Ferzan Özpetek’ten imkansız aşkların romanı: ‘Bir Nefes Gibi’

İtalya’da basıldıktan sadece 4 hafta sonra 100 bin okura ulaşan son romanı “Bir Nefes Gibi” Türkçeye de çevrilen Ferzan Özpetek şu sıralar en çok İstanbul’u ve dostlarıyla birlikte olmayı özlüyor.

29 Haziran 2020 Pazartesi, 12:11
Abone Ol google-news

“Aslında buradakiler de hesaplayamadı bu durumu. İlk hafta 25 binlik ilk baskı çıktı piyasaya, ardından fısıltı gazetesi sayesinde iki hafta içinde kitap en çok satanlar listesinin birinci sırasına yükseldi ve baskısı tükendi. Sonraki hafta hiçbir yerde kalmamıştı ve bu yüzden 7. sıraya indi roman. Daha önce hiçbir sinemacının romanı bu kadar ilgi görmemiş İtalya’da, yayınevi bile şaştı. Şimdi 75 bini bitirdik ve yeni baskıyla 100 bine gidiyoruz”. Böyle anlatıyor uzun yıllardır İtalya’da yaşayan ve bir yandan filmleri bir yandan sahnelediği operaları ile adından sürekli söz ettiren Ferzan Özpetek. Onunla konuşacak o kadar çok şey var ki, insan nereden başlayacağını şaşırıyor. Yine de bir yerden başlamak lazım diyor ve Can Yayınları etiketiyle basılan, Neval Barlas’ın dilimize kazandırdığı romanın hikâyesini anlatmasını istiyoruz.


Sahi nasıl başladı her şey, Elsa ile Adele’nin hikâyesi ne zamandır aklınızdaydı?

Kafamda iki kız kardeşin hikâyesi hep vardı. Bundan iki buçuk üç yıl önce romanın başında kadının eve geldiği bölümde olanlar aklıma gelmişti. Burada Mina diye dünya çapında bir şarkıcı vardır, ona telefon açtım ve böyle böyle bir hikâye var kafamda, film yapmak istiyorum ben bundan dedim.  Yap, çok etkileyiciyi bir şey bu dedi. Evet, ilerleyeceğim bakalım dedim ben de. Bir de benim böyle bir kız kardeş takıntım var, iki kız kardeşin hikâyesi, anne-kızın hikâyesi… Çünkü kadınlar bence erkeklere göre çok daha yüksekte olan insanlar. Yani şöyle demek istiyorum, daha karmaşık, daha derin olabiliyorlar. Hatta “Hamam” filminde, mektuplardan anlarız ki teyze, Türkiye’ye gelen adamın babasına aşıktır. “Harem Suare”de de vardır mesela böyle bir şey. Onun haricinde “Napoli’nin Sırrı”nda kızın teyzesi babasıyla büyük bir aşk yaşamış… O benim hep kafama takılan bir şeydir. Kadınların arasındaki ilişkiler çok daha derin oluyor, bir sürü boyutlara varabiliyor. Oradan hareket ettim daha çok. 

Romanda tabii İstanbul da önemli bir yer tutuyor yine…

Evet, tabii bir İstanbul özlemim de var benim. 80’li yılların İstanbul’u, 90’lı yılların hatta İstanbul’u… Kaybolan bir İstanbul. Bu şehrin değişmesi… Yani ne kadar uğraşsalar da İstanbul’un tadını bozamadılar ama yine de bir bozulma var tabii. İnternetin olmadığı, cep telefonlarının olmadığı bir İstanbul, bir Roma, onlar da var kafamda, onlara da kolayca kayabildim. Zaten anlattığım İstanbul, özlemini duyduğum, bir daha geri dönmeyecek bir İstanbul. Aynı zamanda Roma da öyle. Ama tabii Roma ile İstanbul arasında bir fark var, Roma’da şehir değişmedi, aynı kaldı, bir tek o farkı var. 

Çok daha iyi korundu değil mi Roma, İstanbul’a göre?

Tabii canım, çok. Roma’nın şehir yapılaşması açısından yüzde 1 değişmesi var, yasak çünkü bir şeyi bozmak, bir şey yapmak çok zor. Hiçbir şeye dokumazsınız. Roma’da nereye gitseniz antik, İstanbul da öyleydi ama bir sürü şey gitti elimizden gördüğünüz gibi. YouTube’dan falan eski filmlere bakıyorum, İstanbul Boğazı’nın eski hallerine bakıyorum, ne kadar güzelmiş, ne kadar hoşmuş. Şimdi hayalet bir şehir oldu bazı yerleri. 

