Benimle kırsala taşınır mısın?

Koronavirüs tüm dünyaya doğanın önemini sert bir şekilde hatırlattı. Şehirlerin betonları arasına sıkışan insanlar doğaya, toprağa dönüyor. Alında bu göç virüsten çok önce başladı.

03 Ekim 2020 Cumartesi, 18:13
Benimle kırsala taşınır mısın?
Abone Ol google-news
Büyük şehirlerde yaşayan çoğu insanın hayali haline gelen bir kıyı kasabasına ya da köye yerleşme fikri artık çok uzakta değil. Biraz cesaret ve kararlı duruş süreci hızlandırıyor. Yeni normalimiz haline gelen uzaktan çalışma kültürü de bu sürece katkı sağladı. Kimisi İstanbul’da işini bıraktı, kimisi çocuğu... Şimdi toprakla uğraşıyor, kendi yiyeceğini yetiştiriyor, sürdürülebilir bir yaşam için çabalıyorlar. Bu aralar ise kışa hazırlanıyorlar. İstanbul’dan köye taşınanlarla şehirden ayrılma hissinin geldiği o ilk karar anından bostancılığa kadar birçok konuyu konuştuk. Herkesin aklından geçen o meşhur soruları da sorduk ve aynı yanıtı aldık: ‘Mutluyuz, pişman değiliz ve ‘hayır’ burada sıkılmaya vakit yok’

Zaman döngüsel

Fethiye’nin bir dağ köyüne taşınan Yalçın - Esra Savuran:
- Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Yalçın Savuran: Esra Heykel, ben İdari Bilimler mezunuyum. Ancak ikimiz de mezun olduğumuzun uzantısı olan şeyleri hiç yapmadık. İstanbul’da yaşarken bir taraftan Esra grafik tasarımla uğraşırken, ben de fotoğraf ve sinema üzerine dersler vermekteydim.

Şu an yaşadığımız yer küçük bir çiftlik. Arazide, evin dışında meyve bahçesi, zeytin bahçesi ve bostan alanı mevcut. Ben yine belli zamanlarda internet üzerinden fotoğraf ve film buluşmaları yapmaktayım. Onun dışında buradaki yaşam döngü üzerine kurulu. Zaman döngüsel. Yıllarca hiç pestisit ya da herbisit kullanılmamış bir arazideyiz. Bostanımızda yerel tohumlardan ürettiğimiz sebzeleri yetiştiriyoruz ve her mevsim kendi tohumlarımızı üretiyoruz. Bitkisel beslendiğimiz için mutfaktan çıkan tüm atıklar, açık kompost alanımız ile solucan kompostuna gidiyor.
İki kovan arımız var, bu yıl kurak geçti, ihtimalen yalnızca kendilerine yetecek kadar bal üretecekler ama tüm hızlarıyla çiçekleri tozlaştırmaya devam ediyorlar.
Şu sıralar sebze ve meyve kurutuyoruz. Kışlık turşular yapılıyor. Çeşitli meyvelerden sirke kurduk. Asmalardaki kırmızı üzümlerden biraz şarap yapacağız. Kısacası kışa hazırlık yapıyoruz. Bu yıl eski bir zeytin değirmeni taşı buldum ve yerini kurduk. Zeytinimizi kendimiz taş değirmende ezip, kendimiz presleyerek zeytinyağı elde edeceğiz.

‘Benimle kırsalda yaşar mısın?’

- İstanbul'dan taşınmaya nasıl karar verdiniz? O an neler hissettiniz?

Y. S. : Her yıl tatile Palamutbükü’ne giderdik. Bir gün kahvaltı masasında, yine gitme planları yaparken, kedilerimize kim gelip de evde konaklayıp bakacak diye konuşuyorduk. O sırada Esra, “temelli niye gitmiyoruz ki” dedi. Bir gün zaten gideceğimizi biliyorduk, o bir gün neden bugün olmasın dedik.
Temiz hava solumak, mustakil bir yaşam alanında yaşamak, toprakla uğraşmak, temiz gıdaya ulaşmak, temiz suya ulaşmak ve sürdürülebilir bir yaşamı tasarlamak. Kafamızda hep bunlar vardı ve şehir bize bu imkanları sunmuyordu.
Esra Savuran: Aslında karar anı ilişkimizin başlarında çıktığımız ilk tatilimizde Yalçın’ ın bana yönelttiği soruydu. ‘Benimle kırsalda yaşar mısın?’

