Göz Duyarlılığı ve Mazhar Şevket İpşiroğlu

Dün başlayan Belgesel Film Festivali çevrimiçi olarak izleyiciyle buluştu. belgeselin açılışında yer alan “Mazhar Şevket İpşiroğlu” belgeselinde kendisi de bir belgeselci olan babasının hayatından kesitler sunulan Zehra İpşiroğlu bir yazı kaleme aldı.

21 Şubat 2021 Pazar, 14:43
Abone Ol google-news

Bugünlerde başlayan Belgesel Film Festivali Prof.Dr.Ceyhan Kandemir’in hazırladığı Mazhar Şevket İpşiroğlu belgeseliyle açılışını yaptı (Belgeselleri internetten izleyebilirsiniz). Bu belgeselde babam Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun 1954-76 yıllarında Sabahattin Eyüpoğlu, Aziz Albek, Nazan İpşiroğlu’yla yaptığı belgesellerden örneklerle bir dönem anlatılıyor.

1954’de babamın girişimiyle İstanbul Üniversitesi’nde kurulan Film Merkezi ileriye yönelik geniş kapsamlı bir proje olarak düşünülmüştü. Öğretim ve araştırmayı destekleyecek  belgesellerin çekimi ve bir film arşivi oluşturulması tasarlanmıştı.

İlk filmler, Hitit Güneşi, Anadolu Yolları babamın ve Sabahattin Eyüpoğlu’nun ortak yapımlarıydı. Ama amaçlanan sadece sanat belgelerinin saptanması değildi. Öğrenimin her alanında, özellikle tıpta yardımcı olacak kısa metrajlı filmlerin hazırlanması öngörülüyordu. ( Zehra İpşiroğlu Bugünden Düne, Dünden Bugüne, S.98)

Uluslararası düzeyde sesini duyuran bu filimler, sözgelimi Hitit Güneşi Berlin Film Festivali'nde gümüş ayı ödülü almıştı. Sadece Anadolu uygarlıklarını bize tanıtmakla kalmıyor, aynı zamanda  yaratıldıkları doğal çevrenin içinde ele alıyorlardı. Böylece  geçmişle filmlerin çekildiği zaman arasında ilginç bağlantılar ortaya çıkıyordu.

Sözgelimi Antakya mozaiklerinde imgelerle bugünün Antakya’sındaki hasır işçiliği birleşiyordu. Ya da Anadolu’da o dönemde kullanılan kağnı arabasının kökenlerinin Hititlere kadar uzandığı ortaya çıkıyordu. O dönem Anadolu’da yolculuk yapmak çok zordu.

Babamın ve arkadaşlarının inanılmaz koşullarda haftalarca nasıl gezdiklerini hatırlıyorum. Keşfetme heyecanı o kadar büyüktü ki hastalık, sefalet hiçbir şey onları korkutmuyordu. Bu yolculuklardan dönüşlerinde Anadolu maceralarını dinlediğimde çocuk olduğum ve bu yolculuklara katılamadığım için üzülürdüm. 

Bugün o dönemde yapılan belgesellere baktığımda beni en çok etkileyen geçmişle bugünün kesiştiği noktada doğrudan yapıttan yola çıkan, yapıtı  tüm boyutlarıyla irdeleyerek anlamaya çalışan yaklaşımları.

Belgesellerin hepsinin düşünsel bir yapısı, tiyatro deyimiyle dramaturjisi var. Keşfetme heyecanı, alımlama, yorumlama süreci içinde izleyici de heyecan verici bir yolculuğa çıkıyor. Geçmişle bugünün kesiştiği noktada belgeselde gösterilen her sahne yaşıyor.

Öte yandan o dönemin Anadolu’su köylü kadınlar, çocuklar, yoksulluk geçmiş bir dönemi yansıttığı için her şeyden çok değerli. Ne var ki filmlerin dijital kopyaları iyi değil. Düzeltilebilirse ve İstanbul Üniversitesinin bürokrasi duvarını aşabilirse bugüne kazandırılmış olur.

Filmleri orijinalinden izlediğimde çocuktum ya da çok gençtim ama her filmi Siyah Kalem, (Yaşar Kemal’in yıkımdan kurtardığı Ermeni kilisesi) Aktamar, Surname, Kapalı Çarşı bir gerilim filmi izliyormuşum gibi heyecanla izlediğimi hatırlıyorum. En hoşuma giden de sansüre uğrayan Anadolu Yolları olmuştu.

Ancak belgesellerin bu canlılığı, yaşamla böylesine bütünleşmesi o dönemde çok kötü bir biçimde sansüre takılmasına yol açıyor. Sözgelimi Hitit uygarlığının izini süren Anadolu Yolları’nın yurt dışında gösterilmesi yasaklanıyor.

Anadolu’daki halkın kağnı kullanması, çocukların yırtık pırtık giysilerle dolaşmaları, tozlu engebeli yolların görülmesi, bir de jeneriğin develerin geçtiği ıssız bir yolda geçmesi, üstüne de İstanbul Üniversitesi yazısının gelmesi, bunun da üniversiteye hakaret olarak algılanması sansürcü bakışı iyice tetikliyor. Eskiden deve hikayesine çok güldüğümü hatırlıyorum, bugün artık öyle bir döneme geldik ki artık ona bile gülemiyorum. 

Babamın belgesel film yaşamı annemle birlikte yaptığı Kapalı Çarşı filmiyle sona erdi. Eski zanaatlarla yetmişli yılların Kapalı Çarşısı’nın canlı ve hareketli yaşamının bütünleştiği bu film de bir dönemi sergiliyor. Ne yazık ki diğer belgesellerde olduğu gibi bu filmde de görüntüler çok bulanık. Babamın en büyük hayali bir İstanbul filmi yapmak, yaşayan İstanbul’u çelişkileri içinde göstermekti tıpkı çok sevdiği Fellini’nin unutulmaz  Roma filmi La Dolce Vita gibi.

Babamdan bir şeyi derinine inerek tüm boyutlarıyla görebilmeyi, anlamaya çalışmayı, keşfetmeyi, düşünmeyi, sorgulamayı kısaca yaşamayı öğrendiğimi düşünüyorum.

Çünkü yaşama, yaşama anlam verebilme görerek yaşama, yaşayarak düşünme, düşünerek sorgulama, diyalog kurarak yaratıcılığımızı geliştirmemize bağlı.

Soyut kavramcılık, gerçeklerden kopuk bir biçimcilik, düşünceden kopuk bilgisellik ya da bugünlerde çok moda olan dizayn, paketleme sanatı ise ise ölü topraktan başka bir şey değil benim gözümde.