‘IŞIĞINI ÖZLÜYORUM İSTANBUL’UN’

Bir süredir de uzaksınız İstanbul’dan.

Evet, ben 18 aydır gelmiyorum İstanbul’a, abimin ölümünden sonra biraz uzaklaştım. Bir de dolu dolu bir yıl yaşadım, kırmızı trenler için yaptığım kısa film büyük olay oldu burada, büyük bütçelerle yayınlandı, her tarafa gitti. Ardından “Madam Butterfly”ı hazırlıyordum San Carlo’da, o sırada Venedik Bienali’nden bir teklif geldi. Dediler ki, üç tane dünya çapında heykeltıraş ile bir de dünya çapında yönetmen istiyoruz kafasındaki Venedik’i anlatsın diye…Ben dedim ki yapamam, şu anda “Madam Butterfly”ı yapıyorum, kadın dedi ki “ama size Venedik Bienali’nde bahsediyorum, çok öenmli bir olay ve siz buna hayır diyorsunuz Ferzan bey, çok şaşıyorum size”. Ben operayla uğraşıyorum şu anda, ama bakın dedim, aklıma bir şey geldi şu anda, suyun içinde bir kadın yüzü, yaklaşıyor bize doğru ve kayboluyor, tekrar yaklaşıyor ve yine kayboluyor ve suyun üzerinde de Venedik’in imajları gözüküyor. Kadın “Çok şaşırıyorum size, çünkü bizim Venedik Pavyonu’muz tamamiyle suyun içinde olacak” dedi. Ben de o zaman ben bunu yapıyorum dedim. Pazar ve pazartesi günlerim boştu, onlarla o projeyi de hazırladım. benim bir filmimde Sezen Aksu’nun bir mırıldanması vardır, onu da kullandım ve sonuçta o iş çok ses getirdi, çok beğenildi. Hatta sonra bunu dünyanın beş büyük şehrine götürmeye kara verdiler; büyük bir kutu kuracaklar, içinde metal levhalara bu projeden fotoğraflar basılacak ve bir de film gösterilecek. Onun ardından filmi bitirdim “La Dea Fortuna” (“Şans Tanrıçası”), vizyona girdi ve büyük sükse yaptı… Bu arada kitap hemen hemen yazılmıştı, çünkü zaten yaklaşık 2 yıldır ilerliyordu… O arada “Serseri Mayınlar”ı tiyatroda sahneledim, hep full gitti o da. Yani buradan ayrılacak iki-üç günüm bile olmadı. Sonra da zaten Covid geldi başımıza… O yüzden 18 aydır uzağım. Elbette abim Asaf’ı kaybetmek, ve bir de 41 yıllık bir arkadaşım Valter’i de kaybettim arada, zaten kitabı da onlara adadım, onlar en önemli sebeplerdi uzak kalmamdaki. Böyle bazen içimi eziyor özlemi… Hani özlemin eski tadı yok diye bir laf vardır, biraz o da var tabii belki… Işığını özlüyorum İstanbul’un, evimin penceresinden baktığım o İstanbul’u özlüyorum, arkadaşlarımla Karaköy Lokantası’nda yemek yemeyi özlüyorum… 

Ferzan Özpetek son filmi "La Dea Fortuna"nın oyuncularıyla birlikte.

Son filminiz “La Dea Fortuna”yı, “Şans Tanrıçası”nı Türkiye’de ne zaman izleyeceğiz?

Filmi BKM aldı ve vizyona çıkacak. Önce televizyonda göstermeyi planlamışlardı ama sanıyorum şimdi ekim gibi sinemada gösterime sokacaklar. Birçok ülke satın almıştı filmi ama Covid yüzünden ellerinde kaldı, bekliyorlar onlar da. 

Romanın hemen başında “Serseri Mayınlar” filminizden bir alıntı var: “İmkansız aşklar asla bitmez”. Bunu açar mısınız biraz?