- Koronavirüs insanlara doğanın gücünü bir kez daha gösterdi ve insanın doğaya olan zulmünü tekrar gözler önüne serdi. İstanbul'da kiminle konuşsam koronavirüsten sonra doğaya dönme fikrini aklına koymuş. Siz bunu daha önceden fark ettiniz ve hayatınızı değiştirdiniz? Hiç pişman oldunuz mu? Geri dönmek istediniz mi? Ya da sıkıldınız mı?

Y. S.: Sıfır yok oluşa doğru giderken bunu görmemek ve bununla ilgili bir eylem planı yapmamak  ancak ‘seçilmiş körlük’ içinde yaşamanızla ilintilidir.
Hayatımızda değişen çok şey oldu ama değişmeyenlerimiz de var; kedilerimiz, köpeğimiz, kitaplarımız, filmlerimiz gibi.
Hiç pişman olmadık. Turist olarak kente zaman zaman dönmek daha keyifli. Kentte yaşarken bazen kenti ıskalarsınız. Kentte tabi ki sevdiğimiz dostlarımız, mekanlarımız, sokaklarımız, uğrak noktalarımız vardı. Ve onlarla biriktirdiğimiz anılar; bunlar yadsınamaz. Kente dair öykülenmenin bir mahzuru yok.
Can sıkıntısı sanırım bu çağın hastalıklarından biri. Şayet bir döngüsel zaman içindeyseniz, canınızın sıkılmasına nasıl vaktinizin olmadığını anlarsınız. Kaldı ki hangi şart ve zemin olursa olsun bireyin varoluşu devam ediyor. Bizim yapmayı düşündüklerimize dair arzumuz var ve bu arzuyu yerine getirebilecek eyleme gücümüz de var.
Burada kritik nokta sanırım öznenin; büyük ötekilerin arzusunu arzulamaktan ziyade, kendi arzusunu arzulayarak eyleme dökülebilme gücüdür, aslolan.

E.S: Zannediyorum ki sıkılmaya hiç vaktimiz olmadı. İkimiz de yapı olarak sürekli üretmeye ve değişime güdümlü insanlar olduğumuzdan hep uzun bir yapılacaklar listemiz oldu. Ve o listeyi bitirmeyi hiç başaramadık. Bu noktada asıl başarı listenin bitmemesi belki de. Sürekli bir zaman yetmiyor hissiyle geçiyor günlerimiz. Doğanın ve yaşadığımız 3.5 dönümlük arazinin rutin döngüsü de bunu destekliyor. Bazılarınca dışardan daimi bir tatil gibi algılanan hayatımız esasen şehirdekine nazaran çok daha hareketli ve yorucu ve bana kalırsa paha biçilemez. Zorlukları elbette var, tüm yaşamınızı evvela doğa şartlarına göre düzenlemek zorundasınız. Evden çıkan yılana, akrebe ya da sizi günlerce eve kapatan fırtınalı yağmurlara, uzun enerji kesintilerine alışmak biraz vakit alsa da evet zorlandığımız olmuştur ama hiç pişman olmadık.

‘Sınırlarınızı iyi analiz edin’

- Yeni hayat size ne öğretti?

E. S.: Kışları yağmur ara verdiğinde usul usul bize yanaşıp nihayetinde evimizi kucaklayan bulutumsu sis, yaylaya çıkışlarımızda sedir ve ardıçlardan sonra bizi karşılayan kayaçlar, mevsimin güze ya da ilkbahara döneceğini ısıdan evvel etrafımızdaki böceklerden anlamak, zehirsiz ve emek verilmiş taze sebzelerle beslenmek, 5 duyu organımızı da layıkıyla hakkıyla hissetmek, toprağın şefkati, kuyruklu çocuklarımızın özgürce yaşayabilmesi, ne kadar erken uyanabilirsek günü yakaladık diye o kadar sevinmek... bu liste uzar gider. Elbet yaşadığımız toplumsal çöküşten ve mecburi bağlarımızdan dolayı mutsuzluk anlarımız oluyordur, neyse ki geri besleme kaynaklarımız zengin ve bu yeni yaşam her gün eksilmeden öğretmeye, beslemeye devam ediyor.

- İstanbul'dan sonra doğayla baş başa olmak ya da artık daha fazla doğanın içinde olmak size nasıl hissettiriyor? Tanıdık bir duygu mu?

