpek. Aralık 2018’den beri Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkan adayı olmasıyla geceli gündüzlü bir çalışmaya girdik. Şimdi daha da yoğun olarak devam ediyor. Çalışmakta sorun yok, görevimi de layıkıyla yerine getirdiğimi düşünüyorum.


Ama...


Burada sorun aslında Türkiye’deki kutuplaşma sürecinin oluşturduğu nefret iklimi. Öylesine saldırılarla, iftiralarla mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz ki bu mücadelenin sizi dönüştürmesinden endişelenmeye başlıyorsunuz. ‘Acaba ben de onlara benzeyecek miyim?’ korkusu sarıyor insanı. O yüzden kaçmak gerekiyor. Mücadeleden kaçamayacağıma göre kendime yeni ve bambaşka bir dünya kurmam gerekiyordu. Tüm kötülüklerden arınmış steril bir dünya. Yazmak işte bunu sağladı. Bence iyi bir terapi. 


SEÇİM DÖNEMİNDE RİSK ALDIM KAZANÇLI ÇIKTIK...


Neyse ikimiz de siyasetten kaçarken yine siyasetin içine dalmayalım, kitaba dönelim… Baş karakterin Haldun ‘sır dolu kadınlar’ı mıknatıs gibi çekiyor adeta… Yoksa erkekler bundan mı hoşlanıyor?
Herhalde erkekten erkeğe değişir. Yine de sevdiğin kadının hala keşfedemediğin yönleri olması bana çok cazip geliyor. Aşkı diri tutuyor, tabi eğer merak ediyorsan ki ben ederim, daha fazla emek harcaman gerekiyor. Bir uyarıda bulunayım; bu merak, her zaman mutlu sonla sonuçlanmayabilir.


Yine de…

Evet, ben risk almayı seven biriyim…


Risk almak bazen korkutucu… Korkuyla ilgili de kitabında çokça tespit var aslında… Senin için bu kadar kolay mı?
Fayda maliyet analizi yapıyorum, aldığım risk kazanılacak şeye değer mi? Mesela, seçim çalışmalarında Başkan’a bile haber vermeden pazar ve esnaf gezilerini sosyal medyadan canlı yayınlatmaya başladım. Bu bir riskti, etrafımızdan biri yanlış bir şeyler söyleyip bizi zorda bırakabilirdi. Öte yandan sosyal medyada canlı yayınla daha çok kişiye erişmek mümkündü ve daha önce kimsenin yapmaya cesaret edemediği bir ilki yapıyorduk. Risk aldım ama kazançlı çıktık.


Okuduğum kitaplarda bazı şarkıların ya da sanatçıların o yazarın şifreleri olduğuna tanık oldum zamanla. “Because the night” şarkısı ya da bir Nuri İyem tablosu bu kitabın yazarı için ne ifade ediyor?
Kitabın tamamını geceleri yazdığımı düşünürsem ‘Because the night’ şarkısı hayli uyumlu oldu ama bu senin bakış açın; çok iyi yakalamışsın, harika. Ben kitabımı yazarken sadece iki eser dinledim. Hatta okurlarım da keşke o eserleri dinleyerek okusa. İkisi de Beethoven’dan: Moonlight Sonato ve Silence… Nuri İyem konusunda ise beni bir kez daha şaşırttığını söyleyebilirim, gerçekten aklına nasıl geldi merak ediyorum. İyem resimleri benim için hazine gibi ve Anadolu kadınını resmettiği her tabloda benim için öne çıkan şey o gözler oluyor. İyem tablolarındaki kadınların gözlerine birkaç dakika bakmak bile insana iyi gelir. Bir örnek vermek gerekirse, Türkmen kadını tablosuna bakabilirsiniz. Ben o resme bakarak o kadınla saatlerce konuşabilirim.


AŞK ÖYLE BİR ŞEY...