Romanda Vittorio ile olan ilişki çok imkansız bir aşk. Ama bir başka imkansız aşk daha var, iki kız kardeşin aşkı. Yani aşkın bir başka yüzü onlarınki. Birbirileriyle çok iç içe olan, birbirlerine çok hırslanan ama birbirlerini çok da seven iki kız kardeşin öyküsü bu. 

Beş baskı yaptı galiba İtalya’da değil mi roman?

Evet, şu anda 75 bin basılmış durumda, ama bu öğleden sonra yeni baskıyla 100 bini bulacağız. Dört hafta bile olmadan 100 bine varmak büyük bir olay burada. Şöyle büyük bir olay; ilk haftasında Ferzan Özpetek’in kitabı olarak belirli bir şekilde satılıyor. İkinci haftasında kulaktan kulağa acayip hızlanıyor, ve ikinci haftanın sonunda raflar boşalıyor, kitap kalmıyor. Avrupa çapında yayınevinin rafları boşalınca onlar da şaşırıyorlar. Ben o sırada birinci sıraya geliyorum, ama bir hafta boyunca kitap yok, bulunamıyor. Hızla kitap basılıyor. Yayınevi benden hep özür diliyor bu sırada, ben çok bağırıp çağırdım onlara, hesap edemediler böyle bir şeyi çünkü. Hatta kendileri de söylüyor, suç bizde diyorlar. O yüzden ben yedinci sıraya düştüm, 100 kitap arasında. Tabii müthiş bir şey… Hatta yayınevinin başındaki adam bana telefon açtı, “Lütfen bir sandalyeye oturun” dedi, oturayım ne oldu dedim, “Şimdi haber geldi, birincisiniz” dedi. “İlk defa bir yönetmen, bir sinemacı romanıyla İtalya edebiyatında birinci sıraya geliyor” dedi. Ama ben kitabın iyi gideceğini şuradan anlamıştım; evimi taşıyordum ve nakliye şirketinin başındaki adam bana telefon açtı ve “Ferzan bey, size bir şey soracağım” dedi, “O istasyondaki kadını çok merak ettim ben” dedi. Ben de sandım ki demiryolları için yaptığım kısa filmdeki kadınından bahsediyor. Meğer romandaki kadını soruyormuş. “Ferzan bey çok tuhaf bir şey oldu, öğle yemeğinden kalkarken romanınızı okumaya başladım, akşam yemeğine kadar kitabınızı bitirdim” dedi. Sosyal medyada bu tip şeyleri çok yazıyorlar, herkes kitabı elimden bırakamıyorum diyor. 

‘İTALYANCA DAHA KOLAY GELİYOR’

Gerçekten hızla okunup bitirilen bir kitap olduğu kesin. Şunu da sorayım yeri gelmişken, kitabı İtalyanca yazdınız, ve sonradan dilimize tercüme edildi. Hiç Türkçe yazmayı düşünmediniz mi?

Ya olmuyor. Şöyle olmuyor, yani Türkiye’de yaşasam olur. Ama İtalya’da yaşıyorum, her tarafta İtalyanca var, ve bana çok daha kolay geliyor. İtalyanca senaryo yazıyorum, İtalyanca görüyorum, hep İtalyanca… Türkçeye girişmek bana biraz zor geliyor. Bazen komik şeyle geliyor başıma. Mesela “İstanbul Kırmızısını” çekerken settekiler bazen hafif gülümsüyorlardı, anlamıyordum niye gülümsediklerini, ne oldu çocuklar diyordum, “Hocam bir cümleyi biraz değişik kurdunuz” diyorlardı.  (gülüyor) Artık yabancı gibi başka türlü mü konuşuyordum, bilmiyorum… Hiç istemedim yani o krize girmek, kitabı zaten Neval Barlas çevirdi, benim çok yakın arkadaşım, sonra Can Yayınları’nda editör Cem Alpan çok dikkatli bir şekilde okudu, bir de burada Nazlı diye bir arkadaşıma okuttum, Serra’ya okuttum… Çeviri gibi olmasın, konuşma dili olsun diye çok uğraştım.

Yazarken peki kimseye okutup fikir alıyor musunuz?