Y. S.: Binlerce yıllık kadim bilgilerin yavaş yavaş tekrar gündeme gelmesi nasıl bir his uyandırıyorsa öyle gibi. Ay geriye doğru kaçarken, yani küçülürken turp, havuç, pancar gibi tohumların ekilmesi, ay yükselirken yukarıya doğru büyüyen tohumların ekilmesi, ancak doğayla bütünleşik bir yaşamda gerçekleşebilir. Beden ritminizde bununla uyumlu aslında ve doğa bu farkındalıklarınızı çoğaltıyor.

- Büyük şehirleri terk etmek isteyen insanlara dönüp geldiğiniz yola baktığınızda ne söylemek istersiniz? Neler önerirsiniz?

Y. S.: Kırsalda yaşama fikri pek çok bireye cazip gelmekte. Ancak dört mevsim burada yaşamanın kolay olmadığı bir gerçek. Şayet kişi buna ruhen ve bedenen hazır değilse, radikal bir değişiklik yapmak yerine geçişi kolaylaştıracak bir eylem planı yapmak sanırım daha iyi. Önce sanırım ilk iş böyle bir plan yapıldığında vazgeçebileceklerimizin ya da vazgeçemeyeceklerimizin listesini yapmak önemli. Hangisi ağır basıyor, neden? Bizleri yakın tarihte nasıl bir gelecek bekliyor? Ülkenin ya da dünyanın gidişatı nereye doğru?

E. S.: Her şeyden önce kendilerini ve sınırlarını iyi analiz etmelerini öneririm.

- Sizce nasıl insanlar şehirden uzakta böyle bir hayatta yapamaz?

E.S: Şehirdeki sosyal çevresi hayatında başat olan bireyin, zorlanabileceğini düşünüyorum. Elbette kırsalda bir sosyal çevre mümkün fakat şansa kalmış diyebilirim. Biz köyün yerlisi komşularımız ve civara gelip yerleşmiş dostlarımız sebebiyle hayli şanslı sayılırız.

‘Yeri gelir hava bile sıkar insanı’

Kaş’a taşınan Gazeteci Demet Bilge Erkasap ve Erdal Erkasap:

- Şehri terk etme fikri nasıl geldi? O an neler hissettiniz?

Kent hayatından sıkılan, bunalan, herkes gibi “gitmek” bizim de çok sık konuştuğumuz bir konuydu. Kendi aramızdaki konuşmalar dışında, arkadaş sohbetlerinde de konu dönüp dolaşıp “gidebilmeye” geliyordu. Herkes ya da büyük çoğunluk bu duyguyu kendinden biliyordur zaten. Şehir bunaltır, iş bunaltır, insanlar bunaltır,
gündem bunaltır… Yeri gelir hava bile sıkar insanı. İddialı konuşmak istemem ama bu daha çok İstanbul’da yaşayanlar için geçerli. Kalmak zorunda olmak, gitmeyi, gidebilmeyi her zaman daha cazip hale getiriyor. Cazip ama zor… Düzeni tümden bozup, yeni bir düzen kurmak. Yani yine de bir düzen planlıyor insan.