Biraz da kitabın konusu hakkında konuşalım. “Haldun sen misin” diye sormayacağım elbet. Yıllardır üçüncü sayfa haberlerinden bir hikaye kotarma peşinde olan biri olarak kurguyu nasıl ördüğünü merak ediyorum ama…
Haldun ben değilim, kitaptaki karakterlerden hangisini kendime yakın gördüğümü soruyorsan Enis, bana daha yakın biri gibi. Onunla benzemediğim yanım ise risk almayı sevmeyen bir karakter oluşu. Aşırı kontrolcülük, sürprizlerden hoşlanmamak, plansız bir hayat bana göre değil. Hikayenin büyük kısmı kuşkusuz hayal… 45 yaşında iyi bir yaşam geçirmiş yetişkin bir erkek olarak kendim ve çevremdeki insanların yaşanmışlıklarını fanteziyle süsleyerek işe kattım tabii.


Ben bu kitabı bitirdiğimde, beklenmedik sonun karşısında başa döndüm, şu cümleye: Herkes aslında sadece bir kez âşık olur! Öyle mi, kahramanının söylediği gibi aşk bir zehirlenme mi?
Haldun’a göre öyle. Bana göre  değil. Bu aslında kitaptaki dibe vurma olgusu gibi. Yani o kadar batıyorsun ki, en kötüsü bu, “Artık daha kötüsü olamaz” dediğin anda çok daha derinlere gidebilirsin. Aşk da öyle bir şey. Sadece henüz âşık olacağın insana tesadüf etmemiş olabilirsin. Bu aşk defterinin kapandığı manasına gelmez.


Şöyle bir cümle okudum: Erkekler ancak 20’li yaşlarında belirli bir kadın tipini tercih etmeye başlıyor, bu senin fikrin mi?
Evet; bu benim fikrim. 20’li yaşların son çeyreği, bana göre öyle... Tabi genel bir doğru değildir mutlaka…


Bu kitabın özeleştirisi ne olur?
Eleştiriyi okura bırakmayı tercih ediyorum.


Yazmaya devam edecek misin?
Çok istiyorum umarım o gücü hep kendimde bulurum.


Son sorum karakterinin sorduğu soru aslında: Murat, doğru olan şey mi mutluluk verir, mutluluk veren şey mi doğrudur sence?
Bu sorunun yanıtını aramaya devam ediyorum...


Sonunda ölüm olsa bile, Marco Polo vazgeçmez!
Marco Polo koyunu… Daha önce duymamıştım, hemen Google’a sordum. Marco Polo koyunundaki tarifte başka bir anlam aramalı mıyız? Neyi sembolize ediyor?
Marco Polo koyununu bize rahmetli patronum Habertürk’ün kurucusu Ufuk Güldemir tanıttı. O da maalesef ancak öldürerek ona sahip olabildi. Tıpkı kitapta Defne’nin rüyasında olduğu gibi. Benzersizliği sembolize ediyor diyebilirim, çünkü çok zor şartlarda yaşayabilen çok güzel bir hayvan. Ücrada yaşıyor, onun koşullarına ayak uydurman çok zor. Tıpkı Haldun’un Derin’e ayak uyduramaması ve vazgeçmesi gibi... Oysa Marco Polo asla vazgeçmez. Sonunda ölüm bile olsa…


Aşk zamana ayak uyduruyor

Nerede o eski aşklar sözünü çok duymaya başladım. Biz mi yaşlanıyoruz yoksa aşka bi haller mi oluyor?
Bu ifade bana biraz ‘Ah bu gençliğin hali ne olacak?’ serzenişini hatırlatıyor. Binlerce yıldır, kuşaklar arasında söylenip durur. Bence aşkta bir değişiklik yok sadece zamana ayak uyduruyor o kadar…


Kütüphanem fena sayılmaz

Bu günlerde Instagram'dan yapılan yayınlarda kitaplığın dekor olarak kullanılması pek tartışılır oldu. Neden bu kadar tartıştık, daha güzeli olur mu bilmiyorum ama sormak istedim. Senin kitaplığında neler var, sen neler okursun?
Öncelikle gazetecilerin yazdığı tüm kitapları okumaya gayret ediyorum. Biraz mesleki bu. Bunun yanı sıra biyografi kitapları okumayı seviyorum. Sevdiğim pek çok yazar var, Şükrü Erbaş, Soner Yalçın okumayı severim. Sabahattin Ali, Grange, Adam Fawer, Stefan Zweig, Ayşe Kulin, İpek Çalışlar ve bazı tarikatlarla ilgili kitapları okumayı seviyorum. Kütüphanem fena sayılmaz