Evet. İlk başta kitap bu okuduğunuzdan 30 sayfa kadar daha uzundu. Ben mesela 10 sayfa yazıyorum gönderiyorum, 5 sayfa yazıyorum gönderiyorum, sonra toplanıyor onlar ve iki cadım var benim, editörüm ve yardımcısı, Nicoletta ile Adelaide geliyorlar eve, şurada şunu atlamışsınız, burada bunu İtalyancadaki ‘li’yi ‘la’ yapmışsınız, ne bileyim, ‘ağaçların üzerine gece indi’ gibi şeyler kullanıyorum mesela, “Bunu kullanmasak, ne dersiniz?” falan… Hep de “Ne dersiniz” diyorlar, ama belli ki o ’ne dersininz2in arkasından israr gelecek. Ben de aklıma yatan şeylere evet dedim tabii. Yatmayanlara hayır dedim, hatta bir keresinde iki kız kardeşle ilgili bir tartışma çıktı, şimdi ipucu vermeyeyim, “bazı şeyler okuru rahatsız eder mi acaba” dediler ama ben değiştirmedim. Rahatsız ederse etsin, okumasınlar o zaman dedim.


‘İÇİMDE KALAN ŞEY…’

Taviz vermediniz…

Hayır, ama ben zaten yaptığım şeylerde taviz vermiyorum, çünkü sonra insan çok üzülüyor. Mesela hâlâ benim içimde oturmuştur, acısı vardır, “Harem Suare”de harem ağası ile kızın sevişmesine ben çok karşı çıkmıştım. Adam tabii sevişemiyor da, kızı tatmin ediyor. Ama benim hiç hoşuma gitmiyordu öyle olması, yani ben onların ellerinin dokunmasını istiyordum sadece. Fransız yapımcı, İtalyan yapımcı hep kendilerini yerden yere attılar, “n’olur, n’olur, hiç olmazsa çekelim” diye, çektik, sonra da “n’olur koyalım, çok güzel” dediler koyduk, ama hep içimde kalmıştır o mesela. Öyle bir taviz vermem bundan sonra.    

“İstanbul Kırmızısı” romanınızı daha sonra filme aktarmıştınız, bunu da çekecek misiniz, var mı öyle bir fikir?

Bunu yapmayı isteyen bir sürü yapımcı var. Ben şu anda ama beklemek istiyorum, benim çünkü Warner ile bir anlaşmam var. “Şans Tanrıçası”nı izledikten sonra benim yapımcıma büyük bir avans verdiler ve “Ferzan Özpetek’in bir sonraki filmine biz karar verelim” dediler, “yani alır mıyız almaz mıyız, yapar mıyız bizde olsun o karar” dediler. Öyle bir anlaşmam var onlarla. Onun haricinde, Amerikan Disney’i ile “Cahil Periler”in dizisini yapıyorum. Onu yazıyorum şu sıralar. O da büyük bir olay, Fox iel doğdu önce, sonra o Fox, Disney’e dönüştü. Filmden çok daha değişik oluyor ama çok hoş oluyor, aktüel, değişik bir bakışı var. O yüzden de bu film için biraz bekleyeyim diyorum, çok erken zaten. 

İtalya’nın en sevilen, sayılan yönetmenlerinden birisiniz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Her şeyden önce seyircinin filmlerime olan sevgisi geliyor bence. Bu tabii yapımcıya, sektöre ekonomik olarak dönüyor, yani sadece eleştirmenlerin övgüsü değil, seyircinin sevgisi, bağlılığı. ben mesela “Serseri Mayınları” 20 kere izlemiş izleyici biliyorum. Ama dediğim gibi kazandırmak ayrıca önemli. Yani çok az kazandıran, ortalama filmler yaparsanız öyle olmuyor, ekonomik getiri çok etkiliyor. Hem eleştirmenlerin hem seyircinin filmlerimi beğenmesi çok güzel ama tabii seyircinin filmi beğenmesinin getirdiği haz hiçbir şeyde yok. Geçenlerde şöyle bir şey oldu bir de, Amerika’da yaşayan çok ünlü bir İtalyan virolog benim de konuk olacağım bir programa canlı yayına bağlandı ve “Lütfen birazdan çıkacak olan Ferzan Özpetek’e çok selamlarımı iletin. Benim için çok önemli bir adam, çünkü İtalya’ya  kültürel bir değişim getirmiştir, bakış açımızı değiştirmiştir” dedi. Böyle bir şey söyledi kadın. O kadar da önemli bir kadın ki bu, İtalya’da herkes ağzının içine bakıyor. benim üzerimde çok büyük bir etki yaptı söyledikleri, çok şaşırdım. Sonra Twitter’dan yazışmaya başladık. Kadının dediği çok doğru bir şey var ama, diyor ki “Siz çok öenmli bir şey yaptınız, aynı cinsiyetten olan kişilere bakış açısını değiştirdiniz İtalya’nın, hatta birçok ülkenin. Bir şekilde doğal olmaya başladı her şey, bu sizin sayenizde oldu”.