Bizim gidişimiz şöyle; 2015’te Radikal’de beraber çalıştığım arkadaşım Vahap Şatır ile avukat olan eşi Dilara Şatır’la bir arkadaş buluşmasında bir araya geldik. Onların hikayesi de çok güzeldir. Vahap gazeteciliği, Dilara avukatlığı bırakıp, Avrupa’yı bisikletle turlayıp, Ege’de Tatuta çiftliklerinde kaldılar. Bu yolculukları onları en son Kaş’a getirmişti. O sohbetimizde Kaş’tan bahsedince, bizim için bir rota kendiliğinden belirlenmiş oldu. Kaş’ı görelim, dedik. “Haydi gidip görelim” dedikten üç yıl sonra gelip gördük Kaş’ı. Dediğim gibi gitmekten bahsetmek hep çok heyecanlı, çok delidolu… İş harekete geçmeye gelince otomatik bir ağır çekim moduna giriyorsun. Ya da en azından biz girdik o moda. O sıralar ben Hürriyet’te, Erdal Posta’da çalışıyor. Editörüz ikimiz de. 2018’de Kaş’a 10 günlüğüne tatile geldik. Dilara ve Vahap bizi hem gezdirdi ve hem buraya yerleşen insanlarda bir araya getirdi. İlk izlenim; herkes çok mutlu ya.. Neyse sonra İstanbul’a döndük. İşler güçler, sosyal hayat… Gitme fikri hep aklımızda… Bir coşuyor, bir kayboluyor derken… 2020… Ve pandemi, karantina. Ve her şeyi sorguladığımız dönem tam da karantinada oldu. Başlarda herkes gibi evde olmanın görece rahatlığını yaşarken, bir yandan da epey konuşma fırsatı oldu bizim için. Ve konu dönüp dolaşıp yine
gitmeye geldi. Ben “ne istediğimiz” değil de “ne istemediğimiz” sorusunu yanıtlayınca kararımız netleşti. İstanbul’da yaşamak istemiyoruz. Haftalardır evdeyiz. Dışarıyı özlemedik mesela. Yani zorlasam da bir İstanbul, kent, boğaz, martılar romantizmi yapamadım, yapamadık. Yok ya, biz burda yaşamayı istemiyoruz. Bu istememe duygusu o kadar net ki… Birden yolu çiziveriyor bu netlik. Sonra karantina gevşedi, yollar açıldı. Araba kiralayıp Kaş’a geldik. Ve yine dostlarımız Dilara ve Vahap’la bir aradaydık. Yaşadıkları köyde komşu evde oturanlar çıkmıştı. Önümüzde, istediğimiz gibi bir ev, dostlarımız ve kesinleşmiş kararımız vardı. On gün
içinde toplanıp geldik. Üç aydır buradayız.

Ne yapıyorsunuz derseniz… Uzaktan çalışmaya devam ediyoruz. Burası Kaş’ın merkezi değil. Arabayla on dakika uzaklıktaki bir köy. Bağ, bahçe işleri öyle
hemen başlamıyor.Bu arada hikayeyi anlatırken atladım. Ben iki sene önce Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi iki yıllık tarım bölümüne yazılmıştım. İkinci üniversite olarak. Sınava girmeden. Tam buraya geldiğimizde okuldan da mezun oldum. Ve burası şimdi okul sonrası staj alanı gibi. Hemen yanımızdaki evde Ömer abi ve Ayşe abla oturuyor. Onlardan öğreniyoruz toprağı, bitkileri… Daha bahçe sulama aşamasındayım. Bazı otları, bitkileri yeni görüyorum. Kış için ıspanak, ırasa, soğan ekeceğiz. Sabırsızlıkla onu bekliyorum. Kışı da heyecanla bekliyoruz. Soba alıp kurduk. Turşu, salça, kurutmalar… Onları da yine Ayşe abla ve Ömer abinin yol göstermeleriyle yaptık. Ha bir de keçi sütünden peynir yaptık. Onu da kışın yiyeceğiz… O bile başlı başına heyecan.

‘Çayla kahveyi yavaş içmeyi öğrendim’

- Yeni hayat size ne öğretti? Mutlu musunuz?
Tabii üç ay olduğu için öğrenmenin daha başındayız. Ben dinlenmenin ne kadar önemli ve güzel olduğunu öğrendim. Ya da hatırladım diyelim. Şehirde neden hiç
dinlenmiyordum acaba ben. Çay ve kahveyi yavaş içmeyi öğrendim sabırlı olmayı öğrenmeye başladım. Ama bunun daha başındayım. İşte ektiklerim büyümeye başladığında ben de onlarla büyürüm diye düşünüyorum. “Bilmemek değil öğrenmemek ayıp”… Doğada bilmiş gibi yapamıyorsun, öğrenmek lazım. Doğayı hep çok seviyoruz, koruyoruz kendimizce ama yüz-göz olmuşluğumuz da yokmuş meğer. Biberi dalından koparırken neredeyse özür dileyeceğim. Bu biraz kentli romantizmi mi? Yabani ot yolarken bile üzülüyorum mesela. Aslında yabani otlarla, sebzeler aynı tarlada olabiliyor. Yeni öğrendim ve çok ilgimi çekti bu.

Burada bir arada olmayı, komşuluğu, güveni, kelimenin tam anlamıyla paylaşmayı öğreniyoruz.


- Sizce nasıl insanlar şehirden uzakta böyle bir hayatta yapamaz?
Taşınacağımızı söylediğim bir arkadaşımın şu sözünü çok sevdim. Ben şehir hayatını seviyorum. Bu netlik harika bir şey. Ben nasıl ne istemediğimde netleşip adım attıysam, onun da ne istediğini bilmesi harika bir duygu. O yapamaz. Ve en güzeli bu.

- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bir de soran herkese söylediğim bir şey, bundan öncesi için en büyük pişmanlığım kıyafet alışverişine verdiğim para. Çok gereksizmiş gerçekten. Doğa insana sakin olmayı öyle güzel öğretiyor ki…

‘Köy hayatının ritmi şehir hayatına benzemiyor’

Ayvalık Mutlu köye yerleşen aktivist yazar Defne Koryürek ve eşi bir araştırma ve kültür programları kurumu olan SALT'ın kurucu direktörü Vasıf Kortun:

- Biraz kendinizden bahseder misiniz? Nelerle uğraşıyorsunuz?

2013'de Gezi bize İstanbul'un her bir metrekaresinin rantına karşılık balığı, bostanı, suyu, ormanı savunmanın bir başka yolu olması gerektiğini düşündürdü ve şehir meselesini deşmeye başladık kocamla. Ben “şehri lağvedelim” dedim. Şehrin her bir metrekaresini şehre atfettiğimiz önem değerli kılıyor diye düşünerek, elbette. Ve taşınma kararı aldık. 2016 sonu itibarı ile ben, 2017 Mart itibarı ile Vasıf, görevlerimizi devrettik ve Mutluköy'e taşındık. Burada savunduğumuz ancak nasılını bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenmekle geçiyor zamanımız. Ben burada Kent Konseyi dahilinde bir iklim acil çalışma grubu kurdum. malesef kapanacak, belediyenin öncelikleri ile bizim çalışma grubumuzunki örtüşmüyor ancak gayret sivil bir insiyatif olarak devam edecek. Ayrıca good4trust'ın 7'ler Konseyi'ndeyim. bir de niyet ettiğim, yazmaya başladığım kitabı bitirmeye çalışıyorum ama henüz istediğim miktar ve düzende yazamıyorum zira şehir hayatına hiç benzemiyor köy hayatının ritmi. Vasıf'sa kültür kurumlarına danışmanlık yapıyor, benim görmeyi istediğimden daha az da olsa zaman zaman yazıyor...

‘Artık o şehir yok’

- İstanbul'dan taşınmaya nasıl karar verdiniz? O an neler hissettiniz? Neden taşındınız?

Ben uzun süredir kendimi İstanbul'da yabancı hissediyordum. Hatta son ziyaretimde epey tehdit altında bile hissettim. Oysa mahallesine (köyüne demek daha doğru aslında, Boğaziçi köyüdür Emirgan/Boyacıköy), suyuna, balığına aşık yaşadım ben İstanbul'un, ama yok artık o şehir. Arada sırada, çok ama çok dar bir kadraj kurarsam yakalayabiliyorum onu ama yaşamaya yetmiyor. Bunun üzerine her şeyin yağmalanma sürecine tanık olmak da epey sarstı. Elbette bir günde gerçekleşmiyor yağma.
Başka bir dünya mümkün diyorsak, bir pratik etmeye başlamamız gerektiğini düşündük. Buraya o yüzden geldik. Şehirli bir geri planla kırsalda daha dengede, daha az zarar vererek, daha fazla muhabbet kurarak sürdürülecek bir hayat kurmayı biz başarabilirsek, başkalarına da ilham olur belki.

Tabi, bir de Konukevi'ni kurduk. Ekoloji, tarım ve/veya gastronomi ile ilgili çalışanlara bir residency olsun dedik. Sanat, yazın için dünyanın pek çok yerinde ve Türkiye'de böyle alanlar var. Geri planına bakmaksızın, yani hangi disiplinden gelirse gelsin, ekoloji, tarım ve gastronomi ile ilgilenen kişilere bir çalışma, düşünme ve üretme alanı açabilmeyi istedik. İyi de oldu. Oradan da bir filiz yeşeriyor şimdi.

‘Pandemide İstanbul’da olsam, kahrolurdum’

- Koronavirüs insanlara doğanın gücünü bir kez daha gösterdi ve insanın doğaya olan zulmünü tekrar gözler önüne serdi. İstanbul'da kiminle konuşsam koronavirüsten sonra doğaya dönme fikrini aklına koymuş. Siz bunu daha önceden fark ettİniz ve hayatınızı değiştirdiniz? Hiç pişman oldunuz mu? Geri dönmek istediniz mi? Ya da sıkıldınız mı?

Pandemi döneminde İstanbul'da olsaydık herhalde kahrolurdum. Ön görmemek kabil mi? Yıllardır söyleniyor bu zaten. Pandemiler dönemine girmiş olmamız çok yüksek bir ihtimal. Süper saçma geliyor bazen halimiz, ağızlarda maske, meydanlarda, duraklarda hoperlörlerden yayınlanan kurallar, uyarılar ve elbette, güvenmediğimiz istatistikler... Şehirlerde distopik bir çağ yaşanıyor. Köyde ise geçen yüzyıl devam ediyor. Biz ilk sokağa çıkma yasağının olduğu hafta sonu, şehirde herkes evine hapsolmuşken; biz, günü zeytinlerin altında piknik yaparak geçirme şansına sahip olabildik. Hastalık buraya uğramayacağı için ya da endişelerden ari olduğumuz için değil, sadece, köyde hayatın zaten şehirliye önerilen önlemlere yakın bir hayat olmasından dolayı. Sosyal mesafesi, elden ele aktarılanların limitli oluşu, hayatın akış biçimi… Biz karantinada yaşıyormuşuz zaten, dedim. Kırsal düzen değil, şehir pandemiyi yaratan.

Burada pek de sıkılacak vakit yok! Şehirde vakit yetmezdi ama günün önemli kısmı yola, beklemeyle vs giderdi. Burada boşa harcanan vakit hemen hiç yok ama iş daha çok. Fiziksel yanı da hiç yabana atılır gibi değil. Gün bitiveriyor ve biz yatağa tüm kemiklerimizin döşeğe değdiğini hissederek giriyoruz. Ne sıkılmaya vakit var, ne de dünyanın hali pişman olmaya imkan veriyor.

‘Acele etmesinler’

- Büyük şehirleri terk etmek isteyen insanlara dönüp geldiğiniz yola baktığınızda ne söylemek istersiniz?

Asla acele hareket etmesinler. Biz üç yıllık bir süreç koymuştuk önümüze. Üç vakte kadar denir ya, illa üç yıl değil ama pek çok şeyi gözden geçirerek yeni bir düzen almak daha sağlıklı, ta ki zorlayan bir başka sebep olmasın.


- Sizce nasıl insanlar şehirden uzakta böyle bir hayatta yapamaz?

Herkes yapar. Vasıf'ın şehre geri döneceğine, burada yapamayacağına çok iknaydı arkadaşlarımız, hatta bir tanesi "hadi sen tamam da Vasıf ne yapacak orada" bile dedi. Vasıf hiç bilmediği toprağı onarmayı, tanımadığı otları, su hasadını, tohum almayı öğrenerek geçirdi son üç yılı ve her gün biraz daha rahat yaptığı işte. Niyet ve kararlılık meselesi bu. herkes yapar, niyet edince.


- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Hayal ettiğiniz türde bir geleceğin pratiğini yaşayın. Her gün marketten alışveriş edip küçük çiftçiyi korumak nasıl imkanlı değilse, iklim krizine, toprak yağmasına, ekolojinin gaspına da şehirde ayak diremek güç, özellikle de doğal gazla ısınan, beton ve seramikten imal olmuş, yolu asfalt, kapısında bir otomobil olan bir apartman dairesinden. İktidar "istemezükler" dediğinde bu halimize işaret ediyor. buraya sıkışmamak, çıkabilmek iyi gelecek, yeter ki kendinize güvenin. Şehir sahiden de şart değil. Ne ekmeğinizi kazanmak için ne de çocuğunuzun eğitimi. Başka bir ihtimal sadece sizinle mümkün. Değerli olanın ne olduğunu sadece bizim seçimlerimiz gösterir.

‘Şehirden kaçış tek başına çare değil’

Hatay’ın bir köyüne taşınan gazeteci Serbay Mansuroğlu :

- Biraz kendinizden bahseder misiniz?
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde 2006-2010 yılları arasında 4 yıl lisans eğitimi aldım. Kanal D, Show Tv gibi kanallarda kısa süreli stajlardan sonra BirGün'e geçtim. Medyada 10 yıllık deneyimim oluştu. Çocuk hakları, eğitim, ekoloji alanında haberleri kaleme aldım. Son iki yıldır eşimle birlikte kırsaldayım. Bugün artık bir çiftliğimiz var. Ova Antakya çatısı altında Antakya mutfağını müdavimlerimize açtık.