Eşcinsellikten söz ediyor değil mi?

Tabii. Ben eşcinsel kelimesini kullanmıyorum, ben aynı cinsiyet demeyi seviyorum, çünkü eşcinsel kelimesi bana nedense bilmiyorum, tuhaf geliyor. Şu anlamda tuhaf geliyor, yani hayatta cinsellik var, insanların değerlendirilmesinde bana göre belden aşağı değil de belden yukarısı önemli. Kalp ve beyin çok önemli. Yani anne-baba olmada, arkadaş olmada, dostlukta, yazarlıkta, yönetmenlikte insanların belden aşağısı değil de belden yukarısıdır önemli olan. 


‘3. DÜNYA SAVAŞI’NI YAŞIYORUZ’

İtalya koronavirüs salgınında en çok etkilenen ülkelerden biri oldu. Siz nasıl deneyimlediniz orada bu süreci?

Virüs burada birden patladı ve Türkiye’den bir sürü arkadaşım bana “kalk gel” dediler. Hatta bir tanesi “sana uçak göndereyim, Simone ile gelin, ne duruyorsunuz orada, korkunç bir yer oldu İtalya” falan dedi. İtalyanları herkes sanki bu virüsü bulaştıran insanlar gibi görmeye başladı. Orada benim birden İtalyanlık damarım kabardı. Hep zayıf olanı savunma huyum vardır, öyle bir huy geldi bana… Nasıl olur, Franszılar, Almanlar hep İtalyanlara karşı “Gelmesinler buraya” falan diye yasaklar koymaya başladılar… Türkiye’den arkadaşlarım yazıyor, “Herhalde İtalya’da temizlik iyi değil” falan… Ben acayip bozuldum. Bir doktor arkadaşım bir gün bana “Ferzan bu korkunç bir olay. 28 yaşında bir çocuk geldi, karşımda konuşurken komaya girdi” dedi. Çok etkilendim ben. Kendi kendime dedim ki, 3. Dünya Savaşı’nı yaşıyoruz şu an. 1976 yılında İtalya’ya geldiğimde insanlar bana 2. Dünya Savaşı’nda bahsediyordu; hatta benim evimde küçük bir oda vardır, orada bir yıl boyunca bir Yahudi saklanmış… Ben de dedim ki, acaba biz neler anlatacağız bu yaşadığımız şeyler için, on yıl sonra, on beş yıl sonra? Oradan aklıma Beyaz Önlüklüler Günü diye bir şey yapmak geldi. Bunu bir TV programında söyledim, aklıma gelen şeyi söyleme huyum var… Burada telif haklarının başındaki adam ın çok hoşuna gitti bu fikir. Bir de  Mogol diye meşhur bir şarkı sözü yazarı vardır, onlar dediler ki biz sana destek olalım, bunu bir kanun olarak önerelim. Bir arkadaşımla da oturup düşündük hangi gün olsun diye… 20 Şubat’ta bir kadın doktor öksürüğü geçmediği için üçüncü kere gelen hastaya hastaneden izin almadan kendi sorumluluğu ile tampon yapıyor, ve o tampon sonucunda Covid’i çıkartıyor, birinci hasta öyle çıkıyor. İşte ben de ondan hareketle 20 Şubat Beyaz Önlüklüler Günü olsun dedim. Bu kadar kendilerine feda eden insanlara adanmış bir gün olsun. 

Ve bununla ilgili bir kampanya başladı değil mi?

Evet, ben Giorgio Armani’yi aradım, “Ben imzalarım” dedi. Ardından 200’e yakın İtalya’nın en önemli şarkıcısıydı, oyuncusuydu, yazarıydı, hepsi imzaladılar. 20 bine yakın imza toplandı. Cumhurbaşkanı çok güzel bir mektupla cevap verdi, “Memnuniyetle yaparız” dedi. Senatoya bildirildi, senatonun başındaki hanım beni davet etti, gittim, “Böyle böyle bir kanun yapacağız” dediler. Benim aklıma gelen bir fikirden böyle bir kanun çıkması çok hoşuma gidiyor tabii ki. 