- İstanbul'dan taşınmaya nasıl karar verdiniz?
Medyaya dönük artan baskı, İstanbul'da betonlaşma, Taksim, Beşiktaş, Kadıköy gibi sosyalleşme mekanlarımızın dönüşümü; kitapçıların, fikri tartışma yaptığımız cafelerin, sinemaların vb. mekanların nargile cafelere, dönercilere, AVM'lere dönüşümü, kültürel sanatsal yoksunluk, trafik ve hayat pahalılığıyla buluşunca sevdiğiniz şehir katlanılmaz hal alıyor. Evet bir dünya şehri İstanbul. Ancak az önce saydığım sebeplerle birlikte edilgenleştiğiniz, mutlu olmadığınız, üretemediğiniz veya üretime yabancılaştığınız bir noktada terk etmeye, taşınmaya karar veriyorsunuz. 

- İstanbul'da kiminle konuşsam koronavirüsten sonra doğaya dönme fikrini aklına koymuş. Ne diyorsun?
İnsanın alışkanlıklarını terk etmesi, değiştirmesi oldukça zor. Ancak insan hayatın öznesidir, değiştirir, değiştirdikçe değişir. Bu şekilde ilerler, daha iyi bir yaşamı kendi elleriyle kurar. Coğrafya kader değil, gerçekliktir. Bu gerçekliği değiştirmek; fikri, pratiğe dökmekle mümkündür. Evet kim şehri terketmeyi düşünüyorsa durmasın.

- Yeni hayat size ne öğretti?

Alternatif bir hayat kurarken eşim Merve'yle sıkılacak vakit bulamıyoruz. Fakat kırsal tek başına müthiş bir yaşam alanı değil. Hazal kent haberciliğini başarılı şekilde yürütüyorsun, İstanbul'un her yerindesin, belediyelerin Meclis toplantılarını, alandaki birçok sorunu işliyorsun zaten. Bugün İstanbul'da hangi sorunlar varsa kırsalda başka boyutuyla benzer sorunlar var. Ekosistem, insan, hayvan, bitki hepsi yok oluş riski altında. Geçen haftalardan birinde Samandağ Orman Yangını çiftliğimize çok yakın yerde başladı. Maden gibi rant amaçlı girişimler sonucu ormansızlaştırma, yaban hayatının yok edilmesi burda da canınızı acıtıyor.  İklim krizi ise kır kent demeden derinleşiyor. Şehri terk edin ama bu tek başına mutluluk, huzur getirmez.

‘Şehirden kaçan derviş değiliz’

- Ne yapmak lazım?
Biz şehirden kaçıp inzivaya çekilen dervişler değiliz. Biz derken şehri terk edip kırsalda yaşamayı seçenler, doğayı, köylülüğü, mevcut sisteme karşı alternatif yaşamı savunanları kastediyorum.

Şile Ovacık'ta Fatma Denizci hanım var, yerel tohum istiyorsunuz 3 gün sonra kapınızda...  Çanakkale Çiftçi Sen muazzam şekilde biz kırsaldaki küçük üreticilerin sözcüsü durumunda... Ürettiniz aracılara mahkum değilsiniz; İzmir'de, İstanbul'da, Uşak'ta Dayanışma Kooperatifi var. Artvin'de Hopa Çay, Eskişehir'de Yıldıztepe, Kocaeli'de Umay, Urfa'da Mezopotamya Kadın Kooperatifi vb. burada ismini sayamadığım nice kooperatif çabaları... Sayısız oluşumla ekolojik temelli sosyal ve ekonomik dönüşüm yaşanıyor!
Sadece Türkiye'de değil dünyanın da her yerindeyiz. Bakın La Via Campesina örgütlenmemiz var. Çiftçi Sen örgütleyicilerinden.'Kırsalda yaşayanların ve üretenlerin uluslararası hareketi' olarak tanımlıyor.
Bütün bu  çabalar bir nehirde çağıldıyor. Kaçtığınız kırsalda maden için, HES için güzelim ormanlar, ekosistem, canlılık yok edilmesin, olması gerektiği gibi adil şekilde devam etsin, bunlar olurken emeğimiz, üretimimiz sömürülmesin, en azından günümüz kuş sesiyle başlasın diye bu çabaya destek vermeli.

- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Cesaret, araştırma, bilgelik, dayanışma, doğada olmak, alternatif yeni bir hayat kurma arzusu ve belki de sadece bir atalık domates tohumunu sevmek bu adımı atmaya hem değer hem yeter.