Bu, sizin deyiminizle 3. Dünya Savaşı gibi olan salgın, İtalya’da insanların hayata bakışını nasıl değiştirdi?

Hepimizin değiştirdi, hepimiz değişiğiz şu anda. Yani şu anda kafamızda, her şey olabilir, her şeyi kaybedebiliriz, her şey bir anda alt üst olabilir, öyle bir duygu var üzerimizde. Hâlâ neyin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Bir sürü politik değişiklikler oluyor dünyada, görüyorsunuz. Dünyanın ekonomisi değişti… Bakalım eylül, ekim ayında belki yeniden ortaya çıkacak, bilmiyoruz. Aşı bulundu diyorlar, bulunmadı diyorlar… Hayata bakış açımızı değiştirdi tabii, bizleri değiştirdi. Bir yanı var ama, pırıldayan, fazladan olan şeyleri kaldırdı gibi geliyor bana. 

Sizin gibi setlerde, opera sahnelerinde, festivallerde sürekli faal, hep hareket halinde olan biri için evde kapalı kalmak nasıl geldi? Ne yaptınız?

Zaten ben evden çıkmam hiç. Mahallede işte bakkaldı, pastaneydi, kuru temizlemedeki kadınlardı hep arkadaşlarımdır, onlarla görüşürüm giderim bazen, ama genelinde evde otururum. Benim en çok sıkıldığım şey, kalkıyorsun üç gün Japonya’ya gidiyorsun, kalkıyorsun üç gün Fransa’ya gidiyorsun, filmin bilmemnesi oluyor New York’a gidiyorsun… Bunların olmamasına çok seviniyorum şu sıralar. Bir komik bir şey oldu, bir prenses vardır burada meşhur, eskiden prodüktördü, 88 yaşında, her yıl doğumgününe davet eder ve ben de her seferinde Allahım nasıl gitmesek diye düşünür dururum. Çok ısrar eder çünkü, hani vardır ya öyle insanlar, hayır diyemezsiniz, sonuçta gitmek zorunda kalırsınız. Benim de ondan bir gün önce bu yıl yüksek ateşim çıktı, çünkü üç saat spor yaptım, ter içindeydim, böyle bir günde 39,5’a çıktı ateşim. Ertesi gün düştü hemen, 37,5 oldu.  Tabii ateş 39,5’a çıkınca, titremeler falan gelince eyvah diyorsun, gittik… Halbuki ertesi gün düştü işte. Kadın da beni aradı, dedi ki “Ferzan yarın akşam bekliyoruz”. Ben de aa geliriz dedim, ama benim 37,3 ateşim, inşallah yarın daha da düşer dedim. “Yok yok” dedi, “Sen hiç kalkma, oturun evinizde” dedi, kapattı. (gülüyor) Ulan dedim, harika bir olay, bundan sonra gitmek istemediğim yemek davetine diyeceğim ki, ya birazcık ateşim var. Harika bir bahane.

"La Dea Fortuna"daki yağmur sahnesinde Sezen Aksu'nun bir parçasını kullanmış Özpetek.

‘SEZEN’İN ŞARKILARINDAN BESLENİYORUM YILLARDIR’

Sohbetin başlarında bir ara adı geçmişti, kitabın sonunda da kendisine teşekkür ediyorsunuz: Sezen Aksu. Ne ifade ediyor Sezen Aksu sizin için?

Sezen benim için çok önemli bir insan, hayatımda yıllardır çok önemli bir yeri var. Hep görüştüğüm bir insan, Mina gibi o da. Şarkılarından çok etkilendiğim, her filmimde… Mesela “Şans Tanrıçası”nda bir sahne var, yağmur sahnesi, o sahne için aradım Sezen’i bana bir şarkı gönder lütfen falan filan diye… “Şimdi beni uğraştırıyorsun” falan dedi ama sonra 2-3 tane şarkı gönderdi. Bir şarkısını seçtim ve o sahnede de Mina isimli bir transseksüel ve onun eve gelen kız çocuğu var. Annesi yok o anda, hastaneden çıkıp geliyor eve annesi, onla annesi bir gösteri yapıyor, beraber dans ediyorlar terasta. O sırada yağmur başlıyor, kadın da katılıyor aralarına, hep birlikte dans ediyorlar, çok hoş bir sahneydi. Ya dedim sonra, bizim arkadaş grubu, filmdeki, yağmur yağdığı zaman bırakıp kaçmazlar, onlar da kendilerini ortaya atarlar yağmurun altında dedim… Gandhi’nin bir lafı geldi aklıma, “Hayat fırtınanın bitmesini beklemek değildir, yağmurda dans etmeyi öğrenmektir” der. Bunların hepsi bu cümledeki gibi dans etsin… Dediler ki yapamayız, sabah kara verdiniz buna, ama kostümlerin en az üçer tane olması lazım, her şeyin yedeği olması lazım. Yok dedim ben, iki tane kameramız var nasıl olsa, bir kerede ben çekerim bunu. Öyle yaptık ve filmin insanlarda çok etki bırakan bir sahnesi oldu o.  

Sezen Aksu’nun müziğiyle hele iyice etkileyici olmuştur.

Evet… Sezen benim için sadece bir şarkıcı, bir müzisyen değil, hayat felsefesi arkadaşım, karşılıklı konuştuğum arkadaşım, bir derdim olduğu zaman paylaştığım bir arkadaşım… Mina da öyle, ama Sezen’in şarkılarından beslendim ben yıllar boyunca. Burada da çok seviliyor Sezen… Nazım Hikmet’in şiirleri, Sezen Aksu’nun şarkıları… Güzel bir olay bu da, kullanıyorsunuz filmlerinizde, insanların hoşuna gidiyor. Zaten ben hep şey diyorum, kendi hoşuna giden şeyi başkalarıyla paylaş. Kitap da öyle, film de öyle, tiyatro oyunu da öyle

CUMHURBAŞKANINDAN GELEN TELEFON

İtalya’da filmlerinizi İtalyan Cumhurbaşkanı da izliyor değil mi?

Öyle. Hatta şöyle bir şey oldu, bu “Napoli’nin Sırrı” burada gösterilirken bir arkadaşım aradı beni, “Ya Cumhurbaşkanı sinemaya giriyordu, gördüm, bilet alıyordu” dedi. Aa dedim falan, neyse, üç gün sonra Cumhurbaşkanlığından aradılar beni. İşte Cumhurbaşkanı sizinle görüşmek istiyor… Napolili Cumhurbaşkanı, adı Napolitano, bir önceki Cumhurbaşkanı ama bu, şimdiki değil, fakat iki kere göreve geldiği için o da Cumhurbaşkanlığında kalıyor, öyle bir hakkı var. Zaten çok entelektüel bir devlet adamı olarak bilinir, dedi ki bana Napolitano, “Ferzan bey, Napoli öyle bir şehir ki kendine sizin gibi bir yönetmeni çekmiş anlatmanız için. Çünkü beni bambaşka bir Napoli’ye götürdünüz, benim Napoli’me. Merdivenleri koymuşsunuz, her yerde merdivenler var. Anlattığınız şeyler beni çok etkilerdi. Napolili olmayan biri bilemez ıssız bir yolda bir kadının ayak seslerinin duyulacağını” dedi. Böyle bir yarım saat telefonda konuştuk. Bana bazen tuhaf geliyor bu, yani ben Cumhurbaşkanı ile konuşuyorum, filmim için bir sürü şey söylüyor… Sanki Ferzan Özpetek değil, ben değilim de, başka birisiyle konuşuyormuş gibi geliyor, hep öyle bir duygum var, o beni biraz kurtarıyor. Kurtarıyor derken, havalara girmiyorum, iyi oluyor. (gülüyor) Hayatım böyle işte biraz benim. Dedim ya hem abimi hem 41 yıllık arkadaşımı kaybettim diye… Bir yandan da böyle güzel şeyler oluyor. Yani müthiş güzel şeyler yaşıyorsun, sonra tokat yiyorsun, sonra yine müthiş şeyler yaşıyorsun, sonra yine tokat yiyorsun… Mesela beni kitabın birinci sırada olduğunu söylemek için aradıklarında, yaptığım ilk şey cep telefonumla ölen arkadaşımı aramak oldu. Onu aradım, ölen abimi aradım, telefonları tabii kapalı. Ama sanki, ulan bir cevap verseler, onları aradığımım bilseler diye bir şey geldi aklıma. Tuhaf bir duygu, zor bir duygu…